• BIST 89.764
  • Altın 145,477
  • Dolar 3,6255
  • Euro 3,9111
  • Bolu 8 °C
  • İstanbul 9 °C
  • Ankara 10 °C

Adı Cemaat ve Tarikata Çıkmış Her Yapıyı…

Cevat Özsoy

Kendini cemaat olarak lanse edip aslında, devlet içinde başka bir devlet gibi,askerî cunta şeklinde örgütlenerek, içlerindeki mensuplarının dahi bilmediği, belki de çok azının bildiği, yüce bir amaç için hareket eden ve aynı zamanda bağlılarını âdeta bir canlı bomba hâline getirip kamikaze dalışları yaptıracak kadar gözü dönmüş bir yapıya artık kimse mâsum bir hareket olarak görmüyor. Bunları bazı tutukluların dehşet verici ifadelerinden öğreniyoruz . Mesela, ünlü yazar Nazlı ılıcak ifadesinde“ aslında dindar biryapı olmadığını, mazlum bir yapı olmayıp örgütsel bir yapılanma olduğunu yeni anladığım için üzgünüm” diyor. şimdi bu yapının böylesi olumsuz ve ürküdücü durumunu bahane ederek diğer cemaat ve tarikatları aynı kefeye koyup bombalamaya, aşağılamaya, karalamaya başlandığını görmekteyiz. Öncelikle şunu belirtelim ki, asırlardır bu millete ruh veren tasavvuf geleneğini böyle bir yapıyla karıştırmanın,beraber değerlendirmenin, gaflet demeyeyim de, en azından bilgisizden kaynaklanan bir anlayış olduğunu belirtmek isterim.

Konu önemli; biraz açmak istiyorum.

Öncelikle tarikat nedir? Bunu, yazar İsmail kara şöyle tarif ediyor; “Tasavvuf da örnek insan, iyiMüslüman yetiştiren bir disiplindir. İslâm’ın kalbî, rûhu, ahlâkı ve terbiyesini gönüllere işleyerek gönüladamı yetiştiren tasavvuf mesleğinin kurumlaşmış ifâdesitarikattır.

Biz, kendi tarihimize baktığımızda, tarikatlar İslâmlaşma konusunda önemli hizmetler yapmışlar, pek çok ülkenin kılıçtan önce gönül yoluyla fethini sağlamışlar, Müslümanların kimliklerini korumada ve yabancı saldırılara direnmede, İstiklâl Savaşı’nda olduğu gibi, eşsiz güç ve ışık kaynağı olmuşlardır. Ahmet Yesevî, Mevlâna, Yûnus Emre, Hacı Bektaşi Veli ve Hacı Bayram Veli ve yine çevremizdeki  Ümmî Kemal, Tokâdî Hayrettin, Akşemsettin Hazerâtı olmadan acaba bugün Anadolu olur muydu? Belki Arapların İspanya’dan Afrika’ya geri döndüğü gibi, Orta Asya‘ya geri dönmek zorundakalabilirdik.

Bu konulara önyargısız bakan, sosyolog yazar Ali Bayramoğlu geçmişteki bir yazısında bakın bu konu ile ilgili ne diyor:

Biraz mürekkep yalamış her insan bilir ki, Selçuklunun ve Osmanlının mirasçıları olarak bu ülkede yaşayan gayrimüslimlerden kendisini din dışı sayanlara değin, hemen hemen herkesin köklü geleneğini, kurumlarını kuşatan İslâm medeniyetidir. İslâm medeniyetinin, en önemli aracı da tasavvuftur. Nasıl? Şöyle ki;tekke ve tarikatlar yüzyıllar boyunca Anadolu’da toplumsal yaşamın ortak paydası ve sürekliliğini üreten merkezler olmuşlardır. Tasavvuf, dînin tebliği ile ferdin  rûhî eğitimini ifâde eden bir din mistisizmi olduğu oranda; devrin bilimi, bilgisi, davranış kuralı, halka tarikatlar ve zâviyeler vasıtası ile yayılmıştır.

Tarikatlar sosyal yardım işlevi görmüşlerdir, edebiyat, felsefe, mûsıkînin geliştiği yegâne yerler olmuşlardır. Gerek Anadolu beyliklerinin, gerekse Osmanlı Devleti’nin kurulmasında Ahî teşkilâtının,evliyalar ve Türkmen babaların tartışmasız bir yeri vardır.Kısaca Osmanlı, aşiretten devlet olmaya İslâm vasıtası ile geçerken, İslâm ise tasavvuf vasıtası ile toplumsal bir kimlik hâline gelmiştir.

Toplumsal, kültürel ve siyâsî kanın aktığı bu güçlü damar, hiç şüphe yok ki, bu işlevini yerine getirirken, yine bugün olduğu gibi, o günde bazıları tarafından istismar edilmiştir.

Tarikatların bir bölümü  bazı meczupların ve kara cahillerin denetimine geçmiştir; ama bu durum;silsilesi güçlü, köklü tarikatların işlevini ortadan kaldırmamıştır. Bu, dün de böyleydi, bugünde böyle…”

İşte konuyu önyargısız araştıran bir aydınımızın tespitleri…

Demek ki, meseleye konulardan bîhaber, derinliksiz yaklaşırsak doğruya ulaşmamız zorlaşacaktır.

Bu önemli tespitten anlıyoruz ki, İslâm’ın ana merkezinde cemaat rûhu vardır. Bu rûhun diğer bir anlamı da ehli sünnet akidesine bağlılıktır. Ehli sünnet, tüm zararlı akımlar karşısında, İslâm’ın ana omurgasını teşkil eder. Bu ana omurgayı yıktığınız zaman zaten İslâm diye bir şey kalmaz.

İslam’ın bu ehli sünnet akidesini,kanlı, acımasız darbe girişiminde olduğu gibi, yıkmak için iç ve dış düşman çevreler, küresel güçler inanılmaz bir şekilde saldırılarına devam etmektedirler. Bir yerde buna, İslam’ı değiştirme hareketi diyebiliriz.

Daha açık konuşmak gerekirse, bugün İslâm’ın bu temellerini içerden çökertmek için Peygamberimizin hadislerini, tasavvufu tartışmaya açan bir akım var. Bu akımlar içerisinde dinler arası diyalog veya Kur’an Müslümanlığı gibi birçok düşünceyi sayabiliriz. Hedef, Kur’an’ın anlaşılmasını sağlayan bütün kaynaklarını kurutmak, önüne gelenin kutsal kitabımızı kafasına göre yorumlatmaya çalışmaktır. Sanki,dînimiz 1400 yıldır yaşanmadı, ilk defa şimdi yaşatacağız diyerek, bugünlere kadar gelen tüm birikim ve kaynaklarımızı yok sayarak yeni bir din ortaya çıkarmaktır.

Bunu yüz yıl önce Suudi Arabistan’da denediler ve başardılar. Neticede Vahhabîlik diye bir akımı o bölgeye hâkim kıldılar. Aynı şekilde diğer İslâm bölgelerinde de bu tür ehli sünnet dışı akımları destekleyerek, İslâm dünyasını cehenneme çevirdiler. Burada sevindirici olan, bu tür ehli sünnet dışı akımların, tüm zorlamalara rağmen, giremediği tek ülke Türkiye’dir. Onun içinde Türk İslâm âleminin tek umudu biziz ve bu tür kalkışmalar, olumsuzluklar olduğunda Müslümanların yürekleri ağzına gelmekte, bizim için topluca dualar edilmektedir.

Bu durumda, 15 Temmuz başarısız kalan darbe girişiminden sonra, sivil dalganın oluşturduğu kardeşlik havasının bozulmasına, birlik ve beraberlik ortamının dinamitlenmesine prim vermeyelim.

Geçmişteki olumsuzlukları tekrarlamanın kimseye bir faydası yok.

 Pazar günü Başta İstanbul olmak üzere, şehrimizde ve ülkenin tüm illerinde milyonların katılımıyla gerçekleştirilen mitingler de “biriz, birlikteyiz, Türkiye’yiz” mesajları ile yedi düvele, tabiki darbecilere birlikteliğimizi gösterdik. Böylesi güzel bir ortamda, İnsanları ötekileştirmeye çalışarak, 15 Temmuzda yakaladığımız bu ruhu doğmadan öldürmeyelim.

  15 temmuzda yaşananları,  her yeni dehşet görüntülerini gördükçe, adeta bir hikaye gibi okuduğumuz istiklal savaşını, Çanakkale savaşını daha iyi anladım. Demek ki vatan savunması böyle bir şeymiş

Güzel günler dileği ile kalın sağlıcakla diyorum.

 

Günün sözü: Düşmanın en büyük hilesi dostluğudur.

 

Bu yazı toplam 5601 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim