• BIST 91.686
  • Altın 210,958
  • Dolar 5,3854
  • Euro 6,1343
  • Bolu 12 °C
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 12 °C

12 EYLÜL TANIKLARI ANLATIYOR
(1-2-3)

12 EYLÜL TANIKLARI ANLATIYOR (1-2-3)
12 EYLÜL TANIKLARI ANLATIYOR
(1-2-3)

SUNUM

12 Eylül ile ilgili çok şey yazıldı, çok söz söylendi. Televizyon dizilerine konu oldu 12 Eylül hikâyeleri.20'ye yakın, hatta daha fazla 12 Eylül öyküleri sinemaya uyarlandı.

Peki, 12 Eylül neydi?

12 Eylül'ü yapan güçler neden bu kadar acımasız davrandılar?

Neden 12 Eylül sürecine girildi. Ülke, o çalkantılı yılları kazaya uğramadan atlatabilir mi idi? Bu ve buna benzer soruların yanıtları bütün kesimlere göre farklı farklı…

Bolu Gündem, bu yazı dizisinde bu soruların cevaplarını muhataplarını soracak ve onların bireysel 12 Eylül hikâyelerinden, değerlendirmelerinden yola çıkarak okuyucularımızı yorumları ile baş başa bırakacak. Bugün 12 Eylül 2010 referandum süreci, Türkiye'yi tekrar 12 Eylül 1980 darbesini mercek altına almasını da beraber getirdi. Başbakandan sokaktaki adama kadar herkes 12 Eylül 1980 günlerini sorguluyor.

Yaklaşık yirmi gün sonra, referanduma gidecek olan seçmenleri siyasiler 12 Eylül 1980 darbesi üzerinden etkilemeye çalışıyorlar. Örneğin Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz 24 Ağustos 2010 tarihi demecinde,” 12 Eylül'de en fazla ölenler solculardır. Daha sonra ise ülkücülerdir. İkisi de şu an 'Hayır' diyor.12 Eylül'de çile çekenlerin 'Hayır' demesine inanmam mümkün değil. Burada hiçbiriniz çile çekmediniz.12 Eylül'de çile çeken adam bu anayasaya 'Hayır' derse ihanet etmiş olur. Ben o çilenin içinden gelen bir adamım. Ben politik kurnazlıkları seven bir adam değilim. Ben idealist bir adamım siyasi partilerin hepsinin canı cehenneme vatan sevgisi ayrı bir şey”

Halka doğru bilgiyi zamanında yerinde vermeyi amaçlayan basının görevi ise tam burada başlıyor.

Halkı bilgilendirmek, halkın merak ettiklerini önüne getirmek.

Arşivleri karıştırdık tanıklara başvurduk yorumları da size bıraktık.

DEVAM EDECEK..

HASAN DİNÇ

BOLU GÜNDEM gazetesinin bir girişimi var. Yaklaşan 12 Eylül Anayasa referandumu için geçmişi günümüze aktarmak ve o dönemi yaşayanlardan kanaatlerini kamuoyuyla paylaşmak ve kamuoyunu bu yönde aydınlatmak isteği. Bu girişimin önemli bir hizmet olduğuna inanıyorum. Yakın geçmişimizi çabuk unutuyoruz. Gereği gibi değerlendirip yeni nesillere aktarmadığımız için onu herkes kendi eğilimleri doğrultusunda eğip bükerek anlatıyor ve doğrular ortadan kalkıyor. Öyle bir zaman geliyor ki bu saptırmalar gerçeklerin yerini alıyor ve yeni nesiller maalesef saptırmaları, maksatlı yönlendirmeleri gerçek olarak kabul etmek durumunda kalıyor. BOLU GÜNDEM gazetesinin bu girişimi sınırlı da olsa bir devri yaşayanların kanaatlerinden hareketle, o devri bir yanından aydınlatmak ve gerçeklerin saptırılmasına engel olmak yönünden faydalı buluyorum.

Ben o çalkantılı yılları yaşamış birisiyim. Hem bir kamu görevlisi hem de o dönemin önemli siyasi aktörü olan Milliyetçi Hareket Partisi'nin Bolu İl Başkanı olarak söyleyeceklerimin o dönemi değerlendirmeye alanlar için önemli olduğuna inanıyorum. Daha birçok olay anlatabilirim ama gerek görmüyorum. Ancak çalkantılı yılların eşiğinde bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim. 1977 yılında Bolu eğitim Enstitüsüne tayinim yapıldı. 1978 yılında hükümet değişti. CHP hızlı bir girişimle devleti ele geçirme gayretiyle okullardan işe başladı. Bir çırpıda okulda karşı taraftan bilinen öğretmenlerin çeşitli yerlere tayinleri yapıldı. Ben henüz yeni geldiğim için benim hakkımda yerel yetkililerin bir kanaati oluşmadığından tayinim çıkarılmadı. Yeni okul yönetimi atandı ve göreve başladı. Aramıza yeni öğretmenler de katıldı. Bir Pazar günü iki bakanlık müfettişi eşliğinde bir öğretmenler kurulu toplantısı yapıldı. Ertesi gün okul tedrisata başlayacağından, toplantıda önemli şeylerin konuşulacağını bekliyordum. Okul müdürü sözü dolaştırmadan sizinle önemli bir konuyu konuşacağım dedi ve konuşmaya başladı. Arkadaşlar başörtülü kızları kimse okula almayacak ve hiçbir öğretmen derse kabul etmeyecek dedi. Ben söz alarak, “Bu konu öğretmenler kurulu meselesi değildir. Kanun ve yönetmelik meselesidir. Bu konuda kanun ve yönetmelik varsa onu uygulayalım. Yoksa bu bir insan hakkı olarak bizi zor duruma düşürür” dediğimde, bakanlık başmüfettişi söz alarak “Kanun ve yönetmelik vardır. Atatürk'ün resmi bulunan bir yere kimse başörtüsüyle giremez” dedi. Bize ertesi gün sabahtan haftalık ders dağıtım çizelgelerimizin verileceği, bu nedenle sabah erkenden gelmemiz tembihlendi. Ertesi gün istenildiği gibi herkes okula gelmişti. Bayrak töreninden sonra müdür muavini olan arkadaş herkesin ders dağıtım çizelgesini eline verirken, bana senin çizelgen okul müdürümüz de dedi. Okul müdürünün yanına ders dağıtım çizelgesini almaya girdiğimde, gece telgrafla gelmiş tayin emrim elime tutuşturulmuştu. Hem de görevimle uygun düşmeyen çok uzaklarda bir köye.

1979 yılında büyük ısrarlarım sonucu Milli Eğitim Bakanlığı beni Sakarya ili Büyük Söğütlü kasabasına atayınca, çok sevdiğim mesleğimden isteyerek ayrılmak zorunda kaldım. Bundan sonra siyasi çalışmalarım başladı.

3 Ekim 1979'da başladığım MHP İl Başkanlığı görevim 12 Eylül 1980 tarihine kadar fiilen, 12 Eylül yönetiminin siyasi partileri kapattıkları güne kadar hukuken devam etmiştir. Bu süre içinde gördüklerim, yakın tarihimizin bazı karanlık noktalarına ışık tutacak nitelikte olup bunların bazılarını BOLU GÜNDEM okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

KORKU KORKU KORKU!

12 Eylül döneminden önceki çalkantılı yılların en önemli özelliği korku yılları olmasıdır. Herkes belli etmediği ama hissedilen bir korku içindedir. Silahlı gruplar hiç tereddüt etmeden adam öldürmekte, günde yurt sathında 15, 20, 25 bazen de daha fazla sayıda insan katledilmektedir. Bazen bu durum kitlesel katliamlara bile dönüşebilmektedir. O nedenle toplumu bir korku sarmış, çeteler bırakın sivilleri, devlet görevlilerini bile korkuyla sindirebilmişlerdir. Polis karakolları ve mahkemeler artık hak aranılan yerler olmaktan çıkmış, korkunun sindiği ve bu korkuyla işlem yapıldığı yerler haline gelmişti. Yakalanan suçlu çok geçmeden ya karakoldan ya da savcılıklardan serbest bırakılıyor, hiç ummadığı anda yine şikâyet edenin karşısına bir ejderha gibi dikilebiliyordu. Bu durumu en iyi özetleyen cümle, MHP Genel Başkanı Sayın Alpaslan Türkeş tarafından 28 Mayıs 1980'de Rahmetli Gün Sazak Bey'in cenaze töreninde “cenaze töreni yapmaktan siyaset yapmaya fırsat bulamıyoruz” şeklinde söylenilmiştir.

Halka ve kamu yönetimine sızan korkuyu anlatacak üç örnek anlatmak istiyorum.

Siyasete atıldığımın dördüncü günü maalesef ben de bir suikasta maruz kaldım. Kısa mesafeden atılan ve sol omzumdan giren bir kurşunla yaralandım. Eğer katilin tabancası tutukluk yapmasaydı şimdi ben de adı o dönemde ölenlerin listesine dahil olanlardan olacaktım. Silahlı tecavüze maruz kaldığım yerde mahallede komşu olduğum bir kişi ailesiyle birlikte yanımdan geçiyordu. Bizzat hadiseye şahit olduğu halde mahkemeye gelerek şahitlik yapmadı. Çünkü kendisinin ve de çocuklarının başına gelebileceği kötülüklerden korktu ve şahitlik yapmaktan vazgeçti.
Yine o dönemde sol bir hücre Bolu Nüfus Müdürlüğü'nde bir soygun yaptı. Birçok nüfus kağıdı ve soğuk damgayı alarak kaçtı. Bu arada nüfus müdürünü, Nüfus başkâtibini ve bekçiyi darbederek ellerini ve ayaklarını bağladı. Bu çete yakalandı. Çaldıkları bütün malzemeler de ele geçirildi. Mahkemesi benim mahkemeyle birlikte Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'nde birleştirildi. Korkuyu ben o mahkemede gözlerimle birebir yaşadım. Ağır ceza reisi yakalanan sanıkları göstererek nüfus müdürüne, başkâtibe ve bekçiye “sizi döven, bağlayan ve nüfus müdürlüğünü soyan bunlar mıydı” diye soruyor. Fakat onlardan “Bilmiyoruz, görmedik ve tanımıyoruz” cevabından başka cevap alamıyordu. Bu adamlar kendilerine çetenin yapacağı kötülüklerden korktukları ve kendilerini devletin koruyamayacağı kanaatiyle hâkime vicdanlarını sızlatırcasına öyle cevap veriyorlardı.

O dönemde korku sadece sıradan vatandaşta ve silahsız kamu görevlisinde değil, silahlı güvenlik görevlerinde de görülen bir şeydi. Ben il başkanlığı görevini ifa ederken, bana Emniyet Müdürlüğü'nden bir koruma tahsis edilmişti. Bu koruma beni sabahtan evimden alır, görev mahalline götürür ve dışarıda beklerdi. Yolculuk esnasında beni üç, beş metre geriden takip eder onun varlığından kimse de kuşkulanmazdı. Bazı ilçe ziyaretlerimde bindiğim otobüsün en gerisinde ona da bir bilet alır öyle seyahat ederdim. Onbeş gün sonra bir başka koruma görevlisi yanıma gelirdi. Bu onbeş günlük fasılalarla kaç tane koruma görevlisi polis değiştirdiğimi hatırlamıyorum. Bir gün onlardan birine niye bu kadar sık değiştiriliyorsunuz? Dedim. Bana “Sizinle birlikte olmaktan korku içindeyiz. Yönetim bu nedenle sıkça değişiklik yapıyor” cevabını aldım. Anladım ki devlet tarafından bizi korumakla görevlendirilen kişi de korku içinde ve benimle uzun süre beraber olmamak için tedbirler aramaktadır.

12 Eylül müdahalesinden sonra Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki dosyam İstanbul 1. Ordu Sıkı Yönetim komutanlığındaki sıkıyönetim mahkemesine gönderildi. Bir gün elime bu mahkemeden bir davetiye geldi. Verilen tarihte mahkemede hazır olmam isteniyordu. Aynı tarihte İstanbul'a gittim. Nöbetçiler nezaretinde içeri alındım. Beni İkindi vaktine kadar küçük bir odada beklettikten sonra yanıma mahkeme savcısı geldi. Bana “Sen ne cesaretle buraya geldin” diye sorduğunda cevaben “Siz istediniz ben geldim” deyince “Biz senin ifadeni alalım ama buralarda pek vakit geçirme. Hemen geri dön. Çünkü bunların adamları buralarda seni görürlerse seni yaşatmazlar" dedi. Anladım ki en güvenlikli yerler olması gereken yerler bile güvenli değil ve 12 Eylül öncesi korku oralarda da egemenliğini sürdürüyor.

POLİS POLİS POLİS!

Çalkantılı yıllara gelmemizde bence en önemli sebep polis teşkilatıdır. Polis güvenilmez, yanlı ve zorbadır. İstediği her şeyi herkes için yapar. İfadeyi istediği gibi alır, suçu zorla kabul ettirir ve bu yönde delilleri de toplar. O dönemde polis ikiye ayrılmış, her polis devletin değil yandaşının emrine girmiştir. Onun için olan, anlatılan değil yandaşının kendisinden istediği önemlidir. Karakolda hazırlanan evrak olayın tarafı ve görgü tanıklarının ifadelerinin söylediklerinden ziyade yandaşının istediği doğrultuda çıkar. Bu iş için zor araçları her zaman hazırdır ve kimse polisin istediğinin aksini söyleme hakkına sahip değildir.

Polis aynı zamanda tahrik edici ve yönlendiricidir. Görevde olduğum süre içinde partilerde ve derneklerde sızmış polis vardı ve çoğu olaylar onların kışkırtmaları ve yönlendirmeleriyle çıkıyordu. Ülkü Ocaklarındaki gençlere ve diğer Ülkücü kuruluşların yöneticilerine bu yönde sürekli ikazlar yapılmış olmasına rağmen yine de zaman zaman polis marifeti olduğu anlaşılan gelişmeler oluyordu.

O günlerde MHP Genel Merkezinden duvarlara, yollara, resmi ve özel konutların duvarlarına slogan yazılmasını yasaklayan bir emir almış ve bu emri ilgililere duyurmuştum. Aynı gün Bolu Valisi ve Emniyet Müdürünün bir şikâyetiyle karşılaşmış, yollara ve duvarlara slogan yazılmaması yönündeki isteklerini iletmişlerdi. Ben onlara bu yazıların bizimle ilgisinin olmadığını, bu yazıların başkaları tarafından yazıldığını ifade ettim. O yazıları yazanları yakalayıp yasal işlemleri yapabilirsiniz dediğimde, bana “Bu dediğini unutma dediler.” Bir gün sonra ocak başkanı" arkadaşlarının yazı yazmak suçundan dolayı karakolda olduğunu, bunlara aracılık yapmamı “isteyen talebiyle karşılaştım. O zaman anladım ki ocak içinde parti ve genel merkezin dışından emir alıp onları ocak adına icra eden unsurlar var. Bu unsurlar kesinlikle polislerdir. Polis sadece ocak içinde değil sol sağ ayırımı yapmaksızın, diğer bütün kuruluşların içinde de etkindir ve bunları birbirine karşı kullanmıştır.

Çalkantılı dönemde ülkücü camia tarafından Bolu'da beş şehidimiz ve de çok yaralımız bulunmaktadır. Hatırladığım kadarıyla Sol cenahtan hiç kimseye bu yönde bir zarar gelmemiştir. Bu durum bizim bütün kışkırtmalara rağmen taraftarlarımıza ne kadar hakim olduğumuzu da göstermektedir. Ama bunun yanında yine ülkücüler sol kesim tarafından katil olarak nitelendirilmeye devam etmekte; hem maktul hem katil ilan edilebilmektedir.

O çalkantılı yıllarda Bolu bir kan gölü olmadıysa ya da çok analar ağlamadıysa bunda önemli bir payımın olduğu kanaatindeyim. Bazı yabancı simaların ya da tanımadığım bazı kişilerin yanıma gelerek “bir emrin var mı başkanım?” dediklerini çok iyi hatırlıyorum. Bana atılan kurşundan sonra karşı taraftan mukabiline ateş etmemiz konusunda kulağıma çok şeyler geldi. Her seferinde onlara “Biz siyasi bir kuruluşuz. İşimiz siyaset yapmak ve siyasetle ülkeyi düzlüğe çıkarmaktır. Eğer ben bir haksızlığa maruz kalmışsam bunun hesabını görmek devletin işidir. İlhak-ı hak geri toplumların yoludur” şeklinde ikazlarım olmuştur.

Bu ikazlarım Bolu'da bazı fırsatçıların kan dökmek ve Bolu'yu birbirine düşürmek arzusunu frenlediği bir gerçektir.

Bir gün Cumhuriyet Türkiye'sinin en meşhur Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak Bey'in şehit edilmesinden dolayı yüksek düzeyde bir kamu görevlisini ziyaretim sırasında bana aynen “Yahu başkan siz ne zaman meydanlara dökülecek ve intikamınızı alacaksınız” dediğini duydum. Hemen ayağa kalkarak “Bu sözü ben duymamış olayım. Ne benim yanımda ne de bir başka arkadaşıma böyle şeyler söyleme. Biz bir siyasi partiyiz. Milletten güven alabilirsek iktidar olur ülkeyi programımız doğrultusunda idare ederiz. Bize yapılanların hesabının devletimiz tarafından görüleceği kanaatini muhafaza ediyoruz” dedim. Kapıdan tam çıkarken arkamdan yetişerek “Yahu başkan ben şaka söyledim. Sen ciddiye aldın” dediğini duydum. Bu da gösteriyor ki çalkantılı dönemin hazırlığı içinde siyasi partilerin yönetim beceriksizliği yanında devletin yukarı noktalarından desteklendiği gerçeği de mevcuttur ve açıkça anlaşılmaktadır.

Hasan Dinç'in görüşlerine tekrar döneceğiz.

***

ŞEREF ÖZKUREDE

Şimdi ise İsterseniz 12 Eylül öncesi solun Bolu'daki önemli isimlerinden Şeref Özkurede'ye yer verelim:

12 Eylül nerden çıktı? 12 Eylül'den önce geçmişe dönmekte fayda var. Biz ne 78, ne de 68'liyiz. Bizim kuşak 53 doğumlu. Biz biraz ortada kaldık. 68'in biraz ucundan yakaladık, 78'in tamamen içindeydik. İnsanlar bazen der ya, bedavadan yaşıyorsun. Biz de bedavadan yaşıyoruz. Birçok olayda işkence koşullarında mapushane koşullarında birkaç defa mezarımızı kazdılar; fakat inadına yaşıyoruz.

Siz içerdeyken sizin birkaç defa öldüğünüze ilişkin iddialar ortaya atılmıştı?

İnsanlara şu oldu böyle oldu diye anlatmak istemiyorum.

O dönem okumaya yöneldik. Okurken de hem Türkiye'nin ve dünyanın siyasi durumunu öğrenmeye ve bu durumu beğenmemeye başladık. Bilgi birikimi ve kültür birikimiyle birlikte mevcut duruma muhalif bir tutuma yöneldik. Daha sonrada bu muhalefet ülkeyi nasıl değiştirebilirize, daha nasıl özgür yaşayabilirizi düşünmeye başladık.

O vardı, bu vardı demeye gerek yok. Zaten o dönem olanlar kendilerini açıklarlar.

Ben Karadeniz Teknik Üniversitesi Matematik Bölümünü bitirdim.

Günümüzde 12 Eylül anlatılırken, sağcılar solcular kullanıldı diye anlatılır. Ben bu görüşün hiçbirine katılmıyorum. Sağ kesimdeki MHP'lilerle faşist tabir ettiğimiz insanlarla sokak çatışması yaptık ancak o işin görünen kısmı. Subjektif olan kısım yani. Objektif olarak böyle bir sağ sol çatışması yok. Türkiye'nin bağımsızlığı için uğraşan gençlik kesimi bu ideolojiyi savunan insanlar ve bunların karşısına o günkü devlet yapısını kullanarak bizim karşımıza dikilen sağ kesimdeki gençler. Bugün bu durum sağ sol çatışması olarak yansıtılıyor. Aslında özü öyle değil. Bir tarafta özgürlük, demokrasi ve ülkenin kurtuluşu için mücadele edenler, diğer tarafta onları nasıl yok ederiz, nasıl sindiririz, bu hareketin halka ulaşmasını nasıl engelleriz diyen ve tabir-i caizse piyon olan kişilerdi. Bunlar daha sonraki yıllarda nasıl örgütlendiği, hatta 12 Eylül'de MHP'nin ikinci adamı Agâh Oktay Güner şöyle dedi: “Biz kendimiz ceza evindeyiz, bizim düşüncemiz iktidarda.”
Bu şu demektir, bizi bir biçimde kullandılar ve görevimiz bitti ve ceza evine attılar.

Üniversite yıllarımıza gelince, o günkü koşullarda iyi okuduk. 1971-75 yılları arasında. Bizim üniversiteye girdiğimiz yıllarda Deniz Gezmiş asıldı, Mahirler vuruldu. Ve o günleri biz üniversite yıllarında karşıladık. Bu hiçbir zaman sağ sol çatışması değil, solun özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine karşı birilerinin birilerini piyon olarak kullanmasıdır. Buna ister derin devlet deyin, ister Gladyo'nun Türkiye'deki uzantısı deyin ve buna bu şekilde bakmak lazım.

Bugünkü terörün alt yapısı o günkü koşullarda oluşmuştur. Bu gün hala savunduğum bir teorim var. O da bugünkü devlet yapısının sömürge tipi bir faşizm olduğudur. Bu yönetimi ayrıntılarıyla anlatmak gereksiz. Bu sömürge tipi faşizm, halkın demokrasi talebi, özgürlük talebi, iktidara olan talebi karşısında emperyalizmin gizli işgaline dönüşen bir devlet yönetimidir. Genel anlamda sömürgecilik ve emperyalizm kendi ülkemiz içindeki mevcut silahlı güçleri kullanarak, cuntalar vasıtasıyla yönetimi ele geçirmesidir. 1960'larda başlayan askeri cuntalar 71'de de sürdü. 73 ve 74'te yeniden denendi, 80'de amacına ulaştı. Daha sonra 28 Şubat post-modern darbesini yaşadık. 12 Eylül öncesi sağ sol çatışması veya gençlerin çatışması olarak gösteriliyor. Ancak ikisi de değildi, bu halkın ezilmişliğe karşı mücadelesiydi. Üniversite eğitimim bittiğinde öğretmen olarak göreve başladım. Sinop Lisesi, Yığılca Lisesi ve Bolu Lisesi'nde öğretmen olarak çalıştım. Mücadelemiz kendi siyasi düşüncemiz doğrultusunda devam etti.

Her mesleğinin kendi içinde bir örgütlenmesi vardır. Öğretmenler mesleğinin örgütlenmesi de TÖKDER'di ve bu kuruluşun bünyesinde mücadelemizi sürdürdük. Ancak öğretmenliği bir süre sonra bırakmak durumunda kaldık. Ardından 12 Eylül açık faşizm işgali gerçekleşti ve ardından tutuklandık.

O günkü koşullarda annem rahatsızdı. Annemdeydim bu nedenle ve beni polisler buradan aldılar. Bolu'da bugünkü Köroğlu Otel'in hemen altında bulunan pastanenin yerinde bir karakol vardı. Bir de Bahçelievler Karakolu vardı. İki karakol arasında git gel yaptık. Karakol ve askeriyeyle birlikte gözaltılar 47 gün civarı sürdü. O an her türlü baskıyla karşılaştık.

Neyle suçlandınız?

“Ülkedeki egemen güçlere, sömürgeye karşı Amerikalılara karşı neden mücadele ettin?” suçumuz bu, başka suçumuz yok. Amerikalıları neden denize döktünüz? Bugün herkes antiamerikancı. İstanbul'da 6'ncı floyu denize dökülürken, sağcılar bizi arkamızdan vurdu. Gelelim şu mağdur edebiyatına, Biz mağdur olmadık; ancak “Nasıl olmadınız? O kadar ceza aldınız. Hapis yattınız.” diyeceksiniz. 'Nasıl olur?' diyeceksiniz. Biz mücadele ettik. İki taraf olduk ister istemez. Mücadelenin sonunda da bir kaybeden olur. Biz bir bedel ödedik. Bizimki mücadeleydi, bir taraf yendi bir taraf yenildi. Biz sadece bedel ödemek zorunda kaldık.

Kaldı ki yani düşüncelerimiz şu veya bu bağlamda günümüz koşullarına göre bizler de değiştik. Hiçbir şey değişmedi hala demek olmaz. Biz de bazı konularda değiştik. Sol düşüncenin en büyük özelliği de budur. Mevcut döneme uygun değişmek, hazırlanabilmek, tavır alabilmek, biz de bunu başarmaya çalışıyoruz. Mağdur olanlar başta MHP'liler, sağ kesim ve solun bir kısmı. Biz 'Açık faşizm' diyorduk, 'Cuntacılar geliyor' diyorduk, onlar ise 'Türkiye'de demokrasi var' diyorlardı. Karşı tarafın saldırısı karşısında 'Demokrasi var' deyince, o zaman siz mağdur olursunuz. Biz mücadele edildiğine inanıyoruz. Mücadele 12 Eylül'de de kesilmedi, yıllarca sürdü. Bugün de bir şekilde sürüyor, sürmemesi toplumun dinamiğine aykırı bir olay.

Gölcük'te ne kadar kaldınız?

İçinde bulunduğumuz örgütlenmenin lideri olmakla beni yargıladılar. Ben on yıl ceza aldım 6 yıl 3 ay yattık. Gölcük'te ve Çanakkale'de yattık. O dönem meselenin ayrıntılarını bilmeyenlere ben konuyu espriyle anlatıyordum. Mesela o dönem uzun bir aradan sonra beni yeniden görenler “Hocam sizi ne zamandır göremiyorduk, yok oldun” diyorlardı. Ben de onlara “Yaş belli kemale erince beni donanmaya yazdılar. Donanmadaki görevin ardından savaşa Çanakkale'ye gönderdiler diyordum. Onlar da bunun üzerine sen Çanakkale Savaşını gördün mü diye aynı şekilde espriyle yaklaşıyorlardı ve ben de “Bizim gittiğimiz yer de savaştan farksızdı. O dönem mapushane de bir nevi savaştı. Türkiye'de o dönem birçok insan mahpushanelerde öldürüldü. Ve bunu belli güçler yaptı.

Cezaevinde ölen ya da idam edilen arkadaşlarınız oldu mu?

Yazgan kardeşler vardı, farklı düşüncelerimiz olsa da bu arkadaşlar bir başka ceza evine nakledildikten sonra ertesi gün idam edildi. İşkenceden bizim bulunduğumuz ceza evinde ölen olmadı; ancak bunlarla karşılaşıldı, çok ağır şartlar yaşandı. Ölüm sadece fiziksel anlamda değildir, o dönem çok sayıda insanın beyinleri öldü. İşkence karşısında akıl sağlığı bozulan çok kişi oldu. Benim boğazımda elektrik şoklarından dolayı kömürleşme oldu ve kansere dönüştü. Çok ağır kanamalar geçirdim. Gata'da 3 ay kaldım, donanma hastanesinde 6 ay kaldım. O dönem bir teşhis koyamadılar. Çünkü işkencenin teşhisi konulamadı. Bu işkencelerden dolayı oluşan bu hastalıktan çok kilo kaybı yaşadım. Çok kan kaybı yaşadım. Fiziki yıpratmadan çok işkencenin ama yıldırmak ve düşüncenizi çökertmektir. Bu olaylardan ailem de bir bedel ödedi. Annem, bana olan üzüntüsünden olsa gerek genç yaşta iken,1982 yılında hayatını kaybetti. Hatta hastanede beni ziyarete gelen annem ve babam, kendimde değilken benim ayaklarımın ve vücudumun soğuduğunu fark etmişler. Hatta mezarımın hazırlanması bile düşünülmüş. Ben mahpushanedeyken oğlum dünyaya geldi. Adını Ulaş koyduk.

Cezaevinden sonra…

Cezaevinden 1986 Mart'ta çıktık. 12 Eylül'ün insanlar üzerindeki olumsuz etkisi çok büyük oldu. Kendi toplumuna karşı böyle faşist bir tutum sergilenmesini beklemeyen insanlar alt üst oldu. Bunu atlatmak kolay değil. O günün şartlarında biz topluma yeniden adapte olmaya çalıştık. Ama biz bu meselelere mağdur olma değil, bedel ödeme gözüyle baktığımız için uyum sürecinde çok sorun yaşamadık.
 

***

12 EYLÜL TANIKLARI ANLATIYOR -2- 

SUNUM

“Türkiye'de 1961 Anayasasının getirdiği nispi haklar ve demokratikleşme ülkede bir aydınlanma süreci başlattı. Batıda basılı temel eserler tercüme edildi. Üniversiteler, bilim çevreleri kurumlarının 'Özerk' olmasının da geniş katkıları ile aydınlanma sürecine geniş katkılarda bulundular. Türkiye birdenbire okuyan, araştıran bilime inanan insanlar ülkesi haline gelmişti.

Ülkede yazarçizer insan sayısı çoğalmış. Doğan Avcıoğlu, Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Çetin Altan, Server Tanilli'nin eserleri arka arkaya baskı yapıyor, kitaplar elden ele dolaşıyordu. Ülkedeki hakim üretim biçiminin ne olduğu tartışmaları üniversite kürsülerinde aylarca sürdü…

1962 yılında on iki sendikacının kurduğu Türkiye İşçi Partisi'nin TBMM'ye on beş milletvekili göndermesi, ülkedeki siyasi tartışmaları parlamentoya taşındı. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Çetin Altan, Tarık Ziya Ekinci'nin parlamentoda kürsü konuşmaları ülkede yoğun ilgi topladı.

Aksiyoner hareketler gruplar artık kendilerini çok daha kolay ifade edebiliyor, kitle tabanı bulabiliyorlardı. Güneydoğu Anadolu'nun geri kalmışlığı aydınların gündemini meşgul ediyor,

Gençler feodalitenin kırılmasını talep ediyorlar, İstanbul'da boğaza köprü yapma düşüncelerine karşı çıkan Deniz Gezmiş ve arkadaşları Zap suyuna köprü yapmak için harekete geçiyorlardı. Milliyetçi düşüncelerinde hız ve güç kazanmaları da bu döneme rastlıyordu.1969 Şubatında Alparslan Türkeş ve arkadaşları Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin adını değiştirerek MHP'yi kuruyorlardı.

Gençlik Kollarının amblemi bozkurt, partisinin amblemi ise kırmızı zemin üzerinde üç hilal olarak belirleniyordu. Partinin programı ise Alparslan Türkeş'in yazdığı “9 Işık” Kitabı belirliyordu.1969 seçimlerinde Alparslan Türkeş Adana milletvekili olarak parlamentoya giriyordu.1970'lere doğru ülkede yeni bir siyasi güç daha belirmeye başlamıştı.”

DEVAM EDECEK.

MEHMET ALTINDAĞ

1956 yılında Mudurnu'da doğdum. 1969 yılından bu yana Bolu'da yaşıyorum. Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi mezunuyum. 1980 yılından bu yana serbest mali müşavir olarak çalışıyorum.

Benim siyasi hayatım 1974 yılında Bolu Ülkü Ocakları'nda ikinci başkan olarak başladı. 1978 yılında MHP Bolu il muhasibi olarak çalışmalara başladım. 1980 yılında ihtilal olduğunda il yönetim kurulu üyesiydim. 1987 yılında siyasi partilerin yeniden yapılandırılması sırasında Milliyetçi Çalışma Partisi'nin kurucusu olarak görev aldım. O yıl yapılan milletvekili genel seçimlerinde Milliyetçi Çalışma Partisi'nin 1'inci sıra milletvekili olarak görev aldım. 1999 seçimlerinde ön seçimde temayül yoklamasında 1'inci sıra seçilmeme rağmen, genel merkezin tavsiyeleri doğrultusunda listede yer almadım. Ondan sonra Mudurnu Belediye Başkanı adayı oldum 2004 seçimlerinde. Şu an MHP'nin sade bir delegesi olarak parti çalışmalarına katılmaya çalışıyoruz.

Ülkücü harekete ilgimiz, ticaret lisesini bitirip 1973 yılında Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi'ne kaydolduğumuz yıllarda beraber olduğumuz arkadaşların ülkücü harekete mensup olmaları bizi de o yöne sevk etti. İncelediğimizde hareketin savunduğu fikirler, yaşam tarzı kendimizi oraya daha uygun olarak gördük. O günden sonra çizgimizden en ufak bir kayma olmadan MHP'nin fikirleri doğrultusunda kadrolarda görev almaya çalıştık.

12 Eylül yapıldığında öğrencilik bitmişti. 1978 yılında Ankara Ticari Bilimler Akademisi'nden mezun oldum. Bolu'da çalışıyordum. Kişisel olarak 12 Eylül'de bir tutukluluk süreci yaşamadım ama çok yakınımda olan insanlardan günlerce nezarete alınıp annelerinin babalarının kendilerinden haber alamadığı günler çok oldu. O dönemde öncesi Türkiye için sıkıntılı geçen bir dönem. Anarşinin terörün sık yaşandığı bir dönem. Özellikle idealist insanların ülkücü görüşü benimseyenler olsun, sosyal demokrasi görüşünü benimseyenler olsun karşılıklı çatışma içerisinde buldular kendilerini. Nasıl kurtuluş savaşında Galatasaray Lisesi diyoruz, tahsilli o kuşak nasıl ülkeye hizmet etmesi gerekip de savaşta yok olduysa, o dönem gerek sağda gerek soldan olsun bu ülkeye hizmet etmesi gereken insanlar, kendilerini terörün içinde buldular. Binlerce insan kurşunlanarak yaşamını yitirdi. Yaşamak istemediğimiz bir dönem. Diyoruz ki 12 Eylül bu dönemi sonlandırdı, 12 Eylül yapılmalıydı. Ama 12 Eylül öncesi de bu silahlı kuvvetler vardı, polis gücü vardı. Ne oldu da bir günde bu olaylar sona erdi. Demek ki bir yerlerden düğmeye basılmış. Türkiye'de anarşi ve terör yaratılmış. Gençler kamplara bölünmüş. Kenan Evren'in deyimiyle, şartlar olgunlaştırılmış. İhtilal ortamına getirilmiş. Bunu planlayan kim, büyük patron ABD.

O dönemde bu yaşanan kaos ve siyasi kaos içerisinde yaklaşık 1 sene sonra MHP'nin ezici bir çoğunlukla iktidar olma şansı vardı. Vatandaş, “Artık yeter” diyordu, “Bu işi temizlerse Alparslan Türkeş temizler” diyordu. Böyle bir kanaat oluşmuştu ve o ihtilalle MHP'nin iktidarı engellendi. Mehmet Altındağ'ın görüşlerine devam edeceğiz.

MUSTAFA ÖZDEMİR

1946 Yılında Bolu merkeze bağlı eski adıyla Yozgat, yeni adıyla Çamyayla köyünde doğdum. İlköğretimimi orada bitirdikten sonra, ortaöğretimi Bolu'da okudum. Daha sonra Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü FKB Bölümüne gittim, orayı bitirdim. Türkiye'nin değişik yerlerinde Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı öğretmenlik yaptıktan sonra, 1980 yılından itibaren de önce Bolu Eğitim Enstitüsü, daha sonra Bolu Eğitim Yüksek Okulu, daha sonra da Eğitim Fakültesi ve en son olarak Abant İzzet Baysal Üniversitesi'nden 1997 yılında kimya hocalığından emekli oldum. Daha sonra kısa denilebilecek bir dönem siyasette bulundum. Milliyetçi Hareket Partisi İl Başkanlığını yürüttüm.

SİYASETE İLGİNİZ NE ZAMAN BAŞLADI?

Siyasete ilgim öğrencilik zamanımda başladı. O dönemlerde, 1968-1969 yıllarında, ideolojik faaliyetlerin alabildiğine yoğunlaştığı, okullarda siyasal baskıların arttığı dönemde, bir noktada o baskılara isyan niteliğinde başlamıştır. Dolayısıyla da o günden bu güne devam etmektedir.

12 EYLÜLDE BOLU'DA MIYDINIZ? O DÖNEM SİYASİ TERCİHLERİNİZDEN ÖTÜRÜ ZARAR GÖRDÜNÜZMÜ?

12 Eylül'de ben Bolu'daydım. Bolu'da öğretmen olarak görev yapıyordum, aynı zamanda Bolu Ülkücü Öğretmenler Birliği (Ülkü-Bir) Başkanıydım.

12 Eylülde kişisel anlamda çok fazla sıkıntı çektiğimi söyleyemem. Ancak tabiî ki belli oranda baskılar vardı. 12 Eylül gecesi ben tesadüfen ablamlarda misafir kalıyordum. Hanımım da o anda babası evindeydi. Evim de boştu. O gece ihtilal oldu. 12 Eylül günü öğleye doğru, saat 11:00 sularında bir dostum telefon açıp, beni aradıklarını söyledi. "Adresini vereyim mi?" diye sordu. Ben de “tabiî ki ver" dedim. Sarımsak yemedik ki ağzımız koksun. Misafir olduğum evden geldiler aldılar. Emniyet Müdürlüğüne götürüldük. Oraya vardığımda gördüğüm manzara şuydu: Özellikle ideolojik yakınlığı olan tüm dernek ve sendika başkanları orada toplanmıştı. Sağ kanattan ben iki kişi hatırlıyorum biri bendim, biri Ülkü Ocakları ikinci başkanıydı. Geriye kalanların tamamı sol sendika ve derneklerdendi. Çok enteresan saatler yaşadık. Oradan Valiliğe götürdüler. Valiliğin önüne iki tane otobüs yanaştı, “hadi binin bakalım" dediler, bindik otobüslere. Valilikten E 5'e kadar olan mesafe nihayet 200 metre bir mesafedir ama bana 200 kilometre gibi geldi. Bütün merakım şuydu, E 5'e çıkarken otobüs acaba sola mı sinyal yakacak, yoksa sağa mı sinyal yakacak. Ya Gölcük'e gidecektik ya da Komando Tugayına. Tugaya gidersek kısa zamanda dönüşümüz mümkün olacaktı. Ama Gülcük'e gidersek 3-5 ay dönmemizin mümkün olmayacağını biliyorduk, ihtilal mantığını bildiğimiz için. Uzun bir bekleyiş oldu, nihayet E 5'e varırken şoför sağ sinyali yaktı, tamam dedim kurtulduk. Tugaya götürdüler, brifing salonuna aldılar. Sakarya Tümeninden bir albay ihtilal için Bolu'ya gönderilmiş. Buradaki Tugay Komutanının filan hiç sözü geçmiyor. Bütün yetkiler Albay Kandemir'de. Geldi, esti, kustu, bize epeyce tehditler savurdu, bilmem ne yaptı. İsim tespiti yaptılar vs. Albay Kandemir bize şöyle bir konuşma yaptı: “Türk Milleti misafirperverdir, tabiî ki Türk Ordusu da misafirperverdir. Sizi burada üç ay misafir etmek isteriz ama buna vicdanımız elvermiyor. Çoluğunuz çocuğunuz var, arkanızda bekleyenleriniz var. Eğer bazı konularda bize söz verirseniz, sizi evlerinize bırakacağız. Topluluk içine fazla girmeyeceksiniz, siyasi çalışma yapmayacaksınız." Sonuç olarak bizi bıraktılar. Daha sonra Gölcük sıkıyönetim komutanlığı hakkımda açmış olduğu soruşturmada takipsizlik kararı verdi. Bu Soruşturma ülkü-bir'in siyasi amaçlarla hareket ettiği yolunda bir takım suçlamaları içeriyordu. Hâlbuki biz, özellikle şahsım olarak ben hayatım boyunca legal hareket etmeye, kanunlar çerçevesinde icraat yapmaya azami gayret göstermişimdir. Onun için bir endişem olmamıştır. Ama ihtilal mantığıyla bazen suçlu da olsanız, suçsuz da olsanız gidebiliyorsunuz.

Bizim Bolu Bölgesi olarak söyleyeyim, gençlerin bizim de tasvip etmediğimiz bazı davranışlardan dolayı işlediği suçlardan kısa süreli hapis hayatları oldu.

Baştan da söyledim benim ülkücü harekete girişim biraz da reaksiyondan doğmuştur. Nerdeyse okulda nefes alma hakkımızı bile engelleyen baskılarla karşılaştık. Ağır bir bölümün öğrencisi olduğum için pek bulaşmak istemedim. Bir yıl kadar direndim, ondan sonra ben isyan etmek zorunda kaldım ve o baskılardan rahatsız olan grubun ki sadece ülkücüler de değildi geniş bir gruptu, liderliğini yaptım bir süre. Ve okuldan solu tasfiye ettim.

Daha sonra öğretmenliğimin ilk üç yılı çok korkunç ve acı tecrübelerle geçmiştir, bir Siverek maceram vardır. İlk tayin yerim Urfa Siverek'di. İlk 3 yılım orada geçti. O dönemi amansız bir mücadeleyle geçirdik. Henüz daha PKK hareketi olmamakla birlikte Apoculuk olarak tabir edilen İmralı'daki caninin organize ettiği bir hareket vardı ve yine o dönemde en sıkıntılı tarafı şuydu bölücülük hareketi marksizmin gölgesinde büyüyordu.

Henüz 12 Eylül olmadı, 1973'lerden bahsediyorum. Manisa'dan gelmiş bir öğretmen, Kastamonu'dan gelmiş bir öğretmen orada bölücülük yapıyor. Ne için yapıyor bunu? Marksist olduğu için. Oradaki bölücülerle Marksizmde birleştikleri için. Yani birbirlerini pekâlâ kullanıyorlardı. Yıllar sonra ayrıştılar, Marksistler de anladılar ki bunlar bölücüdür. Ama atı alan Üsküdar'ı geçmişti. O dönem büyük sıkıntılar içerisinde geçmişti. Ama bu memleketin ekmeğini yiyen suyunu içen biri olarak oradan vicdanım rahat döndüm. Elimden geldiğince mücadele vermeye çalıştım ama devlet o dönemde de “Tavşana kaç, tazıya tut” felsefesiyle bizi hep harcadı. 12 Eylül'ün sonunda ülkücüler vatan hainleriyle eşdeğer hale getirildi.

Görünüşte sola karşı anlatılır ama darbe ülkücülere daha fazla kuruldu. Bence bütün bu meselelerin temelinde 1948'de Türkiye'nin NATO'ya girişi yatar. O günden beri Türkiye bağımsızlığını kaybetti. Yani Türkiye'de olan biten her şeyin Amerika'yla bir bağlantısı vardır. Yani 12 Eylül'ün de vardır.

SİNAN AYHAN

1961 Bolu doğumluyum. 1980 öncesinde en son Bolu lisesinden mezun olarak, o zamanki adı İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Fakültesi'ni kazandım 1978 yılında. O dönemki gelişmelere gençlik olarak duyarsız kalamazdık. O dönemde sol içerisinde Devrimci Gençlik içerisinde yer aldık. 74-75'lerden itibaren CHP'de gençlik kollarında yer aldım. Hatta Ecevit'in taşlandığı Gerede mitinginde de bulundum. 1978'de aynı mücadele içerisinde devam ettim. Okulda öğrenci temsilciliği, dernek yöneticiliği görevlerinde yer aldım. Bizim o süreç içinde 78-80 arasında günde 5-10 kişinin öldüğü, ev baskınlarının olduğu sağdan soldan kişilerin öldürüldüğü bir ortam vardı. O dönem Bolu'dan belli anlamda kopmuştum, tamamen İstanbul'da yaşıyordum okulumdan dolayı. Aynı zamanda okulda da gece öğretimiydi, gündüz de çalışarak hem ekonomik kazanç sağlıyordum, hem de siyasal mücadele içerisinde yer aldım. 12 Eylül de ikincinci sınıftaydım. Bir gece darbe olmuş, sabah uyanıp okula gitmek istediğimde jandarmadan "nereye gidiyorsun” dediler. O an evime dönmek zorunda kaldım ve televizyondan darbenin gerçekleştiğini öğrendim. Ama şunu vurgulamakta fayda var, özellikle 80 darbesi 24 Ocak kararlarının alınmasıyla başlayan süreçtir. Bu çok önemli. 24 Ocak kararları kimin için, nasıl alındığının bir göstergesidir pratik anlamda. 24 Ocak kararları memura, çalışana, emekliye, işçiye, derneklere, partilere, toplumun yükselen muhalefetine karşı kararlardır. Baktılar bu 24 Ocak kararlarını sivil hükümetler tarafından gerçekleşmesi mümkün olamayacağı anlaşılınca, ABD'nin onayıyla bizim çocuklar dediği çocuklara yaptırdığı faşist bir darbedir. 12 Eylül darbesiyle birlikte bahane olarak söylenen terör bıçak gibi durdu. Hatta o zaman şartların oluşmasını bekleyen generaller, böyle bir ortamda halkın desteğini alarak darbeyi gerçekleştirdiklerini söylediler. Ancak bu halka karşı olduğu sonradan görüldü. Darbeden yaklaşık üç ay sonra toplu gözaltına alınmalar, tutuklanmalar gerçekleşti.Okulun yanında bulunan cafelerde yapılan aramalarda gözaltına alındım. İstanbul Gayrettepe'de on bir gün işkenceye maruz kaldım. Gözlerim bağlanarak, her türlü işkenceyle karşılaştım. Ardından beni serbest bıraktılar. Ve ben o zaman kendi evim olmasına rağmen ev adresimi vermeyip aynı zamanda kaydım olan yurt adresimi verdim. Serbest bırakılıp okula geldiğimde birçok arkadaşın gözaltında olduğunu, işkence altındayken hücrelere indirilmediğim içim bunlardan bilgim yoktu. Ortaköy'de bulunan dairemize gittiğimde orada polislerin beni dört gün boyunca beklediklerini tesadüfen öğrendim. Bir ekip beni sorgularken, aşağıda bulunan başka bir ekip de beni arıyormuş. O dönem aynı zamanda polisler arasında da bir rekabet vardı. Ve başarılarına göre, prim aldıkları bir uygulama varmış. İkinci defa Ortaköy'deki evden gözaltına alındım. Ve yeniden Gayrettepe'ye götürüldüm. Bu sefer kırk sekiz gün daha büyük işkencelere maruz kaldım. Filistin askısı, dayak, elektrik, banyoda tazyikli suda döverek çeşitli işkenceler gördük. Ardından Selimiye'ye sevk edildik. Kırk kişi olarak savcının karşısına çıktık, Savcı, beş kişinin serbest bırakılmasını geri kalan otuz beş kişinin tutuklanmasını istedi. O beş kişinin arasında ben de vardım. Suçum olduğunu gösterebilecek herhangi bir bilgi ve belge olmadığı için. Savcı benim serbest bırakılmamı istemesine rağmen kırk kişiden iki kişi serbest kaldı ve otuz sekiz kişi tutuklandı. Yaklaşık iki buçuk sene cezaevinde kaldım. Yargılamamın sonunda hüküm giymedim ve 83'ün Temmuz'un da serbest kaldım. Devletten 2 buçuk yıl alacaklıyım. Tutuklandıktan sonra Kabakoz Sat Komandolarının bulunduğu Beykoz'da Askeri Cezaevinde kaldım. O zaman meşhur kaçakçıların bulunduğu, soldan ve sağdan insanların bulunduğu bir yerde kaldık. Bu cezaevi pek mahkûmlar için uygun değildi. Ardından Metris Cezaevi yeni yapılmıştı ve ilk misafirlerinden biri de ben oldum. Beşiktaş bölgesinden olan arkadaşlarla homojen yapı içinde hiç unutmam D-18 nolu koğuşa verildik. Yeni, cezaevi olduğu için üvenli, asla dışarıyı görmeyen, tuvaleti banyosu ve yatakhaneden oluşan bir koğuştu. Diğer koğuşlarla iletişim gerek havada yazışma yöntemiyle, duvardan yazışma yöntemiyle yapılırdı. Havalandırma günde yarım saatti. Havalandırma içinde o dönemin Dev- Sol lideri Dursun Karataş vardı, onunla birlikte yargılanan Nihat Erim, Mahmut Dikler davasında yargılanan arkadaşlar vardı. Kızıl Doktor lakaplı kişi de bizim koğuşa geldi. Biz Dev-Sol ana davasından yargılandık. Sonradan bizim dava bir ve iki dava diye birleştirile birleştirile devam etti. Mahkemeye çıkmam yaklaşık bir buçuk sene sürdü. Mahkeme dosyasının hazırlanması, iddianamenin hazırlanması epey bir uzun sürdü. Bu süre içerisinde defalarca itirazlar oldu; fakat hepsi reddedildi. Şimdi bakıyorum o zamanki olağanüstü koşullarda olan yargılama biçimleri ile şu an ki yargılama biçimleri arasında bir fark göremiyorum. Düşünce suçlusu olarak, hala neyle suçlandığını bilmeyen insanlar gazeteci Mustafa Balbay gibi, Başkent Üniversitesi Rektörü Mehmet Haberal gibi birçok insan bizim o dönem yaşadıklarımızın başka bir versiyonu olan yargılama süreci içindeler. Birçok insan akıbetlerinin ne olacağını bilememektedir. O dönemde askeri faşizm vardı bugün ise sivil faşizm var.

Gelelim yargıç karşısına

O dönem çok ilginç bir dönemdi. Metris dışında Atatürk Öğrenci Sitesinde toplantı salonunda toplu mahkeme görülürdü. Yaklaşık bin ikiyüz sanık oraya getirilirdi. Orası protestoların yaygın olduğu bir yerdi. Bu nedenle Metris bahçesinde özel bir mahkemenin görülmesi kararlaştırıldı. Ve bir buçuk sene sonra hâkim karşısına çıkacağımızdan bir hafta on gün önce cezaevindeki uygulamalardan dolayı açlık grevi başladı. Tabii biz düşünce suçlusuyduk. Devlete karşı işlediğimiz bir suç da yoktu. Halkın ekonomik ve demokratik, öğrencilerin akademik taleplerini ortaya koyan insanlardık. O zaman baktığımızda ne diyorduk, “IMF'nin ve Dünya Bankası'nın yönettiği değil, bağımsız Türkiye” diyorduk. Şimdi baktığımızda aynı şeyler şu an da geçerli.

O zaman grup olarak ifade vermeme kararı alındı; ancak dayak ve işkence sonrası zorla mahkeme salonuna sürüklenerek getirildiğimizde her yanımız kan revan içindeydi. Ailelerimiz hezeyan içindeydi. Seyfettin Aydın isminde bir hâkim vardı ve çok babacandı, biz salona girdiğimizde “Sadece adınızı söyleyin ben sizi serbest bırakacağım” dedi. Tabii on kişi içinde bağımsız koğuşta kalan iki kişi sadece ismini söyledi ve serbest kaldı. Biz ise cezaevi koşullarını o dönem ki şartlarını protesto için ismimizi söylemedik ve bir yıl daha içeride kalma durumumuz söz konusu oldu.
81 Ocak 1983 Temmuz içinde birçok açlık grevi girişimimiz oldu. 30–35 günlük sürelerle direncimizi gösterdik. Tutuklandıktan sonraki işkence dayak, tek tip kıyafet giydirme oluyordu. Oradaki askere hazır olda duracaksın, komutanım diyeceksin. O dönem Metris Cezaevi o uygulamalara dur diyebilen bir kararlılık göstermiştir. Tabii bu uygulamalara dayanamayan bazı arkadaşlarımız da vardı, bağımsız koğuşlara verildiler. Koğuşlara baskınlar, saldırılar ve traşından tutun her şeye karışmaya varan uygulamalar. Yine mahkemeye çıktığımda açlık grevinin 17'nci günündeydik ve tesadüfen ifade vermemeye yönelik aldığımız ortak bir kararımız da yoktu. Dosya incelendiğinde de bir suçumuzun olmadığı belli oldu.

1983 yılında tahliye oldum. Askerlik çağımda olmam nedeniyle bizi önce evlerimizin bulunduğu bölgedeki polis karakollarına teslim etiller. Bizi gören polisler baktılar her tarafımız çökmüş durumda. Ve on yedi gündür tuttuğumuz ölüm orucunu, o gün dışarıdan temin ettiğimiz süt ve bisküviyle dışarıda açtık. Beşiktaş karakoluna getirildik. Ve askerlikle ilişiği olmayanlar serbest bırakıldı. Yaklaşık iki buçuk yıl içeride olmamız o zaman askeri koşulların getirdiği 1402 sayılı yasa gereği üniversite senatosu tarafından okuldan atıldık. Bunu çifte standart olarak uygulayan bazı üniversiteler de vardı. Bizim okul Mimar Sinan Üniversitesi olarak isim değiştirmişti. Bizim senato böyle bir karar alırken, Yıldız Teknik Üniversitesi böyle bir karar almamıştı. Tabii okuldan atıldığım için askerlik sorunu çıktı karşıma. Her neyse askerliği tecil ettirerek dışarıya çıkmam mümkün oldu. Ardından döndük Bolu'ya. Cezaevi koşulları insan vücudunda ağır tahribatlar yarattı ve neredeyse kan kusmaya başladık. O dönem Verem Savaş Dispanser Başkanı Doktor Adil Koçak tarafından altı ay tedavi oldum ve ardından yeniden sağlığıma kavuşarak hayata döndüm. O dönem sonunda askerliğimi yerine getirmem gerekiyordu. Amasya ve Erzurum'da askerliğimi yaptım. Okula bir daha dönemedik, karşımıza hep 1402 sayılı yasa çıktı ve bu bana engel teşkil etti. Ardından aflar çıktı ancak ticari olarak kendim belli işlere girmiştim. Memuriyete giremeyeceğim için ilk olarak Yukarı Çarşı'da tuhafiyecilik dükkânı açtım. Ondan sonra büfe işlettim ve başka işlerde çalıştım. Okula devam etmek istemiştim; ancak mimarlık olduğu için derslere üçte iki devam zorunluluğu olunca devam etme imkânım olmadı bir daha. Bolu'da YKM'de yaklaşık sekiz yıl yöneticilik yaptım, ardından Bolu'da yayın yapan Yenihayat Gazetesi'nde sorumlu yazı işleri müdür ve yayın koordinatörü olarak yaklaşık dört yıl görev aldım. CHP Merkez ilçe Başkanlığı'na kongre sonucunda seçildim. Yaklaşık bir sene boyunca bu görevi yerine getirdim. 1993 yılı Temmuz 1994 Nisan arasında. Parti içindeki olumsuzlukları gördükten sonra merkez ilçe başkanlığından istifa ettim. Emekliliğim dolmuştu ve gazeteyi bıraktıktan sonra bir sene boşta kaldım. Ve ticaretle uğraşmaya karar verdim. Şu an Bolu'da şans oyunları büfesi işletiyorum.

12 Eylül'e hangi pencereden bakıyorsunuz?

Geçmiş dönemi değerlendirdiğimde ben hiç pişman değilim. Halkın öğrencilerin akademik ekonomik haklarını savunduk. Piyango bize vurmuş olabilir. Ancak yaşadıklarımdan da pişman değilim. Solun yükselen bir değeri söz konusuydu. İşçi sınıfı, öğrenciler, aydınlarda toplumsal duyarlılık söz konusuydu. Bunun yanı sıra devlet tarafından kullanılan sağcılar, birçok olayda buna şahit oldum hatta İstanbul da solcuların evine baskın yapılarak beş kişinin katledildiği olayda polis ve sağcılar birlikte el ele o katliamı gerçekleştirip ortadan kayboldular. Onlar için yeterli olacak koşullar olgunlaştırıldı.

Sivas sonradan oldu; ancak Kahramanmaraş, Çorum, alevi sunni çatışmaları, Malatya, 1 Mayıs 1977'de şartlar olgunlaştırılmıştır. Buralarda belli kesimler çatışma haline sokulmak istenmiştir. Şu an da Türk-Kürt çatışması adı altında insanlar birbirlerine haince bir yaklaşıma dönüştürülmek isteniyor. Bu tip şeyler her zaman devletin elinde veya hazır başka güçlerin elinde kullanılmaya hazır kozlar halindedir.

Sol kesim 12 Eylül'ün mağduru mudur, yoksa muhatabı mı?

Mağduru gibi görünüyor; ancak muhatabı demek daha doğru bir laf. Emekçilerin haklarına karşı gerçekleştirilen 24 Ocak kararlarıyla uygulamaya konulan saldırının bir devamı niteliğindeydi 12 Eylül. Aradan geçen 30 yıla rağmen çalışanların gerçek ücretleri ve sosyal hakları 80'deki düzeye dahi ulaşamadı. Şiddetle, baskıyla, idamlarla cezalarla toplumsal muhalefet darmadağın edildi. Cezaevinde uyguladıkları akıl almaz zulümlerle halkın mücadelesi kırılmaya çalışıldı. Partiler, sendikalar kapatılmaya çalışıldı.

Son dönemde 12 Eylül'le bir hesaplaşma yapılacakmış gibi bir hava oluşturuldu gündemde. Ancak öyle değil. 12 Eylül 1980 darbesine baktığımızda bu durum kime yaramıştır ona bakılmalıdır. Şimdi bu ağlayanlar, sızlayanlar, timsah gözyaşları dökenler o dönem kimlerin arka bahçesindeydi. Neye hizmet ettiler, bunun irdelenmesi gerek. 1980 darbesinden sonra o zamanki deyimiyle sağcı olmasın solcu olmasın topçu olsun, Dev Genç'li olmasın Sev Genç'li olsun gibi yaklaşımlarla özellikle eğitim sisteminde köklü değişikliklerle ılımlı İslam'a yol açacak değişiklikler yapıldı. İnsanlar tamamen dinsel öğretilerle bir şeylerin açıklamasını metafizik olarak getirsin, felsefik olarak değil de bir şeylerin önünü dinsel olarak açsın.

Bolu'da öğrenci olan Aykut Kaynar arkadaşımız Ordu'nun Aybastı ilçesinde öldürüldü sırtından vurularak. Sizin Bolu Lisesi'nden arkadaşınızdı ve aynı siyasi düşünceye mensuptunuz. Düşüncelerini anlatır mısın?

80 öncesi üniversiteyi kazandığımda arkadaşım Bolu'daydı. 30 Mart Kızırdere'yle ile ilgili birtakım belgeler burada bir arkadaşın evinde bulundu ve onun sonucunda da Aykut Kaynar arkadaşımız ismi açığa çıkarak takibe alınıyor. Soruşturmadan kaçmak için Bolu'dan ayrılıyor. Ancak Ordu'nun Aybastı ilçesinde öldürülüyor. O dönem kaybettiğim arkadaşlarım arasında yer alıyor Aykut da. Gayrettepe'de bir arkadaşımız yakalanmasının bilindiği halde öyle mizansenler uyduruldu ki hakkında 1 hafta haberler yapıldı. Sanki çatışmadan kaçmış gibi Hürriyet Gazetesi'nde bir hafta arayla değişik haberleri yapıldı. Ve bu kişiyi Gayrettepe'de gördüm ve o arkadaşımız adını dahi söylememişti. O dönem İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Mahmut Dikler'i öldürülmekten aranan bir kişiydi. Yakalanmış olmasına rağmen gazetelerde konu olmuştu. Çatışmadan öldü gibi bir katliam gerçekleştirildi. Aykut'un öldürülmesi faili meçhul olarak kaldı. Ve hiçbir bilgi elde edilemedi.

***

KARA: BİR KIZIM VAR ADINI GONCA KOYDUK. KONCA, TUTUKLANDIĞIM CEZAEVİNİN ADI İDİ 

SUNUM

Ocak 1970'de kurulan Milli Nizam Partisi, kapatıldıkça diğer versiyonları kurulan Necmettin Erbakan hareketinin ilk partisi idi. Necmettin Erbakan ise 1969 seçimlerinde Konya'dan bağımsız milletvekili olarak parlamentoya giriyordu. Kısacası, 1980 yılına kadar ülkedeki siyasal yaşamı belirleyen siyasal hareketler filiz vermeye başlamıştı.1968 olayları diye dünya literatürüne giren gençliğin siyasal yaşama aktif müdahalesi de Avrupa'da tamda bu yıllarda başlamıştı. Avrupa'da gençlik mevcut kurulu düzene isyan ediyor. Haksızlıklara müdahale ediliyordu. Elbette, Türkiye'de de bu kalkışma, karşılığını bulmakta idi. Müesses nizama karşı çıkan gençlik hareketleri TİP'den kopuşlarda tam da bu yıllara denk geliyordu. Gençlik önderleri Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve Doğu Perinçek…

Ayrı ayrı örgütleniyorlar, gençlik hareketi boyunu aşan bu yapılar birer birer siyasi hareketlere dönüşüyorlardı.

Aksiyoner hareketler parlamentodan umudunu kesmişlerdi. MHP ise yaz kamplarından eğittiği gençler ile Eylül 1968'de ülkü ocakları olarak örgütleniyorlardı. Emekli Binbaşı Dündar Taşer'in sorumluluğunda örgütlenen ülkü ocakları çözüm olarak “Turan” anlayışını gençliğin ve Türkiye'nin önüne koymuşlardı. Ziya Gökalp'in şu ünlü deyişini kendilerine rehber edinmişlerdi. “ Vatan Ne Türkiyedir, Türklere Ne Türkistan vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan.”

Parlamento ülke sorunlarına çözüm üretmekte zorlanıyor, hâkim sınıflar arasında çıkar mücadelesi de bir yandan hız kazanıyordu. İşte aksiyoner hareketlerin karşı karşıya gelmeleri de bu dönemin ürünüdür. Üniversitelerde devrimci ve ülkücü gençler arasında rekabet boyutlarını aşan mücadeleler gelişiyordu. Öğrenci yurtlarında gruplaşmalar oluşuyordu. Siyasal harekete dönüşen gençlik hareketlerin devrimci olan büyük çoğunluğu üniversite ve öğrenci yurtlarında hâkimiyetlerini kısa sürede sağlıyorlardı.

***

SAFFET KARA

Ben Bolu doğumluyum, Bolu Lisesi mezunuyum. Yüksek öğrenimimi Erzurum İngiliz Filolojisini bitirerek gerçekleştirdim. Erzurum'u anlatmaya gerek var mı o dönemi. Orada sınırlı sayıda olan demokrat düşünürlü öğrenciler birlikte okula gidip gelmeye çalışıyorduk. O günün gençlik hareketleri içinde büyük sağ etkinlik vardı. Belirli fakülteler işte gruplar halinde derslere girip çıkılabiliyordu. Sınavlara girmek bile büyük problemdi. Güvenlik güçleri otobüslerle çevirdiği bir ortamda derslere girilebiliyordu. Böyle bir ortamdaydık. Bolu'ya geldiğimizde de yine yüksek öğrenim derneği çatısı altında siyasi faaliyetlerimize devam ettik. Bu süreç içerisinde yine tüm Türkiye'de olduğu gibi Bolu'da da sağ-sol çatışmaları kendini en belirgin biçimde gösterebiliyordu. Bu ortamda da Bolu'nun ilerici demokrat ve aydın güçlerin elinde bir mevzi olarak kalabilecek noktalarını savunmakla geçiyordu günlerimiz.Erzurum'da yaşadığımız o olumsuzlukların artı etkisiyle, Bolu'da da bu tür çalışmaların içindeydik. Gençlik örgütlenmeleri içinde bir çalışmaydı, demokratik bir platformdaydı. Sokak olayları bizi ister istemez bizibelli şeylere itiyordu.

Sonuçta Erzurum'daki okulunuzu bitirebildiniz mi?

Evet, 7 sene sonunda Erzurum'da okulu bitirebildim. Diplomamı aldım; ancak bu süreç 12 Eylül öncesiydi. 1979 senesinde atamayı bekledim. Sonra Nisan ayında Düzce Ticaret Lisesi'ne öğretmen olarak atandım. 12 Eylül sürecinde öğretmendim. 20 Nisan 1981'de polis tarafından gözaltına alındım. O dönem muhbir mektuplarından yola çıkılarak, insanların örgüt üyesi olarak toplandığı süreci bizde yaşadık. “Bu kişi de örgüt üyesidir” şeklinde hazırlanan bazı mektuplarda adımız geçtiği için gözaltına alındım. Okuldan aldılar, hatta dersteydim o esnada.

POLİS BENİ OKULDA DERS VERİRKEN GÖZALTINA ALMAYA KALKTI

Polis almaya okula geldiğinde okul müdürümüze beni sormuşlar, o da “Öğretmenimiz şu an derste, şu an olmaz” deyince dersin bitmesini beklemişler. Birlikte Bolu'ya geldik, böylece tutuklandık.

Daha sonra Bolu Komando Tugayı'na tutuklananlar toplandı. Bunları anlatmama bile gerek yok, orada yaşadığımız işkenceleri. O dönem evliydim, işkenceden hatta o dönem kalan bir hatırayı hala taşıyorum. Elimde o dönemde kalan hatırayı yüzükle düzeltmeye çalıştım; Elimde eğrilik oluştu. Tam da düzelebilmiş değil, imkânlarımız nedeniyle. Donanma Komutanlığına Gölcük'e gittik. Eşim hamileydi o zaman. Konca ismi verilen askeri cezaevine kapattılar bizi. İlk Konca askeri cezaevinde kaldık. Bir tek kızım var onun ismini de Gonca koyduk, bir anı olsun diye öyle düşündük.

Mahkeme aşaması devam ediyordu, Seymen askeri cezaevine naklettiler daha sonra. Bizim dava dosyamızda bizi doğrudan suçlayabilecek, ceza verebilecek herhangi bir delil belge yok. Silahlı eylem hazırlığında olmaya yönelik ortaya atılan iddialardaki gibi somut olarak elde edilmiş hiçbir delil yok. Hatta dava karar aşamasına gelmeden en büyük sanıklardan biri olan Şeref Özkurede tahliye edildi. Bizim davaya bakan sivil yargıçtı. Ve mahkeme de yargıç bir dahaki davada bizi de tahliye edeceğine yönelik bir tavır sergiledi ki doğrusu da oydu. Ama savcıyı değiştirdiler apar topar. Mahkemeye gittiğimizde savcının siması yüz şekli değişmişti bir tane savcısı vardı mahkemenin. Bugünün milli görüşçü düşüncesine sahip sağcı biriydi. Hatta Bolulu muydu yoksa Mudurnulu muydu tam çıkarmadım; fakat ismi Mehmet Ali Oğuz. Memleketlimiz olmasına rağmen bizim ısrarla ceza almamızı savunan biriydi. Bugün nasıl yukarıdan veya belli merkezlerden savcılar, hâkimler etkilenip yönlendirilebiliyorsa, o dönemde de sıkıyönetim komutanlığından bize ceza verilmesi için emir gelmiş. Hatta kendileriyle özel görüşmemizde bunu bize şöyle söylediler: “Yukarıdan emir gelmiş, ben ne yapayım emir böyle.”

Önce 6 sene 8 ay ceza aldım, ardından 'IMF'ye Hayır' şeklindeki pankart olayından.

Neyse ki, bu pankart davası Yargıtay tarafından bozuldu ve 1 sene bittikten sonra 5 yıl 8 ay ceza aldım. 3 yıl 8 ay yattım fiili olarak. İşte Seymen'den sonra mahkeme kesinleşti ve benim 1 yıl bozulup geri geldi. Tutukluluk devam ediyor, mahkemede tahliye olmadık. Cezamızı da Yargıtay'dan 1 yılı bozuldu geri kalanını çektik.

Tabi cezaevi sürecinde baskılar kişisizlikleştirme o dönemde yaşandı. Yeri geldi direndik, açlık grevleri yaptık. Baskı zulüm sonuna kadar direndik. Baskı ve şiddete direnmek bugün de boynumuzun borcudur. Çünkü haksızlığa ve baskıya karşı direnmek bir insanın en temel görevidir.

Ve cezamız bitti, benim bir de sürgün cezam vardı. Çanakkale'ye sürgün oldum. Onunla ilgili küçük bir anekdotum var. Benim ilk sürgün yerim Mardin'di. Yargıtaydan bozulduktan sonra ben dedim ki, “Mardin'de ne işim var.” Ben cezaevindeyken kızım dünyaya geldi 7 Temmuzda. Çocuğumla ilk cezaevinde tanıştım. Rahmetli amcam çocuğumu kucağında getirmişti ve orta görüşte tanışmıştık kızımla. Neyse Mardin sürgününü Çanakkale olarak değiştirdiler. En azından İngilizce öğretmeniyim, çalışabileceğim, evimi geçindirebileceğim bir yer olsun. Çanakkale'ye verdiler ondan sonra, günlük karakola gidip yüz ağartma eylemi yaptık sonra. O zaman Danıştay'dan sürgün cezalarının kaldırılmasına ilişkin bir karar olmuş ve ondan yararlanarak Yargıtay'dan bozulmuş. Emsal teşkil edip sürgün cezasının kaldırılması için başvurdum. Ardından askerlik görevim vardı ve çağırdılar.

ASKERLİĞİMİ YEDEKSUBAY OLMAMA RAĞMEN ER OLARAK YAPTIRDILAR, TIPKI UĞUR MUMCU GİBİ SAKINCALI PİYADE OLARAK

Yedek subaylık kararım vardı zaten üniversite mezunu olduğum için. Fakat talihin bir cilvesi, Bolu'ya biz 'Sakıncalı Piyade' tiyatro oyununu getirtmiştik. O oyunda da çıkıp bir konuşma yapmıştım. Dava dosyasında bu önümüze delil olarak sunulmuştu. O zaman hâkim de demişti “Tek yol devrim, demek suç değil.” Öyle de bir söz geçmişti davada. Askerliğimizi uzun dönem er olarak yaptım. Yedek subaylık hakkımız da ortadan kalkmış oldu. Manisa'da acemilik eğitiminden sonra şoför ehliyetimizin olduğunu söyledik. Edirne'de şoför eğitiminden sonra ağır araç bölüğü İstanbul'da tank top taşıyan bir bölüğün üsteğmeni geldi seçme yaptı. Benim puanlarım yüksek olduğu için seçti.

Peki, yaşadıklarınızdan dolayı askerlikte bir ayrımcılıkla karşılaştınız mı?

Hayır, ilk başlangıçta acemilik sürecinde ağır bölüğe gittiğimiz için İstanbul'a orada ağır bir eğitime tabi olduk. 7 kişi seçilecekti 50-60 kişi arasında. Ve ben seçildim. Ama hiçbir zaman dürüstlüğümüzden taviz vermediğimiz için gidip komutana tekmil verdim ve dedim ki, “Komutanım siz bizi seçtiniz ama benim dosya gelebilir. Dosyamda da ceza aldığım için yedek subaylık hakkımın kaybolduğu ve er olarak askere geldiğim sizin önünüze gelebilir. Bunu bilmenizi isterim” dedi. Ve komutanımız o sözüm sonrası dedi ki, “Bana kafası çalışan sağlam dürüst, insan lazım. Orası beni ilgilendirmiyor.” Dolayısıyla komutanım dosyayla ilgili bir sıkıntı karşıma çıkarmadı.

***

EYÜP AHİ

1957 İstanbul doğumluyum, ama Boluluyum, aslen Kıbrıscıklıyım. Babamın işi dolayısıyla İstanbul'daydık. Daha sonra Bolu'ya geldik. İlkokula Sakarya İlkokulunda başladım. Daha sonra bir kez daha İstanbul'a gidip, tekrar Bolu'ya döndük. Bolu Lisesini bitirdim. Ardından 1978 yılında Eğitim Enstitüsünden mezun oldum. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaptım. Çalıştığım yerler daha çok gittiğim yerin en uç köyleriydi. O yıllarda çok zorluklar çektim.

Ülkücü harekete sempatiniz ne zaman başladı?

Ülkücü hareketle tanışmam 1975-1976 yıllarında oldu. O dönem Bolu Lisesinde öğrenciydim. O günden bu yana ülkücü hareketin her dalında, her yerinde bulundum. Öğretmenlik yaptığım dönemlerde de siyasi amaçla değil de, bir Türk milliyetçisi olarak bu davaya hizmet ettim. Çocuklarıma hizmet ederken hep bu davanın şartlarını göz önünde bulundurdum. Öğrencilerime vatanı sevmeyi, milleti sevmeyi aşıladım. Hatta çocuklarıma da ben bu davanın kutsallığını söyledim. Çocuklarımda aynı bu davanın hizmetinde hayatlarını sürdürmektedir.

12 Eylülden önce veya 12 Eylülde kişisel anlamda zarar gördünüz mü?

Yaralanma, kavga olaylarına iştirak etmesek bile bazı sorunlar yaşadık, tehdit edildik. Hatta okulu iki yılda bitirmemiz gerekirken, iki buçuk yılda bitirebildik. Okulu bitirdikten sonra yer seçme hakkımız vardı, bu hakkımız elimizden alındı, kuraya tabi tutulduk. Çok arkadaşımız okuldan uzaklaştırıldı. Çok şeyler oldu. Tayinlerde, hatta teftişlerde bile bize bazı şeyler soruyorlardı. Bize bilinçli olarak zorluk çıkarmak isteyen kişiler de oldu, müfettişlerden olsun, Milli Eğitimden olsun. Yaşanmaması gereken şeyleri yaşadık. Tayinlerde özellikle en uzak köylere verildik. Ben hiçbir zaman merkeze yakın bir köyde görev yapmadım. Hep elektriksiz, susuz köylerde görev yaptım. Çok yere eşimi, çocuklarımı götüremedim.

Eyüp Ahi'nin başka bir yerel gazetede yazmış olduğu “78 kuşağı” değerlendirmesin-den pasajlar”: Ülke kan gölü halindeyken gençliğini yaşadı 78 kuşağı. Buna yaşamak denirse; yaşatılmadı 78 kuşağı… Oyuna getirildi. Düşman edildi kardeş kardeşe. Oysa bilinçliydi, bol bol okur, araştırırdı 78 kuşağı. Okullarda öğrenciler birbirine saldırıyor. Kahvehaneler, otobüsler taranıyor. Bankalar soyuluyor. İş yerleri tahrip ediliyordu. Halk sokağa çıkamaz olmuş, geceleri sokağa çıkma yasağı konmuştu. Günde onlarca kişi öldürüldü. Yüzlerce kişi sakat kaldı. Niceleri hapishanelerde çürüdü. Niceleri idam edildi. Nice analar, babalar, kardeşler ağladı. Çocukları yetim, eşleri dul kaldı.

O yıllarda herkes mağdurdu. En çok mağdur olan mesleklerin başında ise öğretmenler geliyordu. Olayların sık sık yaşandığı Eğitim Enstitüsü'nü zor da olsa bitirdik. Gündüzlü okuyan öğrencilere üç il seçme hakkı tanınmıştı. Biz de forma üç il yazdık, bakanlığa iletildi. Bakanlığın aldığı kararla seçme hakkı elimizden alındı, bizler de parasız yatılı okuyan öğrenciler gibi buraya tabii tutulduk. Türk Bayrağı'nın dalgalandığı her yurt köşesinde seve seve görevimizi yapardık. Bu duygularla diğer eğitim enstitülerindeki arkadaşlarla birlikte kuralarımızı çektik. Kuralar Ağustos ayı

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim