• BIST 106.942
  • Altın 141,866
  • Dolar 3,5300
  • Euro 4,1089
  • Bolu 26 °C
  • İstanbul 28 °C
  • Ankara 30 °C

BİLAL-İ HABEŞİ CAMİİ

Hasan Dinç

 

Bir özel işim için Sağlık İl Müdürlüğüne gitmem gerekiyordu. Bolu’da Sağlık İl Müdürlüğünün yeri çok sık değişiyor. Yeni yerini bilmediğim için bazı arkadaşlara sordum. Hepsi Sağlık İl Müdürlüğünün yerini tarif ederken Bilal-i Habeşi Camii’nin adını veriyor ve hemen onun ilerisinde sağda diye tarif ediyorlardı. Yani Sağlık İl Müdürlüğünü bulmam için Bilal-i Habeşi Camii’ni bulmam gerekiyordu. Geçtiğimiz hafta içinde Sağlık İl Müdürlüğüne gittim. İşimi hallettikten sonra merak ettiğim camiyi de bir görme ihtiyacı hissettim. Dıştan yeni yapılmış bu cami gözüme çok hoş göründü. İçini de görmek istedim. Kapılarına teker, teker gittim. Hepsi de kapalıydı. İçeri girmek ve de görmek mümkün olmadı. Ama en kısa zamanda bu güzel camiye giderek bir vakitte olsa namaz kılmayı çok istiyorum.

Camiye ismi verilen Bilal-i Habeşi bütün Müslümanların ortak değerlerinden ve  kendisine  yine bütün Müslümanların hatırasını saygıyla yad ettiği biridir. 581 yılında Mekke’de doğmuş Habeşli  köle bir ailenin oğludur. Bilenler bilir ama o dönemlerde kölelik cari bir beşeri uygulamadır. Köleler insani hakları olmayan, alınıp satılan ve üzerinde sahibi tarafından her türlü tasarruf yapılabilen kişilerdir. Köle bir ailenin doğan çocukları da köle olurdu. Bilal-i Habeşi işte böyle biriydi. Peygamberimize peygamberlik geldiğinde henüz 29 yaşında bulunuyordu. O peygamberimize inanan ve Müslüman olan yedinci kişiydi ve inancında çok samimi ve cesur biriydi. Bu nedenle sahibi tarafından ağır işkencelere tabi tutuluyor, çöllerde kızgın kumlar üzerine yatırılıyor, aç ve susuz bırakılıyordu. Kendisinden Hz. Muhammed’i reddetmesi isteniyor, o da buna asla yanaşmıyordu. Sonunda Hz. Peygamberin ricası üzerine Hz. Ebubekir tarafından satın alınarak azad edilmiş ve hürriyetine kavuşturulmuştur. Bilal-i Habeşi İslâm’ın ilk yıllarında hep Hz. Peygamberin yanında bulunmuş, Medine’ye hicret etmiş ve bütün savaşlara katılmıştır. Namaza davet etmek için ezan kabul edildiğinde ilk ezanı okuyan o olmuş, böylece İslâm’ın ilk müezzini olma şerefini kazanmıştır. Peygamberimizin vefatından sonra Şam’a yerleşmiş, 641 yılında orada ölmüştür. Bab-üs Sagir mezarlığına defnedilmiştir.

Onun adına bir cami yapılmasını düşünen, o düşüncenin hayata geçirilmesine katkı sağlayan, caminin yapılmasına emeği olan, gayret ve himmetlerini esirgemeyen, caminin görevlisi ve cemaati olan herkesi kutluyor, say ve emeklerinin indallahta değerlendirileceğine gönülden inanıyorum. Ancak:

Şu hususun da her türlü art niyetten uzak dikkate alınmasını özellikle rica ediyorum. Şairimiz “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” demiş. Bu söz doğru ama eksiktir. Topraklar hem fethedilirken hem de korunurken uğruna kan dökülür. Şu bilinmelidir ki sadece kan dökülmekle belki bayrak yapılabilir ama toprakların vatan olması daha başka hizmetlerin de gerçekleşmesine ihtiyaç hissettirir. Bu hizmetler yapılmadığı takdirde bir zaman topraklar elimizde bulunsa da sonradan sabun köpüğü gibi kayar gider.

Toprakların vatan olması fethinden sonra coğrafyanın vatanlaşmasına da bağlıdır. Bütünüyle milli, dini ve kültürel egemenliğimizi o topraklara sindiremediğimiz; dilimizi, örf ve adetlerimizi, gelenek ve göreneklerimizi hâkim kılamadığımız; toprağın altı kadar üstünü de imar edip bizim kimliğimizi taşıyan eserlerle donatamadığımız; kısaca o topraklara kendi mührümüzü vuramadığımız sürece topraklar vatan olamaz, vatanlaştıramadığımız sürece de bir gün altımızdan kayar gider. Üzerinde yaşadığımız toprakları gezen, gören her yabancı buranın Türk toprağı ve Türk vatanı olduğunu tereddütsüz kabul etmesi bu söylediklerimize bağlıdır.

Bin yıldır bu topraklar Türk vatanıdır. Bin yıl önceden beri bu toprakları gezen her seyyah burayı “TÜRKİYE” diye eserine geçirmiş, Haritalarda “TÜRKİYE” diye isimlendirmiştir. Bu yalnızca Anadolu’nun 1071 yılında Malazgirt savaşıyla kazanılmasına bağlı değildir. Atalarımız obalar ve kafileler halinde zafer sonrası bu topraklara gelmişler, her bölgeye yerleşmişler, oralarda köyler ve kentler kurmuşlardır. Var olan kentlere de kendi milli hususiyetlerini yansıtan üst yapılarla donatmışlar ve Türk-İslâm mührünü vurmuşlardır. Her her köy ve kente Türkçe isimler verirken, var olan köy ve şehirlerin isimlerini de Türkçeleştirmişlerdir. Hanlar, hamamlar, kervansaraylar ve yollarla bayındır hale getirdikleri bu ülkenin her deresini, dağını, ovasını, yaylasını, çayını, ırmağını, kaynağını, ormanını, ormandaki ağacını, havadaki kuşunu, baharını ve kışını, halısını ve kilimini,  minderini ve yatağını, yapısını ve mimari tarzını, sofrasını ve yemeğini vel hâsıl her şeyini Türkleştirmişlerdir. Tekkeler, türbeler ve yeni ziyaret yerleri yapılmış, halkın manevi yakınlık duyduğu ulu önderlerin mezarları anıtlaştırılmıştır. Anadolu’nun fethinde yer alan bütün Horasan erenleri dağ başlarına defnedilmiş, onların mezarları türbelerle korunmuş, yeni kuşaklara onların hatıraları bu vesileyle aktarılırken, onlar ülkenin manevi koruyucuları haline getirilmiştir. Bu erlerin adlarını köylere, kentlere, dağ ve tepelere vererek hem onları unutulmaz yapmışlar, hem de Anadolu’yu vatanlaştırmışlardır. Bunun yanında geldikleri Ana yurdun birçok ismini yeni yurtlarında karşılaştıkları yeni dağ, tepe, göl ve akarsulara vererek hem yeni vatanlarında onların hatıralarını yaşatmışlar hem de yeni vatanla Anayurtları arasında köklü bağlar kurarak onları ölümsüzleştirmişlerdir.

Şöyle çevremize bir baktığımızda bunların zengin örneklerini hemen görür ve tanığı oluruz. Bin sene önce güneyimizdeki dağların adı Köroğlu Dağları değildi. Aladağlar, Kızık yaylası, At yaylası, Çele tepesi diye bilinen yerler yoktu. Avşar, Kınık, Kılıçaslan diye bilinen köylerimiz de yoktu. Samsa Çavuş, Akçakoca, Konur alp diye yerleşim merkezleri de yoktu. Güneyimizden akan suyun adı Büyük su, Gerede’den akan suyun adı da Ulusu değildi. Göllerimizin, ovalarımızın gölcüklerimizin adları bir, bir Türkçeleştirildi. Ormanlarımızdaki ağaçlar karaçam, sarıçam, göknar, meşe, kayın, ladin, karaağaç, gökçe ağaç, kızılağaç oldu. İlkbaharda açan güzelim çiçeklerimiz in o dönemden sonra adları çiğdem oldu. Lale oldu. Gökdedem oldu. Böğürtlenimizin, elma, erik ve armutlarımız o zamandan beri bu adlarla bilinir oldular. Orman içlerindeki nadide mantarlarımız o zamandan beri kanlıca, kayışkan, tellice, gök göbek ve cincile olarak bilindi. En güzel mesire ve korularımıza da toplumun manevi ulu ve önderlerimizin isimleri verildi. Atalarımız vatanımızın semalarının adını ve gökyüzünü bile vatanlaştırdı. Artık Çoban yıldızıyla yönümüzü bulduk, mehtapta sevgiliyle gezindik. Şarkılarımızı, türkülerimizi, ağıtlarımızı okuduk; oralarda kavalımızı ve sazımızı çaldık. Davulumuza vurduk,  zurnamızı dinledik. “Üç o yandan, beş bu yandan. Yavrum bir de Kızık yaylasından” türküsü ile  “Tombalacık helimem”  atalarımızın gönül telini hoplattı.“Mehterimiz ve kösümüz vurduğunda herhalde bize ihtiyaç var diye arkamıza bakmadan cephelere koştuk. Kimimiz gazi, kimimiz şehit olduk. Böylece Anadolu’yu Türk vatanı haline getirdik. Bu topraklara vatanımız deme hakkına bizden daha fazla hak sahibi olan hiçbir toplumu tarih kaydetmedi.

İslâm’a hizmet konusunda Allah şahittir ki hiçbir millet bizden bayrağı alamamıştır. Milletimizin İslâm’a girişi tarihlerin kaydettiği kadarıyla kılıç zoruyla da olmamıştır. Millet olarak İslâm’a girişimizi herhalde Abdul kKerim satuk Buğra han’a borçluyuz. O Kara Hanlı Türk Hükümdarı kayıtlarda geçtiği kadarıyla Peygamberimizin miraç yolculuğu sırasında gördüğü 40 yiğidi ile Cebrail aleyhisselam tarafından peygamberimize tanıtılmış bir ulu Hakan idi. Ahmet Yesevi Hazretleri ise Türkleri İslâm’a kazandıran bir Ulu Hünkâr idi. Anadolu onun öğrencileri tarafından İslâmlaştırılmış ve Türkleştirilmiştir. Hac-ı Bektaşi Veli onun en etkili öğrencisidir ve biz Türk milleti olarak onlara çok şey borçluyuz. Sultan Alpaslan bize Anadolu’yu veren kişidir. Sultan Kılıç Aslan bizi Haçlı ordularının keskin kılıcından koruyan kişidir. Sultan Fatih bize hem İstanbul’u vermiş hem de Balkanların kapısını açmıştır. Kanuni ise Dünyanın en büyük İmparatorluğunu kurarak bize büyük bir iftihar kaynağı olmuştur. Yunus Emre bu toprağın bütün zerrelerinde varlığı hissedilen kişidir. Mimar Sinan geliştirdiği mimari üslûp ve tarzla Anadolu toprağına Türklük damgasını vuran kişidir. Edirne’den giren bir yabancı Anadolu topraklarından çıkıncaya kadar onun izlerine ve vurduğu Türklük mührüne şahit olur ve Türk vatanında olduğunu kimseye sormadan hissedebilir. Karahisari ise “Kur’an Mekke’de inmiş, Mısır’da okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır” sözünü doğrulayan kişi olarak bütün Mimar Sinan eserlerine yazılarıyla hayat katmıştır.

Bunların yanına daha birçok ismi katabiliriz. Mesela bir Edebali, bir Hacı Bayram, Bir Akşemseddin, bir Karacaoğlan, bir Emrah, bir Dadaloğlu, bir Dertli,  Bir Itrî,son dönemde bir Aşık Veysel bu isimlerin başında gelir. Ancak Anadolu’yu ebediyen Türk ve İslâm Vatanı yapan kişi hiç şüphesiz ATATÜRK’TÜR. Yeni eserlere ve mabetlerimize onların adlarını vermek suretiyle hem onları hizmetleriyle ölümsüzleştirir, hem de hayırsever evlatlar olarak onlara olan borçlarımızı öderiz. Bu vesileyle de vatanımızı her türlü tehdit ve tehlikelere karşı sigortalamış oluruz.

Bilal-i Habeşi’yi yaptıkları cami ile hatırlayanlara bana bunları yazma fırsatı verdikleri için teşekkür ederken; köşeli, hantal ve kısa iki minaresiyle pek de bizim mimari havamızı çağrıştırmadığını söylemek isterim. Estetik anlayışlarına güven duyduğum bazı arkadaşlar caminin iç havasının da Arap üslûp ve özelliği taşıdığını söylemektedirler. Mimarına ve estetik zenginliğine saygım sonsuzdur. Ancak yeni eserlerimizde hem kendi üslûbumuzu hem de modern tarzı geliştirmeye özen gösterilmesinin daha önemli olacağını teklif ederim.

AÇIK TEŞEKKÜR

Ben Her Cuma namazını Yıldırım Bayezid Camisinde kılarım. Geçtiğimiz Cuma namazını kıldıran Hoca Efendi namazdan sonra öyle bir dua yaptı ki heyecanım iliklerime kadar yayıldı. Öz dilimiz Türkçe ile duada söyledikleri beni din adına şimdiye kadar söylenenlerin çok ötesine taşıdı. Dilimizin manevi duyguları dile getirmedeki zenginliğini ve kabiliyetini bir kere daha görme imkânım oldu. Duyduklarım beni derinden etkiledi. Namaz sonrası Hoca Efendiye teşekkürlerimi sunmak üzere adeta koştum. Odasında diğer din görevlilerinin yanında bu teşekkürü sözlü olarak yaptım. Şimdi de basın aracılığı ile bu teşekkürü yapıyor, gereği için başta sayın valimiz olmak üzere müftümüzü göreve davet ediyorum.

.

 

Bu yazı toplam 2615 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim