• BIST 1.329
  • Altın 450,327
  • Dolar 7,8115
  • Euro 9,3377
  • Bolu -6 °C
  • İstanbul 3 °C
  • Ankara -6 °C

BİR HAYALİM VAR (4)

Hasan Dinç

 

Bir önceki yazımı “Müsteşrikler ne derse desin tarih bize şu gerçeği göstermektedir ki günümüz Müslüman topluluklarının ve içinde bulundukları hak etmedikleri sefaletin, cehaletin, geriliğin sebebi İslâm değildir. Ya kimdir? Müslümanların ta kendileridir.” Diyerek bitirmiştim. İslâm’ın doğduğu Arap yarımadası çevresinde insanlık tarihinin en eski dönemlerinden beri medeniyetin intişar ettiği bir havza olmasına rağmen medeniyetin aydınlığından hiç yararlanamamış bir bölgedir. Yarımadanın kuzey doğusunda bulunan Irak insanlık medeniyetinin aydınlattığı ilk bölgedir. Aşağı Mezopotamya olarak bildiğimiz bugünkü Basra körfezinin hemen kuzeyi Sümer, Akad ve Babil medeniyetlerinin yükseldiği bölgedir. Yine Arap yarımadasının hemen kuzey batısında bulunan Mısır Nil deltası ve yukarı Nil vadisi  Habeşistan’a kadar Mısır aydınlanmasına sahne olmuş bir medeniyet bölgesidir. Bu bölgedeki İskenderiye şehri medeniyet vasfını yeniçağlara kadar sürdürmüştür. Kuzeyinde bulunan Suriye ve Anadolu insanlık tarihinin ilk medeniyet bölgeleri olarak bilinmektedir. Yarımadayı Umman Denizinin ayırdığı Hindistan ise kendine özel medeni vasfını kesintisiz olarak günümüze kadar devam ettirmektedir. Batı Anadolu ve Balkan yarımadasında yükselen İyon, Yunan ve Helen medeniyetleri ile İran’da yükselen Sasani- Manihaist İran medeniyeti yine insanlığın tanıdığı ilk medeniyetlerdir. Ortaçağ boyunca Roma’dan Balkanlara, Anadolu’dan Suriye ve Mısıra ulaşan Hıristiyan-Yunan ve Roma medeniyetleri ile Yarımadanın güneyinde kurulmuş olan Saba Devletinin Kur’an’da zikredilen parlak medeniyeti bile bölgeyi etkilememiştir.

Eski antik çağ medeniyetlerinin ve ilk çağ medeniyetlerinin tam ortasında kalan Arabistan’ın bugünkü Hicaz bölgesi medeniyetten nasibini almamış bir hayatı miladi altıncı asrın sonuna kadar sürdürmüştür. Bu durum İslâmiyet’in zuhuruna ve yayılmaya başladığı yedinci yüz yılın ilk çeyreğine kadar devam etmiştir. Hz. Muhammed Mekke’yi fethettikten kısa bir süre sonra hemen Hicaz bölgesini, sonra da bütün Arabistan’ı bir yönetim altında toplamış,  Arabistan, tarihinde ilk defa bir devletin yönetiminde birleşmiştir. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ve onu takip eden dört halife zamanında Arap-İslâm fütuhatı devam etmiş başta Mısır, Suriye, Irak ve İran Arap- İslâm devletinin sınırları içine katılmıştır. Emeviler ve Abbasiler zamanında fetihler devam etmiş, batıda Kuzey Afrika ve 710 tarihinde Endülüs (İspanya), doğuda Orta Asya ve kuzeyde Doğu Anadolu, Güney ve Kuzey Kafkasya Arap-İslâm imparatorluğunun sınırları içine katılmıştır. Kısa sürede bu geniş coğrafyayı fetheden devlet birçok sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Fethedilen bu geniş coğrafyadaki farklı din, kültür ve etnik topluluklar hem yeni dini kabul ediyor hem de kendi eski inanç ve kültür değerlerini devam ettirme gayretlerini gösteriyorlardı. Araplar fethedilen bu toprakların sahiplerine kılıç gücünün yanında diğer sahalarda da güçlü olduklarını gösterebilmek gayretiyle geniş bir medeni hamleyi başlatmak zorunda kalmışlardır.

Bilhassa Abbasiler zamanında başlayan tercüme faaliyetleriyle Yunan, İran, Hint, Yahudi ve Hıristiyan eserlerinin Arapçaya kazandırılması Yüksek İslâm medeniyetinin alt yapısını oluşturmuş, kısa süre sonra bu alt yapı sayesinde altı asır sürecek bir medeni hamlenin temellerini atmıştır. İmparatorluk sınırları içinde kalan eski medeniyet merkezlerinden İskenderiye, Urfa, Nusaybin, Antakya, Harran ve Bağdat bu medeni atılımların dinamosunu oluştururken yeni medeniyet merkezlerinin de temelleri atılmıştır. Bu yeni dönemde Antik Çağ Yunan ve Helenistik düşünce, İran-Sasani kültür ve düşüncesi, Oldukça sınırlı kalsa da Mistik Hint düşüncesi ve Türk Kültür ve düşüncesi yeni oluşumda etkili olmuştur. Yeni oluşan bu İslâm ilim ve düşünce merkezleri Batıda Endülüs,  doğuda Bağdat ve Orta Asya da Buhara, Semerkant merkezli olarak gelişme göstermişlerdir.

Birbirlerinden uzak bölge ve merkezlerde gelişen İslâm ilim ve düşüncesi zamanla farklı renk ve tonda kişilikler kazanmış, farklı yorum ve gelişmelerle değişik düşünce okullarının oluşmasına imkân hazırlamıştır. Bu farklılıklar hem ilim ve düşüncelerin zenginleşmesini hem de çatışmaları beraberinde getirmiştir.  Bu çatışmalara mezhep ve tarikat farklılıklar da katılınca ithamlar din dışılık ve kâfirlik boyutuna ulaşmıştır. Böylece taraflar birbirlerini tekfir etmişler, bu yolla rakiplerini tökezletmeye, dolayısıyla gelişen İslâm ilim ve düşüncesini baltalamaya başlamışlardır. İtikatta ve amelde oluşan her mezhep yanına bir düşünce okulunu almış, diğer düşünce okullarına sırt çevirmiş, hatta kendi dışında kalan mezhep ve düşünce okullarını İslâm dışı ilân etmiştir.

İlk dönemlerde İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşt, İbn-i Bace gibi gelmiş geçmiş dünyanın en büyük âlimlerini yetiştirmiş İslâm düşüncesi zamanla ilim dallarının hemen hepsinde zirve (Astronomi, Matematik, Felsefe, tıp, Hendese, Cebir, Coğrafya, Tarih, Edebiyat, Fizik, Kimya, Lugat) insanlar yetiştirmiş ve insanlık ilim ve medeniyetine uzun süre liderlik yapmıştır. Daha sonra felsefe ve düşünceye sırf inanç nazarıyla yaklaşan bazı yetersiz kişilerin İslâm düşüncesine egemen olması, İslâm düşüncesinin önce durmasına sonra da tarih sahnesinden silinmesine ve bugünkü duruma gelmesine sebep olmuştur. Buna gerek medreselerde okunan dersler ve gerekse yeniçağda ilerleyen Batı ilim ve düşüncesiyle irtibatın kopması da önemli rol oynamıştır. Gelişen Batı ilim ve düşüncesine ayak uydurulamayışının en önemli sebepleri arasında onlardan daha üstün düşünce ve ilim geçmişinin verdiği kibir ile onların kâfir olmaları söylenebilir. Ayrıca din ve mezhep taassubunun da bilgi ve düşünce alış verişine engel teşkil ettiği tarihin akışından anlaşılmaktadır. Bazı katı kurallı İslâm mezhepleri bırakınız Avrupa ilim ve düşüncesiyle teması, kendi dışındaki İslâm mezhepleriyle bile teması kesmiş, onlarla düşünce temasına geçilmesini imkânsız kılacak fetvalarla düşünce hayatımızı karartmışlardır. Öyle ki Mevlâna’yı ve Hacı Bektaşi veliyi bile kendi inanç sistemlerinin dışına itmişler, milletimizin yüz akı olan bu büyük insanları yaşadığı dönemlerde inanç lincine tabi tutmuşlar, yer ve yurtlarını terke mecbur bırakmışlardır. Daha da kötüsü kendi inanç ve düşüncelerini paylaşmayan kişi ve toplulukları kitlesel katliamlara uğratmışlar, muazzez dinimizin “Dinde zorlama yoktur” ve “İnsanı yaşatınız” hükmünü bile kirletmişlerdir.

Not: Yazıya kaldığı yerden devam edilecektir. İzmir ve çevresinde meydana gelmiş büyük deprem nedeniyle milletimize geçmiş olsun diyorum. Ölenlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar ve deprem zedelerimize sabırlar niyaz ederim.   

Bu yazı toplam 3744 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 215 05 52 | Haber Yazılımı: CM Bilişim