• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Bolu 18 °C
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 18 °C

BİR HİKÂYE DAHA

Hasan Dinç

Yazılarımı izleyenler zaman, zaman hikâyelere yöneldiğimi bilirler. Öyle sıradan hikâyeler değil. Okunduğunda ibret alınacak hikâyeler. Ancak her okuyucumun hikâyelerden başka, başka sonuçlar çıkardığını tepkilerinden, telefonla bana ulaşarak ilettikleri düşüncelerinden, yazıma gönderdikleri mesaj ve yorumlarından anlıyorum. Bazen öyle yorumlarla karşılaşıyorum ki, yazımı yazarken o yorumların en küçük bir kırıntısı dahi aklımdan geçmemiştir. Elbette okuyucularım yazdıklarımı istedikleri gibi ve kendi anlayışlarına göre yorumlamakta serbestler. Ayrıca yorumlarını benimle paylaşmalarından dolayı da çok mutlu olmaktayım. İşte ibret alınarak çeşitli şekillerde yorumlanacağına inandığım bir hikâye daha.
Çok eski zamanlarda Ortadoğu coğrafyasında bir ülkede, belki de çöl ortasında küçük bir köyde birbiriyle anlaşan iki dost insan yaşarmış. Dostlukları o kadar ileri gitmiş ki, dilimizdeki “ yedikleri ve içtikleri ayrı gidiyor” deyimiyle tanımlanan bir düzeye ulaşmış. Hayatın her alanında beraberlikleri, yardımlaşmaları görenleri dahi kıskandırırmış. Hikâye bu ya. Dostlardan biri bir gün devletin takibatına uğramış ve günün hukuk anlayışına göre çöl ortasında bir kazığa bağlanarak ölüme terk edilmekle cezalandırılmış. Çocukları, eşi ve akrabaları hele de dostu buna çok üzülmüşler. Üzülmüşler ama o günün devlet ve hukuk anlayışına göre yapacakları bir şey olmadığından, gözyaşlarını içlerine akıtıp durumu sabır ve metanetle karşılamak durumunda kalmışlar. Düşmanlarını sevindirmemek için de acılarını dışa yansıtacak her davranıştan uzak kalmışlar. Hani derler ya “Kan kusmuşlar ama soranlara kızılcık şerbeti içtik” demişler.
Olayın ilk günlerinde dostu arkadaşının eşini ve çocuklarını yalnız bırakmamak için sürekli evlerine gidiyor, onların üzüntülerini paylaşıyor ve dostunun yokluğunu hissettirmemek için her gayreti gösteriyordu. Ancak çölde infazı yapılmış bulunan arkadaşının durumu da içini kemiriyor, merakından ne yapacağını kararlaştıramıyordu. Üçüncü günün sonunda, olacak her şeyi göze alarak çöle doğru yola çıkıyor ve dostunun durumunu yakından görmek istiyordu. Çöl sıcağında bir hayli yol aldıktan sonra infazın yapıldığı yere yaklaşmıştı. Karşıdan dostunun halini görmüş, olup biteni daha yakından incelemek üzere ona daha da yaklaşmıştı. Dostu açlık, susuzluk ve çöl sıcaklığının verdiği bitkinlikle iki dizinin üstüne çökmüş, başı omzuna düşmüştü. Yaklaşanı duymak biryana, gözlerini açacak hali bile kalmamıştı. Dudakları kurumuş ve yüzü güneşten yanmıştı. Zor nefes alıyor, her nefes sonunda göğüs hareketleri dışında hayati fonksiyonu kalmamıştı. Dostunun yanına birkaç adım daha yaklaştı ve durdu. Birden gözüne dostunun göbeğine yerleşmiş, onun kanını eme, eme şişmiş parmak büyüklüğünde bir çöl böceği takıldı. Dostuna büyük ıstırap verdiği ve acı çektirdiği belliydi. Onu kazıktan kurtarması mümkün değildi ama bu çöl böceğinin ıstırabından kurtarabilirdi. Dostuna son bir iyilik yapmak için ona iyice yaklaştı ve parmağıyla böceği düşürmeye çalıştı. Kan emerek şişmiş ve göbeğe iyice yerleşmiş böcek bir iki müdahale ile düşmeyince, iki parmağı arasına sıktırarak böceği bulunduğu yerden düşürdü. Tam bu sırada kuvvetli bir iniltiyle dostunun kendine doğru baktığını ve bir şeyler söylediğini gördü. Dostu halsiz, bitkin haliyle ve kısık sesiyle arkadaşına “Ne yaptın?” diye soruyordu. O da dostuna yaptığı son iyiliğin kıvancıyla “Sana acı ve ıstırap veren çöl böceğini göbeğinden düşürdüm” diyordu. Arkadaşı toplayabildiği son gücüyle ona “Keşke düşürmeseydin. O kanımı eme, eme doymuş ve kan emmekten vazgeçmişti. Şimdi onun yerine aç bir çöl böceği daha gelecek, doyuncaya kadar oda kanımı emmeye ve bana acı çektirmeye devam edecektir.” dedi. Dostunun bu son sözleri onun var olan üzüntüsünü bir kat daha artırdı ve o üzüntüyle evine geri döndü.
Hikâye burada bitiyor. Ben bu hikâyeyi ortaokul öğrencisi iken o tarihte köyümüzün muhtarlığını yapan rahmetli Kemal Pektaş'tan dinledim. Merhum aynı zamanda eniştem olduğu için onlara sıkça gider kendisini konuştururdum. Cahildi ama arif biriydi. Ondan dinlediklerimi not edip günümüzü taşıyabilseydim irfanımıza çok şeyler kazandırabilirdim.
Şimdi bu hikâye de nerden aklınıza geldi demeyin. Yazının başında söylediğim gibi isteyen istediği gibi yorumlayabilir. Ancak genç demokrasimizde halkımızın iktidarları sıkça değiştirmek istememeleri dikkatinizden kaçmamalıdır. Hatta hikâyeyi yorumlamak konusunda bazılarının “çalıp çırpsalar da bazı şeyler yapıyorlar” savunmasını da göz önünde bulundurabilirsiniz.

Bu yazı toplam 940 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim