• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Bolu 10 °C
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara 16 °C

AĞZIMI HER AÇTIĞIMDA

Hasan Dinç

Kısa demokrasi tarihimizin en renkli, en nüktedan, en mağdur fakat tartışmasız en iyi hatibi rahmetli Osman BÖLÜKBAŞIDIR. Bugün bile siyasi hayatımızda ondan miras birçok fıkra ve nükte vardır. Gülmek ve düşünerek ibret almak istediğimizde, ilk akla gelen onun nükteleridir. Yeni nesiller onu pek tanımaz. Ben yaşı yetmişlerde dolaşan biri olduğumdan, onu meydanlarda dinleme mutluluğuna erişmiş birisiyim. Şimdi anlatacağım hikâyeyi 1954 Genel Seçimlerinde merhum Osman BÖLÜKBAŞI'nın Gerede'de halka hitap ederken bizzat kendinden dinlemiş biriyim. Daha ortaokul öğrencisi olduğum o yıllarda onu ayakta uzun müddet dinlemiş, anlattıklarını eksiksiz hafızama kaydetmiştim. Bu hikâye ile birlikte daha birçokları hafızamda mevcuttur.
Bir Cumartesi günüydü. Köylülerin bile Pazar alış verişini yaptıktan sonra Hükümet meydanında günün geç saatlerine kadar köylerine dönmeden onu heyecanla dinlediğini dün gibi hatırlıyorum. Hangi maksatla anlattığını bilmiyorum ama güzel bir hikâye ile konuşmasını çekici hale getirdi. Anlattığı hikâyeye göre kimsesiz duruma düşmüş bir ihtiyardan bahsediyordu. İhtiyarın hayatta kimsesi kalmamış, yalnızlığı kendinin kaderi olmuştu. Her akşam evine gelir, bin zahmetle hayati ihtiyaçlarını gördükten sonra yatağa girer, uyumaya çalışırdı. Sabah olduğunda ise dışarı fırlar, evinin karşısına geçer ve onunla sanki canlıymış gibi konuşurdu. “Ah benim gibi ihtiyarlamış evim. Biliyorum sana gereği gibi hizmet edemiyorum. Bu dünyada senden başka hiçbir şeyim kalmadı. Beni bırakma. Yıkılmadan önce ne olur bana haber ver de gerekli hazırlığı yapayım” dermiş. Sonra da eline aldığı küreği ile yerden topladığı çamurları binanın duvarında ve direklerinde gördüğü çatlakları doldurur ve sıvarmış. Sonra da akşama kadar çarşıda ora senin, bura benim gezer dolaşır, yine akşam olunca isteksiz, isteksiz eve geri dönermiş.
Bizim ihtiyar bir gün evine döndüğünde onu çökmüş bir enkaz yığını halinde bulunca “ Ah biricik dostum. Sana her evden ayrılışımda ne olur yıkılmadan önce bana haber ver de gerekli hazırlığı yapayım der dururdum. Sen de diğerleri gibi vefasız çıktın. Niye bana haber vermedin?” Diye inlemiş. O anda evin enkazından “Haber vermek için ne zaman ağzımı açtımsa sen bir kürek çamurla ağzımı tıkadın” diye bir ses duyulmuş. Hikâye bu. Ne zaman uygun bir sebep zuhur ederse bulunduğum her toplantıda Osman BÖLÜKBAŞI'yı rahmetle anar, bu hikâyeyi ibretle anlatırım.
Şimdi okuyucularımdan bazıları bu hikâyede nereden aklınıza geldi, ne sebep oldu da yazdınız; diye düşünebilir. Anlatayım. Her gün, her an bir kısım olaylarla karşılaşıyoruz. Hiçbir olay birdenbire olmaz. Mutlaka o olayı olmadan haber veren işaretleri vardır ve olaylar işaretlerin sonucunda meydana gelir. İşaretleri alan ve anlayarak tedbirler geliştirenler olayları zararsız atlatırlar. Aksi halde olaylara hazırlıksız yakalananlar olaylardan azami derecede fazla etkilenirler.
Kur'an-ı Kerim'de Allah (C.C.) şöyle buyuruyor. “Servet yalnızca zenginler arasında dolaşmamalıdır” (Haşr 7) “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz. Çünkü onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna doğru yolu göstermez”.(Maide 51) Şimdi Müslümanlar için Kur'anın ne ifade ettiğini burada ayrıca yazmaya gerek görmüyorum. Müslümanlar için Kur'an doğruluğu tereddütsüz kabul edilen bir kitaptır. Bu kitapta “servet (Dünyalık varlık, zenginlik) sadece zenginler arasında dolaşmamalıdır” hükmünü bile, bile çiğner ve zenginlerle fakirler arasında ki gelir dağılımı açılırsa o toplulukta mutluluktan eser kalmaz, her an patlamalar beklenebilir. Bu iktisadi ve ekonomik bir kuraldır. Müslüman yöneticiler bu ilâhi hükmü dikkate alarak, serveti zenginler arasında dönen bir nimet olmaktan çıkarır, zenginlerle fakirler arasındaki gelir dağılımının adaleti zorlayan sınırlara dayanmamasına geliştirdiği tedbirlerle özen gösterirler. Yahudi ve Hıristiyanları dost edinenler bizden değil onlardandır ve onlar zalimlerdir. Onlar doğru yolda değildirler. Kim ki onları dost ve kardeş edinenlerin peşinden gidiyorsa, Allah'tan sıratı müstakim “Doğru yol” beklememelidir. Bekleyenler sonunda hüsranla karşılaşırlar.
Gelelim jeologlara. Onlar da büyük depremler ve volkan patlamaları olmadan önce yerin derinliklerinden sesler ve mağmanın gürültülerinin duyulduğunu söylerler. Sismograf bu sesleri ve hareketleri tespit eder. Bu seslerin ve mağma hareketlerini önceden tespit edenler volkan patlamalarının olacağı bölgede oturanları uyararak başka bölgelere göç etmelerini sağlarlar. Böylece deprem ve volkanların vereceği zararlardan onları kurtarmış olurlar. Bu ikazlara kulak asmayanlar ise her türlü sonuca katlanmak zorunda kalırlar.
Sosyologlar ise daha başka hükümlerle karşımıza çıkmaktadırlar. Hiçbir zaman toplumsal olaylar birden bire gelişmezler. Büyük toplumsal hareketlerin, ihtilâllerin öncü ve haberci gelişmeleri mutlaka vardır. Meydanlar ve sokaklar onların dilinden anlayanlara bir şeyler söyler ve bir şeylerin gelmekte olduğunu ısrarla ifade ederler. Bu dilden anladığı halde gerekli tedbirleri geliştirmeyenler sonucu hiçbir şekilde engelleyemezler. Yiğitlenmeler, efelenmeler ve de bu gelişmeleri güvenlik tedbirleriyle önlemeye çalışanlar, sosyolojinin bu yasalarının sonuçlarından kendini kurtaramazlar. Polis copu ve biber gazı meydanların ve sokakların “her ağzını açtığında kapatmaya” yetmez. Fertlerin tek, tek ağızlarını kapatsan bile onların mücessem ortak bedenleri mutlaka “Ben geliyorum” diye haykırmaya bütün gücüyle devam eder.
Akıllı toplumlar ve onların basiretli yöneticileri gelişen olayların nabzını ölçer, hastalığı anlar ve tedavi metotlarını geliştirir. On yıldan bu yana meydanların ve sokakların çok şey söylemediği ülkemizde, son bir iki yılda önemli homurdanmalar duyulmaktadır. Hele üniversitelerin kampüslerine iyi dikkat etmek lâzımdır. Oralardaki olaylar hayra alâmet değildir. Başladığında bitirmek de kolay olmaz. Hocalarına da ilişmek ve öfkeyle “Ağızlarını kapatmak” doğru olmaz. Oralara asker ve polisi gönderip cop, biber gazı ve su sıkmak doğrusunu söylemek gerekirse, ateş üzerine benzin sıkmak anlamına gelir. Ayrıca bu yola giren trafikteki tek yönlü yollar gibi geri dönemez, bir daha da çıkamaz ve de ders alınmazsa “Tarih tekerrür edebilir.” İşte Merhum BÖLÜKBAŞI'nın hikâyesini çağrıştıran sebep bu gelişmelerdir. Sonra meydanlara ve sokaklara bana neden “Söylemediniz” deme. Meydanlar ve sokaklar sana, söylemek için “Her ağzımı açtığımızda” sırtımıza cop, ağzımıza su, gözümüze biber gazı sıktın demesinler.
Not: Bugün 1 Ocak Salı. Yeni yılın ilk günü. Yeni yılın milletimize ve bütün insanlığa barış ve esenlik getirmesini dilerim. Bu yeni yılda Allah (C.C.)milletimizi korktuklarımızdan uzak, umutlarımıza yakın etsin.

Bu yazı toplam 1318 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim