• BIST 107.463
  • Altın 142,712
  • Dolar 3,5616
  • Euro 4,1411
  • Bolu 22 °C
  • İstanbul 28 °C
  • Ankara 25 °C

BİR RAMAZAN DAHA

Hasan Dinç

Bu günden itibaren yeni bir Ramazan ayını idrak etmiş bulunuyoruz. 29 gün boyunca bu Ramazan ayının manevi mutluluğunu yaşayacağız. Sonrada bütün İslâm âleminin bir parçası olarak Ramazan Bayramını kutlayacağız. Arabî aylardan Recep, Şaban ve Ramazan ayları yılın diğer aylarına göre farklı algılanır ve onlardan farklı değerlendirilir. Bu aylarda dinimizin mübarek bildiği ve bütün müminlerin coşkuyla ve ibadetlerle karşıladığı kutlu geceler bulunmakta, üç aylar olarak bütünüyle barış ve esenliğin yaşandığı zaman dilimi olarak bilinmektedir. İşte bu ayların üçüncüsü Ramazan ayıdır ve özel olarak bütünüyle Müslümanlar tarafından oruç ibadeti olmak üzere ibadetlerin yoğunlukla yapıldığı bir ay olarak bilinmektedir.

 Müslümanlar Ramazan ayında yukarıda ifade edildiği gibi bu aya mahsus bir ibadet olan oruç tutmakla mükelleftirler. Bu ibadet günün belli bir bölümünde yemek, içmek ve cinsel ilişkilerden uzak kalmak şeklinde anlatılabilir. Uyulması gereken kurallar ve dikkat edilmesi gereken hususlar ilmihal kitaplarında yazılmıştır. Ayrıca din görevlileri tarafından konuyla ilgili bütün sorulara açık bir şekilde cevaplar verilmektedir.

Oruç Farsça bir kelimedir. Kelimenin aslı ve Arapçası “Savm” olup biz Türkler dini terimlerin çoğunda olduğu gibi kelimenin Farsçası olan oruç şeklini kabul etmiş ve onu kullanmışız. Bunun sebebi Müslümanlığı İran üzerinden tanımış ve kabul etmiş olmamızdır. Meselâ dini direği kabul edilen namaz da Farsça bir terimdir. Onun aslı ve Arapçası da “Salât”tır. Bu nedenle biz İslâm’ın beş şartını sayarken savum, salât, haç, zekât ve kelime-i şahadet getirmektir derken bunların Arapçasını söyler fakat günlük hayatımızda bu kelimelerin Farsça karşılıklarını kullanmayı tercih ederiz. İranlılar İslâm dinini kabul ederken bütün terimlerini kendi dillerine uygun hale getirip kullanmışlar, İslâm’ı terimleriyle millileştirmişlerdir. Biz millet olarak özellikle dilimize gerektiği kadar hassasiyet göstermediğimiz için İslâmiyet’i din olarak kabul ederken bu dinin aslı olan Arapça terimlerini de dilimize aynen aktarmışız. Yetmemiş bu dinin Asılları Arapça olan terimlerini kendi dillerine çevirdikleri Farsça karşılıklarını da dilimize ithal etmişiz.

Oruç ilahi dinlerin ortak bir ibadetidir. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler, oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah’tan sakınasınız diye size de farz kılındı (Bakara suresi ayet 183)” denilmektedir. Yani Oruç ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem’den son Peygamber Hz. Muhammed’e kadar gönderilmiş bütün ilahi dinlere mensup müminlerin ortak ibadetidir. Bu ibadetten amaç ise ayette gayet açık bir şekilde açıklanmış olup “Allah’tan sakınmak” tır.

İnsanlar için “Allah’tan sakınmak” O’nun emir ve yasaklarına uygun yaşamaktır. Allah’tan sakınanlar insanların Allah indinde üstün olmalarının bir ölçüsüdür ve buna dinimizde “Takva” da denilmektedir. Konuyla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’in Hucurat suresi 13. Ayetinde “ Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Tanışasınız diye sizi milletler ve kabileler halinde kıldık. Şüphesiz Allah katında en değerli olanınız, takvada en ileri olanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir; her şeyden haberdardır” demektedir.

Öyleyse Oruç insanı takvaya en çok yaklaştıran bir ibadet şeklidir. İnsan nefsini terbiye eden ve onu Allah’ın emirlerine uygun yaşamasına sebep olan bir özelliğe sahiptir. Ramazan ayı boyunca insanın belli bir süre yeme, içme ve cinsel ilişkilerden uzak kalması ve nefsinin bu yöndeki isteklerine hayır diyecek irade sergilemesi, kısaca Allah’ın emrettiği şekilde yaşaması, insanın Allah’tan sakınması şeklinde anlaşılmalıdır. Sakınmanın da nefsi terbiye ederek insanı Allah katında bu ibadeti yerine getirmeyen diğer insanlardan farklı bir üstünlüğe ulaştırması ibadetin özünü oluşturmaktadır. Ramazan ayında müminler Oruç ibadetinin yanında kendini Allah’a yaklaştıran daha başka ibadetleri de yapmakta isteklidirler. İmkânları kıt olan kardeşlerinin; dul, yetim ve öksüzlerin, yolda kalmışların yanına ve yardımına koşmakta birbirleriyle yarış içindedirler. Akşamları iftar sofralarında onlarla birlikte olmak bir müminin en büyük mutluluk kaynağıdır. Ayrıca bayram öncesinde her fakir müminin gönlünden geçenleri edinebilmesi için “fitre” denilen bir yardımlaşma da dinimizin önemli emri olarak bu ayda yerine getirilir. Zenginlerin malı üzerindeki fakirlerin hakkı olan “zekât” ibadetinin bir başka benzeri olan fitre bayram namazı kılınmadan mutlaka yerine ulaştırılmalıdır.

Ramazan ayının diğer bir özelliği ise yatsı namazının arkasından cemaatle kılınan “Teravih” namazıdır. Sünnet olan teravih namazı bu ayda müminleri camiye yaklaştıran önemli bir ibadettir. Kadınların, çocukların ve elbette erkeklerin akşam namazından sonra camilere koşarak gittikleri ve huşu içinde eda ettikleri teravih namazının sünnet olmasına rağmen bu kadar ilgi görmesi namazın sadece bu aya mahsus olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Bu namazın 20 rekât olarak cemaatle kılınması bizim mezhebimizin özel kabulüdür. Namazı daha az ve evde kılanlar da bulunmaktadır ve Peygamberimizin böyle yaptığı bilinmektedir. Teravih namazı hatimle de kılınmaktadır.  Yani her rekâtta Kur’andan bir sayfa okumak suretiyle kılınır. 30. Günde Kur’an-ı Kerim hatmedilmiş olur. Doğal olarak bu şekilde bir ibadet elbette biraz zor gelir. Genelde teravih namazını hızlı kıldıran imamlar genelde daha fazla tercih edilmektedirler.

Son birkaç yıldır ilimizde “Enderunî teravih” diye nitelendirilen ve tamamen bid’at olan bir teravih şekli de icra edilmektedir. Osmanlıda saray erkânının güzel sesli hafızlarla beraber kıldıkları ilahi, naat ve gazellerle zenginleştirdikleri bu Enderuni teravih şekli yaygınlaştırılmak istenmektedir. Teravih namazını ilk şekli ve sadeliğinden uzaklaştırmış olan bu tür bid’atların dinin özüne nasıl bir tehdit oluşturduğunu henüz bilmemekteyiz. Kalıcılık özelliği kazanır ve yaygınlaşma temayülü gösterirse dinimizin “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” hükmüyle bağdaşmadığı şimdiden dikkate alınmalıdır.

Ramazan ayının bir diğer güzelliği ise gecelerinin gündüzlerden daha fazla değerlendirilmesiyle ortaya çıkar. Minareler arası gerilen mahyalar, Çocukların bile bir zamana kadar sokaklarda hatta meydanlarda onlar için hazırlanan eğlence mekânlarında kalmaları anne ve babaların bilinçli izinleriyle olmaktadır. Tasvip etmesek de kahvehanelerin imsak vaktine kadar açık kalmaları da bu aya mahsus bir uygulamadır.

Bunların dışında Ramazan ayına mahsus olmak üzere günün belli zamanlarında camilerde “mukabele” adıyla hafızlar tarafından Kur’an okunması ve isteyen müminlerin bu mukabeleyi takip etmeleri; her ne sebeple olursa olsun oruç ibadetini yerine getiremeyenlerin oruç tutanlara saygısı gereği açıktan yememek ve içmemekte gösterdikleri nezaket; geceleri sahura kaldırmak için davulcuların maniler söyleyerek ,davul çalarak uyuyanları uyandırmaları bu ayın sayamadığımız nice güzelliklerinden bazılarıdır.

Bütün bu güzelliklerin yaşandığı bir Ramazan ayını daha idrak etmiş bulunuyoruz. Allah (C.C)  bu ayın feyzinden, bereketinden ve mağfiretinden milletimizi ve bütün insanlığı nasiplendirsin. Ülkemiz, devletimiz ve milletimize huzur ve mutluluğunu ihsan etsin. Devletimizin birliği, Ülkemizin bütünlüğü ve milletimizin kardeşliğine musallat olmuş her türlü tehdit ve tehlikeden bizi emin eylesin. Âmin.    

       

Bu yazı toplam 1034 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim