• BIST 96.121
  • Altın 241,557
  • Dolar 6,2046
  • Euro 7,2854
  • Bolu 12 °C
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 14 °C

BELGEYİ DEĞERLENDİRMEYE DEVAM (2)

Hasan Dinç

 

Bundan önceki iki yazımda Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Sayın Dr. Ekrem Keleş’in Maide Suresi 54. Ayetinde zikredilen kavim ya da milletle ilgili olarak sorduğum soruya verdiği cevabı değerlendirmeye başlamış, cevapla ilgili olarak düşüncelerimi okuyucularımla paylaşmıştım. Yazının ilk bölümünde “Kur’an’ın dili, üslubu ve mesajı evrensel olup herhangi bir millet, ırk ve kavme mahsus değildir” hükmü üzerinde durmuş; bu hükmü eleştirerek Kur’an’ın üslup ve mesaj itibariyle evrensel, dili itibariyle Arapça olup milli olduğunu söylemiştik. Yazının ikinci bölümünde ise “Tarihin her döneminde İslâm bayraktarlığını yapmış farklı kavimler, milletler olmuştur” hükmünü değerlendirmiş; bu hükmü İslâm tarihini kısaca gözden geçirerek bu mübarek dinin bayraktarlığını başlangıçta Arapların, XII. asırdan itibaren ise Selçuklular ve Osmanlılar vasıtasıyla Türklerin yapmış olduğunu tespit etmiştik. İslâm tarihini bütünüyle gözden geçirdiğimizde bazı yerel başarıları dışında başka kavim ve milletlerin bu şerefe nail olduklarını görmediğimizi yazmıştık. Yazımın bu bölümünde ise Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Sayın Dr. Ekrem Keleş’in imzasını taşıyan belgenin “Yüce Allah bu şerefi İslâm’a bağlılığı ve sarılması sebebiyle asırlar boyunca Türk milletine de nasip etmiştir” hükmü üzerinde duracak, bu konudaki kanaatlerimi ifade edeceğim.

Şurası bir gerçek ki bu hüküm gerek Diyanet İşleri Başkanlığı, gerek Osmanlı Şeyhül islâmlık makamı, gerek Selçuklu ve Osmanlı medreselerinde resmen kabul edilmiş ilk hükümdür. Bu bakımdan büyük öneme haizdir. Milletimiz X.yüzyıldan itibaren dalgalar halinde İslâm’a girmeye başlamış, İlk İslâm-Türk Devleti olan Karahanlı Devletini kurduktan sonra Doğu Türkistan’a, ikinci Müslüman Türk devleti olan Gazneliler eliyle bu günkü Pakistan ve Hindistan’a İslâm’ın aydınlığını taşımış, sonra da Selçuklular eliyle Ortadoğu’ya dönmüş ve sapık mezheplerin baskısından bunalmış, Bizans karşısında üstünlüğünü ve topraklarını kaybetmiş, Egemenliği sıkıştığı Bağdat’ta dahi sağlayamayan saraya mahkûm İslâm halifesini içine düştüğü bu kötü durumdan kurtarmış ve halife kanalıyla “Şarkın ve garbın hâkimi” ilan edildiği günden günümüze kadar milletimiz üzerine aldığı bu görevi dünya şahittir ki layıkıyla yerine getirmiştir. Bu süre içinde Bizans İmparatorluğu (Doğu Roma İmparatorluğu) dâhil sayısız Hıristiyan devletini tarihe gömmüş, Malazgirt savaşıyla Anadolu’yu, İstanbul’u fethederek Balkanları, Niğbolu ve Mohaç zaferlerini kazanarak Viyana’ya kadar Orta Avrupa’yı, Somali dâhil bilinen Orta Afrika ve tümüyle Kuzey Afrika’yı;  Baştan aşağı bütünüyle Arap Yarımadasını; Kırım, Kafkasya dâhil olmak üzere Orta Rusya’yı, Tebriz’e kadar Batı İran’ı İslâm’ın adil yönetimiyle egemenlik kanatları altına almıştır. Basra Körfezi, Hint Okyanusu, Kızıl Deniz Ak Deniz ve Kara Deniz Türk Coğrafyasının içinde kalmış, Preveze Deniz Zaferiyle hem İslâm sancağını hem de Türk egemenliğini Dünya denizlerine ve Haçlılara kabul ettirmiştir. Böylece bu coğrafya İslâm’ın aydınlığında tarihinin en huzurlu ve müreffeh dönemini yaşamıştır.

Yine bu çok geniş coğrafyada kendinden önce bilhassa Abbasiler döneminde başlayan İslâm’ın medeni hamlesini devam ettirmiş, Selçuklular zamanında geliştirdiği medrese eğitimiyle bu medeni hamlelere önemli katkılar yapmıştır. İhdas ettiği vakıf geleneğiyle sosyal adaleti temin yolunda büyük adımlar atmış, kurduğu vakıf medeniyeti geçmişimizin hâlâ yüz akı olarak gurur kaynağımız olmaya devam etmektedir. İslâmi mimari tarzı oluşturmuş, dünya mimari geleneğine apayrı bir üslupla dev eserler kazandırmış, kubbe ve minare mimarisiyle bu mimari tarza Türklük mührünü silinmez bir şekilde vurmuştur. İslâm coğrafyasının her yanına özellikle ticaret yolları üzerine yaptırdığı han ve kervansaraylar İslâm topluluklarının zenginliğini artırmış, o zamana kadar görülmemiş zenginlikler bu coğrafyaya akmıştır. Güzel sanatların diğer dallarında büyük hamleler görülmüş, bilhassa hat (Güzel yazı) sanatı milli karakterimizi yansıtan gelişmelere sahne olmuştur. “Kur’an Mekke’de indi, Kahire’de okundu, İstanbul’da yazıldı” sözü bu gelişmeyi anlatan bir darbı mesel olarak İslâm âleminde yaygınlık kazandı. Günümüz bütün camilerindeki hat sanatı bize o dönemin mirasının günümüze yansımasından başka bir şey değildir. Bu geniş Türk-İslâm coğrafyası gelişmiş ticareti, sağlanmış huzur ve refahı, uygulanmış adaleti ve insanlar arasında temin edilmiş eşitliği o günlerin bu coğrafyaya gelmiş bütün seyyahlarının eserlerindeki ortak kanaatleridir.

 İslâm tarihi ve bu tarih içinde milletimizin yaptıkları ana hatlarıyla kısaca bu kadar net ve açıkken iki önemli husus dikkatlerden kaçmamaktadır. Bunlardan biri dinimizin kabile, aşiret ve kavim asabiyetine açtığı savaş bu duygunun törpülenmesini sağlamışsa da Hz. Osman dönemi sonrasında yeniden hortlamaya başlamış ve Ben-i Ümeyye (Emevi) ile Haşimiler arasındaki tarihi rekabet, devleti yönetme konusunda anlamsız yarışa sebep olmuş, evlad-ı resul katledilmiş, günümüze intikal eden düşmanlıklara ve yarılmalara zemin hazırlamıştır. Zamanla bu durum İslâm la tanışmış diğer kavimleri küçük görme, hatta onları mevali (köle) kabul etme aşağılık düşüncesinin Araplar arasında resmi devlet düşüncesi haline gelmesini sağlamıştır. Bu düşünce Orta Asya’da iki asır süren Türk- Arap savaşlarıyla daha da beslenmiş ve Araplarda kesif bir Türk düşmanlığına dönüşmüştür. Arap müverrihleri ve müfessirleri bu Türk düşmanlığını maalesef eserlerine intikal ettirmişler ve bu düşmanlığı eserleriyle beslemişlerdir. Türklere her türlü iftirayı reva görmüşler ve aslı olmayan karalamaları din adına Müslüman topluluklara zerk etmişlerdir. İslâm’ın ilk asırlarında yazılan bu kitaplar daha sonraki asırlarda şüphe götürmez doğru, vazgeçilmez ve tartışılmaz kaynak kabul edilmişlerdir. Maalesef milletimizin içinden çıkan tarihçi ve müfessirler de aynı yolu takip etmiş, milletimiz hakkında bu Arap iftira ve yalanlarını kitaplarına geçirmek gafletinde bulunmuşlardır. Bu gaflet geleneği günümüz din adamlarında canlı bir şekilde yaşamakta, Türk’ten ve Türklükten bahseden her düşünceyi kavmiyetçilik, ırkçılık damgasıyla saf dışı etmeyi imanlarının bir gereği kabul etmişlerdir.

İşte bu anlayış bin yıllık geçmişimizde İslâm için yaptığımız bunca fedakârlık görülmemiş, milletimizin kanı, canı ve alın teri karşılığı hizmetleri kitaplardan özellikle kaçırılmıştır. Maide suresinin54. Ayetinde bahsedilen Arapların yerine gelecek olan müstakbel kavim sıralanırken her kavim sayılmış, bu listeden Türkler çıkarılmıştır. Bugün bile Diyanet İşleri Başkanlığı yazdığı meâl ve tefsirde bu ayeti açıklarken “ Tarihin her devrinde İslâm bayraktarlığı yapmış farklı kavim ve milletler olmuştur” diye not düşmüş; milletimizi maalesef görememiştir. Bu millet için bazı Arap aşiretlerini, Yemenlileri, Habeşlileri ve bütün tarihleri İslâm’a düşmanlık ve Müslüman  Türk ordularını arkadan vurmak olan Farsları bu ayetteki kutlu kavim için uygun görenler, bin yıldan beri İslâm sancağını ayakta tutan milletimizi bir türlü hatırlamamışlardır. Daha da öte bir kısım medrese mensupları bu milletin Türkler olduğunu söylediklerinde medreselerden kovulmuş ve tekfir edilerek cezalandırılmışlardır. İlk defa günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığı bu ayet için “Yüce Allah bu şerefi İslâm’a bağlılığı ve sarılması sebebiyle asırlar boyunca Türk milletine de nasip etmiştir” diyerek bir anlayış inkılâbına imza atmıştır.

Konuya kaldığımız yerden devam edeceğiz. Kalın sağlıcakla.

Bu yazı toplam 916 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim