• BIST 96.604
  • Altın 242,761
  • Dolar 6,2685
  • Euro 7,3236
  • Bolu 11 °C
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 9 °C

12 EYLÜL TANIKLARI ANLATIYOR

12 EYLÜL TANIKLARI ANLATIYOR

SUNUM

“Türkiye'de 1961 Anayasasının getirdiği nispi haklar ve demokratikleşme ülkede bir aydınlanma süreci başlattı. Batıda basılı temel eserler tercüme edildi. Üniversiteler, bilim çevreleri kurumlarının 'Özerk' olmasının da geniş katkıları ile aydınlanma sürecine geniş katkılarda bulundular. Türkiye birdenbire okuyan, araştıran bilime inanan insanlar ülkesi haline gelmişti.

Ülkede yazarçizer insan sayısı çoğalmış. Doğan Avcıoğlu, Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Çetin Altan, Server Tanilli'nin eserleri arka arkaya baskı yapıyor, kitaplar elden ele dolaşıyordu. Ülkedeki hakim üretim biçiminin ne olduğu tartışmaları üniversite kürsülerinde aylarca sürdü…

1962 yılında on iki sendikacının kurduğu Türkiye İşçi Partisi'nin TBMM'ye on beş milletvekili göndermesi, ülkedeki siyasi tartışmaları parlamentoya taşındı. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Çetin Altan, Tarık Ziya Ekinci'nin parlamentoda kürsü konuşmaları ülkede yoğun ilgi topladı.

Aksiyoner hareketler gruplar artık kendilerini çok daha kolay ifade edebiliyor, kitle tabanı bulabiliyorlardı. Güneydoğu Anadolu'nun geri kalmışlığı aydınların gündemini meşgul ediyor,

Gençler feodalitenin kırılmasını talep ediyorlar, İstanbul'da boğaza köprü yapma düşüncelerine karşı çıkan Deniz Gezmiş ve arkadaşları Zap suyuna köprü yapmak için harekete geçiyorlardı. Milliyetçi düşüncelerinde hız ve güç kazanmaları da bu döneme rastlıyordu.1969 Şubatında Alparslan Türkeş ve arkadaşları Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin adını değiştirerek MHP'yi kuruyorlardı.

Gençlik Kollarının amblemi bozkurt, partisinin amblemi ise kırmızı zemin üzerinde üç hilal olarak belirleniyordu. Partinin programı ise Alparslan Türkeş'in yazdığı “9 Işık” Kitabı belirliyordu.1969 seçimlerinde Alparslan Türkeş Adana milletvekili olarak parlamentoya giriyordu.1970'lere doğru ülkede yeni bir siyasi güç daha belirmeye başlamıştı.”

DEVAM EDECEK.

MEHMET ALTINDAĞ

1956 yılında Mudurnu'da doğdum. 1969 yılından bu yana Bolu'da yaşıyorum. Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi mezunuyum. 1980 yılından bu yana serbest mali müşavir olarak çalışıyorum.

Benim siyasi hayatım 1974 yılında Bolu Ülkü Ocakları'nda ikinci başkan olarak başladı. 1978 yılında MHP Bolu il muhasibi olarak çalışmalara başladım. 1980 yılında ihtilal olduğunda il yönetim kurulu üyesiydim. 1987 yılında siyasi partilerin yeniden yapılandırılması sırasında Milliyetçi Çalışma Partisi'nin kurucusu olarak görev aldım. O yıl yapılan milletvekili genel seçimlerinde Milliyetçi Çalışma Partisi'nin 1'inci sıra milletvekili olarak görev aldım. 1999 seçimlerinde ön seçimde temayül yoklamasında 1'inci sıra seçilmeme rağmen, genel merkezin tavsiyeleri doğrultusunda listede yer almadım. Ondan sonra Mudurnu Belediye Başkanı adayı oldum 2004 seçimlerinde. Şu an MHP'nin sade bir delegesi olarak parti çalışmalarına katılmaya çalışıyoruz.

Ülkücü harekete ilgimiz, ticaret lisesini bitirip 1973 yılında Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi'ne kaydolduğumuz yıllarda beraber olduğumuz arkadaşların ülkücü harekete mensup olmaları bizi de o yöne sevk etti. İncelediğimizde hareketin savunduğu fikirler, yaşam tarzı kendimizi oraya daha uygun olarak gördük. O günden sonra çizgimizden en ufak bir kayma olmadan MHP'nin fikirleri doğrultusunda kadrolarda görev almaya çalıştık.

12 Eylül yapıldığında öğrencilik bitmişti. 1978 yılında Ankara Ticari Bilimler Akademisi'nden mezun oldum. Bolu'da çalışıyordum. Kişisel olarak 12 Eylül'de bir tutukluluk süreci yaşamadım ama çok yakınımda olan insanlardan günlerce nezarete alınıp annelerinin babalarının kendilerinden haber alamadığı günler çok oldu. O dönemde öncesi Türkiye için sıkıntılı geçen bir dönem. Anarşinin terörün sık yaşandığı bir dönem. Özellikle idealist insanların ülkücü görüşü benimseyenler olsun, sosyal demokrasi görüşünü benimseyenler olsun karşılıklı çatışma içerisinde buldular kendilerini. Nasıl kurtuluş savaşında Galatasaray Lisesi diyoruz, tahsilli o kuşak nasıl ülkeye hizmet etmesi gerekip de savaşta yok olduysa, o dönem gerek sağda gerek soldan olsun bu ülkeye hizmet etmesi gereken insanlar, kendilerini terörün içinde buldular. Binlerce insan kurşunlanarak yaşamını yitirdi. Yaşamak istemediğimiz bir dönem. Diyoruz ki 12 Eylül bu dönemi sonlandırdı, 12 Eylül yapılmalıydı. Ama 12 Eylül öncesi de bu silahlı kuvvetler vardı, polis gücü vardı. Ne oldu da bir günde bu olaylar sona erdi. Demek ki bir yerlerden düğmeye basılmış. Türkiye'de anarşi ve terör yaratılmış. Gençler kamplara bölünmüş. Kenan Evren'in deyimiyle, şartlar olgunlaştırılmış. İhtilal ortamına getirilmiş. Bunu planlayan kim, büyük patron ABD.

O dönemde bu yaşanan kaos ve siyasi kaos içerisinde yaklaşık 1 sene sonra MHP'nin ezici bir çoğunlukla iktidar olma şansı vardı. Vatandaş, “Artık yeter” diyordu, “Bu işi temizlerse Alparslan Türkeş temizler” diyordu. Böyle bir kanaat oluşmuştu ve o ihtilalle MHP'nin iktidarı engellendi. Mehmet Altındağ'ın görüşlerine devam edeceğiz.

MUSTAFA ÖZDEMİR

1946 Yılında Bolu merkeze bağlı eski adıyla Yozgat, yeni adıyla Çamyayla köyünde doğdum. İlköğretimimi orada bitirdikten sonra, ortaöğretimi Bolu'da okudum. Daha sonra Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü FKB Bölümüne gittim, orayı bitirdim. Türkiye'nin değişik yerlerinde Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı öğretmenlik yaptıktan sonra, 1980 yılından itibaren de önce Bolu Eğitim Enstitüsü, daha sonra Bolu Eğitim Yüksek Okulu, daha sonra da Eğitim Fakültesi ve en son olarak Abant İzzet Baysal Üniversitesi'nden 1997 yılında kimya hocalığından emekli oldum. Daha sonra kısa denilebilecek bir dönem siyasette bulundum. Milliyetçi Hareket Partisi İl Başkanlığını yürüttüm.

SİYASETE İLGİNİZ NE ZAMAN BAŞLADI?

Siyasete ilgim öğrencilik zamanımda başladı. O dönemlerde, 1968-1969 yıllarında, ideolojik faaliyetlerin alabildiğine yoğunlaştığı, okullarda siyasal baskıların arttığı dönemde, bir noktada o baskılara isyan niteliğinde başlamıştır. Dolayısıyla da o günden bu güne devam etmektedir.

12 EYLÜLDE BOLU'DA MIYDINIZ? O DÖNEM SİYASİ TERCİHLERİNİZDEN ÖTÜRÜ ZARAR GÖRDÜNÜZMÜ?

12 Eylül'de ben Bolu'daydım. Bolu'da öğretmen olarak görev yapıyordum, aynı zamanda Bolu Ülkücü Öğretmenler Birliği (Ülkü-Bir) Başkanıydım.

12 Eylülde kişisel anlamda çok fazla sıkıntı çektiğimi söyleyemem. Ancak tabiî ki belli oranda baskılar vardı. 12 Eylül gecesi ben tesadüfen ablamlarda misafir kalıyordum. Hanımım da o anda babası evindeydi. Evim de boştu. O gece ihtilal oldu. 12 Eylül günü öğleye doğru, saat 11:00 sularında bir dostum telefon açıp, beni aradıklarını söyledi. "Adresini vereyim mi?" diye sordu. Ben de “tabiî ki ver" dedim. Sarımsak yemedik ki ağzımız koksun. Misafir olduğum evden geldiler aldılar. Emniyet Müdürlüğüne götürüldük. Oraya vardığımda gördüğüm manzara şuydu: Özellikle ideolojik yakınlığı olan tüm dernek ve sendika başkanları orada toplanmıştı. Sağ kanattan ben iki kişi hatırlıyorum biri bendim, biri Ülkü Ocakları ikinci başkanıydı. Geriye kalanların tamamı sol sendika ve derneklerdendi. Çok enteresan saatler yaşadık. Oradan Valiliğe götürdüler. Valiliğin önüne iki tane otobüs yanaştı, “hadi binin bakalım" dediler, bindik otobüslere. Valilikten E 5'e kadar olan mesafe nihayet 200 metre bir mesafedir ama bana 200 kilometre gibi geldi. Bütün merakım şuydu, E 5'e çıkarken otobüs acaba sola mı sinyal yakacak, yoksa sağa mı sinyal yakacak. Ya Gölcük'e gidecektik ya da Komando Tugayına. Tugaya gidersek kısa zamanda dönüşümüz mümkün olacaktı. Ama Gülcük'e gidersek 3-5 ay dönmemizin mümkün olmayacağını biliyorduk, ihtilal mantığını bildiğimiz için. Uzun bir bekleyiş oldu, nihayet E 5'e varırken şoför sağ sinyali yaktı, tamam dedim kurtulduk. Tugaya götürdüler, brifing salonuna aldılar. Sakarya Tümeninden bir albay ihtilal için Bolu'ya gönderilmiş. Buradaki Tugay Komutanının filan hiç sözü geçmiyor. Bütün yetkiler Albay Kandemir'de. Geldi, esti, kustu, bize epeyce tehditler savurdu, bilmem ne yaptı. İsim tespiti yaptılar vs. Albay Kandemir bize şöyle bir konuşma yaptı: “Türk Milleti misafirperverdir, tabiî ki Türk Ordusu da misafirperverdir. Sizi burada üç ay misafir etmek isteriz ama buna vicdanımız elvermiyor. Çoluğunuz çocuğunuz var, arkanızda bekleyenleriniz var. Eğer bazı konularda bize söz verirseniz, sizi evlerinize bırakacağız. Topluluk içine fazla girmeyeceksiniz, siyasi çalışma yapmayacaksınız." Sonuç olarak bizi bıraktılar. Daha sonra Gölcük sıkıyönetim komutanlığı hakkımda açmış olduğu soruşturmada takipsizlik kararı verdi. Bu Soruşturma ülkü-bir'in siyasi amaçlarla hareket ettiği yolunda bir takım suçlamaları içeriyordu. Hâlbuki biz, özellikle şahsım olarak ben hayatım boyunca legal hareket etmeye, kanunlar çerçevesinde icraat yapmaya azami gayret göstermişimdir. Onun için bir endişem olmamıştır. Ama ihtilal mantığıyla bazen suçlu da olsanız, suçsuz da olsanız gidebiliyorsunuz.

Bizim Bolu Bölgesi olarak söyleyeyim, gençlerin bizim de tasvip etmediğimiz bazı davranışlardan dolayı işlediği suçlardan kısa süreli hapis hayatları oldu.

Baştan da söyledim benim ülkücü harekete girişim biraz da reaksiyondan doğmuştur. Nerdeyse okulda nefes alma hakkımızı bile engelleyen baskılarla karşılaştık. Ağır bir bölümün öğrencisi olduğum için pek bulaşmak istemedim. Bir yıl kadar direndim, ondan sonra ben isyan etmek zorunda kaldım ve o baskılardan rahatsız olan grubun ki sadece ülkücüler de değildi geniş bir gruptu, liderliğini yaptım bir süre. Ve okuldan solu tasfiye ettim.

Daha sonra öğretmenliğimin ilk üç yılı çok korkunç ve acı tecrübelerle geçmiştir, bir Siverek maceram vardır. İlk tayin yerim Urfa Siverek'di. İlk 3 yılım orada geçti. O dönemi amansız bir mücadeleyle geçirdik. Henüz daha PKK hareketi olmamakla birlikte Apoculuk olarak tabir edilen İmralı'daki caninin organize ettiği bir hareket vardı ve yine o dönemde en sıkıntılı tarafı şuydu bölücülük hareketi marksizmin gölgesinde büyüyordu.

Henüz 12 Eylül olmadı, 1973'lerden bahsediyorum. Manisa'dan gelmiş bir öğretmen, Kastamonu'dan gelmiş bir öğretmen orada bölücülük yapıyor. Ne için yapıyor bunu? Marksist olduğu için. Oradaki bölücülerle Marksizmde birleştikleri için. Yani birbirlerini pekâlâ kullanıyorlardı. Yıllar sonra ayrıştılar, Marksistler de anladılar ki bunlar bölücüdür. Ama atı alan Üsküdar'ı geçmişti. O dönem büyük sıkıntılar içerisinde geçmişti. Ama bu memleketin ekmeğini yiyen suyunu içen biri olarak oradan vicdanım rahat döndüm. Elimden geldiğince mücadele vermeye çalıştım ama devlet o dönemde de “Tavşana kaç, tazıya tut” felsefesiyle bizi hep harcadı. 12 Eylül'ün sonunda ülkücüler vatan hainleriyle eşdeğer hale getirildi.

Görünüşte sola karşı anlatılır ama darbe ülkücülere daha fazla kuruldu. Bence bütün bu meselelerin temelinde 1948'de Türkiye'nin NATO'ya girişi yatar. O günden beri Türkiye bağımsızlığını kaybetti. Yani Türkiye'de olan biten her şeyin Amerika'yla bir bağlantısı vardır. Yani 12 Eylül'ün de vardır.

SİNAN AYHAN

1961 Bolu doğumluyum. 1980 öncesinde en son Bolu lisesinden mezun olarak, o zamanki adı İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Fakültesi'ni kazandım 1978 yılında. O dönemki gelişmelere gençlik olarak duyarsız kalamazdık. O dönemde sol içerisinde Devrimci Gençlik içerisinde yer aldık. 74-75'lerden itibaren CHP'de gençlik kollarında yer aldım. Hatta Ecevit'in taşlandığı Gerede mitinginde de bulundum. 1978'de aynı mücadele içerisinde devam ettim. Okulda öğrenci temsilciliği, dernek yöneticiliği görevlerinde yer aldım. Bizim o süreç içinde 78-80 arasında günde 5-10 kişinin öldüğü, ev baskınlarının olduğu sağdan soldan kişilerin öldürüldüğü bir ortam vardı. O dönem Bolu'dan belli anlamda kopmuştum, tamamen İstanbul'da yaşıyordum okulumdan dolayı. Aynı zamanda okulda da gece öğretimiydi, gündüz de çalışarak hem ekonomik kazanç sağlıyordum, hem de siyasal mücadele içerisinde yer aldım. 12 Eylül de ikincinci sınıftaydım. Bir gece darbe olmuş, sabah uyanıp okula gitmek istediğimde jandarmadan "nereye gidiyorsun” dediler. O an evime dönmek zorunda kaldım ve televizyondan darbenin gerçekleştiğini öğrendim. Ama şunu vurgulamakta fayda var, özellikle 80 darbesi 24 Ocak kararlarının alınmasıyla başlayan süreçtir. Bu çok önemli. 24 Ocak kararları kimin için, nasıl alındığının bir göstergesidir pratik anlamda. 24 Ocak kararları memura, çalışana, emekliye, işçiye, derneklere, partilere, toplumun yükselen muhalefetine karşı kararlardır. Baktılar bu 24 Ocak kararlarını sivil hükümetler tarafından gerçekleşmesi mümkün olamayacağı anlaşılınca, ABD'nin onayıyla bizim çocuklar dediği çocuklara yaptırdığı faşist bir darbedir. 12 Eylül darbesiyle birlikte bahane olarak söylenen terör bıçak gibi durdu. Hatta o zaman şartların oluşmasını bekleyen generaller, böyle bir ortamda halkın desteğini alarak darbeyi gerçekleştirdiklerini söylediler. Ancak bu halka karşı olduğu sonradan görüldü. Darbeden yaklaşık üç ay sonra toplu gözaltına alınmalar, tutuklanmalar gerçekleşti.Okulun yanında bulunan cafelerde yapılan aramalarda gözaltına alındım. İstanbul Gayrettepe'de on bir gün işkenceye maruz kaldım. Gözlerim bağlanarak, her türlü işkenceyle karşılaştım. Ardından beni serbest bıraktılar. Ve ben o zaman kendi evim olmasına rağmen ev adresimi vermeyip aynı zamanda kaydım olan yurt adresimi verdim. Serbest bırakılıp okula geldiğimde birçok arkadaşın gözaltında olduğunu, işkence altındayken hücrelere indirilmediğim içim bunlardan bilgim yoktu. Ortaköy'de bulunan dairemize gittiğimde orada polislerin beni dört gün boyunca beklediklerini tesadüfen öğrendim. Bir ekip beni sorgularken, aşağıda bulunan başka bir ekip de beni arıyormuş. O dönem aynı zamanda polisler arasında da bir rekabet vardı. Ve başarılarına göre, prim aldıkları bir uygulama varmış. İkinci defa Ortaköy'deki evden gözaltına alındım. Ve yeniden Gayrettepe'ye götürüldüm. Bu sefer kırk sekiz gün daha büyük işkencelere maruz kaldım. Filistin askısı, dayak, elektrik, banyoda tazyikli suda döverek çeşitli işkenceler gördük. Ardından Selimiye'ye sevk edildik. Kırk kişi olarak savcının karşısına çıktık, Savcı, beş kişinin serbest bırakılmasını geri kalan otuz beş kişinin tutuklanmasını istedi. O beş kişinin arasında ben de vardım. Suçum olduğunu gösterebilecek herhangi bir bilgi ve belge olmadığı için. Savcı benim serbest bırakılmamı istemesine rağmen kırk kişiden iki kişi serbest kaldı ve otuz sekiz kişi tutuklandı. Yaklaşık iki buçuk sene cezaevinde kaldım. Yargılamamın sonunda hüküm giymedim ve 83'ün Temmuz'un da serbest kaldım. Devletten 2 buçuk yıl alacaklıyım. Tutuklandıktan sonra Kabakoz Sat Komandolarının bulunduğu Beykoz'da Askeri Cezaevinde kaldım. O zaman meşhur kaçakçıların bulunduğu, soldan ve sağdan insanların bulunduğu bir yerde kaldık. Bu cezaevi pek mahkûmlar için uygun değildi. Ardından Metris Cezaevi yeni yapılmıştı ve ilk misafirlerinden biri de ben oldum. Beşiktaş bölgesinden olan arkadaşlarla homojen yapı içinde hiç unutmam D-18 nolu koğuşa verildik. Yeni, cezaevi olduğu için üvenli, asla dışarıyı görmeyen, tuvaleti banyosu ve yatakhaneden oluşan bir koğuştu. Diğer koğuşlarla iletişim gerek havada yazışma yöntemiyle, duvardan yazışma yöntemiyle yapılırdı. Havalandırma günde yarım saatti. Havalandırma içinde o dönemin Dev- Sol lideri Dursun Karataş vardı, onunla birlikte yargılanan Nihat Erim, Mahmut Dikler davasında yargılanan arkadaşlar vardı. Kızıl Doktor lakaplı kişi de bizim koğuşa geldi. Biz Dev-Sol ana davasından yargılandık. Sonradan bizim dava bir ve iki dava diye birleştirile birleştirile devam etti. Mahkemeye çıkmam yaklaşık bir buçuk sene sürdü. Mahkeme dosyasının hazırlanması, iddianamenin hazırlanması epey bir uzun sürdü. Bu süre içerisinde defalarca itirazlar oldu; fakat hepsi reddedildi. Şimdi bakıyorum o zamanki olağanüstü koşullarda olan yargılama biçimleri ile şu an ki yargılama biçimleri arasında bir fark göremiyorum. Düşünce suçlusu olarak, hala neyle suçlandığını bilmeyen insanlar gazeteci Mustafa Balbay gibi, Başkent Üniversitesi Rektörü Mehmet Haberal gibi birçok insan bizim o dönem yaşadıklarımızın başka bir versiyonu olan yargılama süreci içindeler. Birçok insan akıbetlerinin ne olacağını bilememektedir. O dönemde askeri faşizm vardı bugün ise sivil faşizm var.

Gelelim yargıç karşısına

O dönem çok ilginç bir dönemdi. Metris dışında Atatürk Öğrenci Sitesinde toplantı salonunda toplu mahkeme görülürdü. Yaklaşık bin ikiyüz sanık oraya getirilirdi. Orası protestoların yaygın olduğu bir yerdi. Bu nedenle Metris bahçesinde özel bir mahkemenin görülmesi kararlaştırıldı. Ve bir buçuk sene sonra hâkim karşısına çıkacağımızdan bir hafta on gün önce cezaevindeki uygulamalardan dolayı açlık grevi başladı. Tabii biz düşünce suçlusuyduk. Devlete karşı işlediğimiz bir suç da yoktu. Halkın ekonomik ve demokratik, öğrencilerin akademik taleplerini ortaya koyan insanlardık. O zaman baktığımızda ne diyorduk, “IMF'nin ve Dünya Bankası'nın yönettiği değil, bağımsız Türkiye” diyorduk. Şimdi baktığımızda aynı şeyler şu an da geçerli.

O zaman grup olarak ifade vermeme kararı alındı; ancak dayak ve işkence sonrası zorla mahkeme salonuna sürüklenerek getirildiğimizde her yanımız kan revan içindeydi. Ailelerimiz hezeyan içindeydi. Seyfettin Aydın isminde bir hâkim vardı ve çok babacandı, biz salona girdiğimizde “Sadece adınızı söyleyin ben sizi serbest bırakacağım” dedi. Tabii on kişi içinde bağımsız koğuşta kalan iki kişi sadece ismini söyledi ve serbest kaldı. Biz ise cezaevi koşullarını o dönem ki şartlarını protesto için ismimizi söylemedik ve bir yıl daha içeride kalma durumumuz söz konusu oldu.
81 Ocak 1983 Temmuz içinde birçok açlık grevi girişimimiz oldu. 30–35 günlük sürelerle direncimizi gösterdik. Tutuklandıktan sonraki işkence dayak, tek tip kıyafet giydirme oluyordu. Oradaki askere hazır olda duracaksın, komutanım diyeceksin. O dönem Metris Cezaevi o uygulamalara dur diyebilen bir kararlılık göstermiştir. Tabii bu uygulamalara dayanamayan bazı arkadaşlarımız da vardı, bağımsız koğuşlara verildiler. Koğuşlara baskınlar, saldırılar ve traşından tutun her şeye karışmaya varan uygulamalar. Yine mahkemeye çıktığımda açlık grevinin 17'nci günündeydik ve tesadüfen ifade vermemeye yönelik aldığımız ortak bir kararımız da yoktu. Dosya incelendiğinde de bir suçumuzun olmadığı belli oldu.

1983 yılında tahliye oldum. Askerlik çağımda olmam nedeniyle bizi önce evlerimizin bulunduğu bölgedeki polis karakollarına teslim etiller. Bizi gören polisler baktılar her tarafımız çökmüş durumda. Ve on yedi gündür tuttuğumuz ölüm orucunu, o gün dışarıdan temin ettiğimiz süt ve bisküviyle dışarıda açtık. Beşiktaş karakoluna getirildik. Ve askerlikle ilişiği olmayanlar serbest bırakıldı. Yaklaşık iki buçuk yıl içeride olmamız o zaman askeri koşulların getirdiği 1402 sayılı yasa gereği üniversite senatosu tarafından okuldan atıldık. Bunu çifte standart olarak uygulayan bazı üniversiteler de vardı. Bizim okul Mimar Sinan Üniversitesi olarak isim değiştirmişti. Bizim senato böyle bir karar alırken, Yıldız Teknik Üniversitesi böyle bir karar almamıştı. Tabii okuldan atıldığım için askerlik sorunu çıktı karşıma. Her neyse askerliği tecil ettirerek dışarıya çıkmam mümkün oldu. Ardından döndük Bolu'ya. Cezaevi koşulları insan vücudunda ağır tahribatlar yarattı ve neredeyse kan kusmaya başladık. O dönem Verem Savaş Dispanser Başkanı Doktor Adil Koçak tarafından altı ay tedavi oldum ve ardından yeniden sağlığıma kavuşarak hayata döndüm. O dönem sonunda askerliğimi yerine getirmem gerekiyordu. Amasya ve Erzurum'da askerliğimi yaptım. Okula bir daha dönemedik, karşımıza hep 1402 sayılı yasa çıktı ve bu bana engel teşkil etti. Ardından aflar çıktı ancak ticari olarak kendim belli işlere girmiştim. Memuriyete giremeyeceğim için ilk olarak Yukarı Çarşı'da tuhafiyecilik dükkânı açtım. Ondan sonra büfe işlettim ve başka işlerde çalıştım. Okula devam etmek istemiştim; ancak mimarlık olduğu için derslere üçte iki devam zorunluluğu olunca devam etme imkânım olmadı bir daha. Bolu'da YKM'de yaklaşık sekiz yıl yöneticilik yaptım, ardından Bolu'da yayın yapan Yenihayat Gazetesi'nde sorumlu yazı işleri müdür ve yayın koordinatörü olarak yaklaşık dört yıl görev aldım. CHP Merkez ilçe Başkanlığı'na kongre sonucunda seçildim. Yaklaşık bir sene boyunca bu görevi yerine getirdim. 1993 yılı Temmuz 1994 Nisan arasında. Parti içindeki olumsuzlukları gördükten sonra merkez ilçe başkanlığından istifa ettim. Emekliliğim dolmuştu ve gazeteyi bıraktıktan sonra bir sene boşta kaldım. Ve ticaretle uğraşmaya karar verdim. Şu an Bolu'da şans oyunları büfesi işletiyorum.

12 Eylül'e hangi pencereden bakıyorsunuz?

Geçmiş dönemi değerlendirdiğimde ben hiç pişman değilim. Halkın öğrencilerin akademik ekonomik haklarını savunduk. Piyango bize vurmuş olabilir. Ancak yaşadıklarımdan da pişman değilim. Solun yükselen bir değeri söz konusuydu. İşçi sınıfı, öğrenciler, aydınlarda toplumsal duyarlılık söz konusuydu. Bunun yanı sıra devlet tarafından kullanılan sağcılar, birçok olayda buna şahit oldum hatta İstanbul da solcuların evine baskın yapılarak beş kişinin katledildiği olayda polis ve sağcılar birlikte el ele o katliamı gerçekleştirip ortadan kayboldular. Onlar için yeterli olacak koşullar olgunlaştırıldı.

Sivas sonradan oldu; ancak Kahramanmaraş, Çorum, alevi sunni çatışmaları, Malatya, 1 Mayıs 1977'de şartlar olgunlaştırılmıştır. Buralarda belli kesimler çatışma haline sokulmak istenmiştir. Şu an da Türk-Kürt çatışması adı altında insanlar birbirlerine haince bir yaklaşıma dönüştürülmek isteniyor. Bu tip şeyler her zaman devletin elinde veya hazır başka güçlerin elinde kullanılmaya hazır kozlar halindedir.

Sol kesim 12 Eylül'ün mağduru mudur, yoksa muhatabı mı?

Mağduru gibi görünüyor; ancak muhatabı demek daha doğru bir laf. Emekçilerin haklarına karşı gerçekleştirilen 24 Ocak kararlarıyla uygulamaya konulan saldırının bir devamı niteliğindeydi 12 Eylül. Aradan geçen 30 yıla rağmen çalışanların gerçek ücretleri ve sosyal hakları 80'deki düzeye dahi ulaşamadı. Şiddetle, baskıyla, idamlarla cezalarla toplumsal muhalefet darmadağın edildi. Cezaevinde uyguladıkları akıl almaz zulümlerle halkın mücadelesi kırılmaya çalışıldı. Partiler, sendikalar kapatılmaya çalışıldı.

Son dönemde 12 Eylül'le bir hesaplaşma yapılacakmış gibi bir hava oluşturuldu gündemde. Ancak öyle değil. 12 Eylül 1980 darbesine baktığımızda bu durum kime yaramıştır ona bakılmalıdır. Şimdi bu ağlayanlar, sızlayanlar, timsah gözyaşları dökenler o dönem kimlerin arka bahçesindeydi. Neye hizmet ettiler, bunun irdelenmesi gerek. 1980 darbesinden sonra o zamanki deyimiyle sağcı olmasın solcu olmasın topçu olsun, Dev Genç'li olmasın Sev Genç'li olsun gibi yaklaşımlarla özellikle eğitim sisteminde köklü değişikliklerle ılımlı İslam'a yol açacak değişiklikler yapıldı. İnsanlar tamamen dinsel öğretilerle bir şeylerin açıklamasını metafizik olarak getirsin, felsefik olarak değil de bir şeylerin önünü dinsel olarak açsın.

Bolu'da öğrenci olan Aykut Kaynar arkadaşımız Ordu'nun Aybastı ilçesinde öldürüldü sırtından vurularak. Sizin Bolu Lisesi'nden arkadaşınızdı ve aynı siyasi düşünceye mensuptunuz. Düşüncelerini anlatır mısın?

80 öncesi üniversiteyi kazandığımda arkadaşım Bolu'daydı. 30 Mart Kızırdere'yle ile ilgili birtakım belgeler burada bir arkadaşın evinde bulundu ve onun sonucunda da Aykut Kaynar arkadaşımız ismi açığa çıkarak takibe alınıyor. Soruşturmadan kaçmak için Bolu'dan ayrılıyor. Ancak Ordu'nun Aybastı ilçesinde öldürülüyor. O dönem kaybettiğim arkadaşlarım arasında yer alıyor Aykut da. Gayrettepe'de bir arkadaşımız yakalanmasının bilindiği halde öyle mizansenler uyduruldu ki hakkında 1 hafta haberler yapıldı. Sanki çatışmadan kaçmış gibi Hürriyet Gazetesi'nde bir hafta arayla değişik haberleri yapıldı. Ve bu kişiyi Gayrettepe'de gördüm ve o arkadaşımız adını dahi söylememişti. O dönem İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Mahmut Dikler'i öldürülmekten aranan bir kişiydi. Yakalanmış olmasına rağmen gazetelerde konu olmuştu. Çatışmadan öldü gibi bir katliam gerçekleştirildi. Aykut'un öldürülmesi faili meçhul olarak kaldı. Ve hiçbir bilgi elde edilemedi.

 



UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim