• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • Bolu 23 °C
  • İstanbul 29 °C
  • Ankara 27 °C

CEHALETLE MÜCADELE (13)

Hasan Dinç

İslâm’da ırkçılık konusu:

Bu yazının ilk bölümünde cahiliye kelimesini tarif ederken, onun bir tarihi tarifi üzerinde durmuş ve kelimeyi Araplar için yorumlayarak “ Onların hayat tarzına bedeviliğin hâkim olduğu, çevrelerinde yaşayan topluluklara göre uygarlık yönünden geri kaldığı, bilgisizlik ve gaflet içinde göçebe ve yarı göçebe hayatı yaşayan topluluklardan oluştukları, kayda değer önemli tarihleri olmadığı, putperest oldukları, onları kötülük yapmaktan sakındıracak bir dine ve peygambere sahip bulunmadıkları” üzerinde durmuştuk Cahiliye diye Arapların. İslâm öncesi devirlerine denildiğini kaydetmiş ve öyle tarif etmiştik. Bir de terimin sosyolojik yönden tarifi üzerinde duran bilginlerden bahisle Arapların İslâm öncesindeki putperestliğine, kan davalarına ve diğer ahlâki bozukluklarına bakarak terimin “ toplumların nefsanî ve keyfi arzularına köle oldukları, ilâhi kitaba tabi olmayı reddettikleri, zulüm, sömürü ve ırkçılık gibi yaygın kötülüklerle beslenip ayakta duran sistem ve rejimlerin egemen olduğu, her zaman ve mekânda zulmünü icra eden” sistem ve rejimlere de denildiğini ifade etmiştik. Bu son tariften hareketle “cahiliye”nin ırkçılıkla yakından ilgisini kurarak İslâm’ın ırkçılığa bakışı üzerinde durmak istiyorum.

İslâm öncesi Araplarda işte böyle bir anlayış egemendi. Belli bir kabileye mensubiyet ve belli bir renkte olmak doğuştan bazı üstünlüklere sahip olmak anlamına geliyordu. Toplum doğuştan üstünlüklere sahip olan asillerle bu üstünlükten mahrum olan kölelerden oluşmakta idi. Köleler mal gibi alınıp satılan ve insan olarak hiçbir medeni hakka sahip olmayan insanlardan ve genellikle dışarıdan gelen ya da getirtilen unsurlardan oluşuyordu. Hatta çokluk ve mevcut güçlerine göre Arap kabileleri arasında bile üstünlük kategorileri mevcuttu. Mekke’yi yönetme hakkı bu üstünlük haklarından kaynaklanıyordu. Hz. Muhammed’in peygamberliğine ilk itiraz işte bu yapılanmadan ortaya çıkmış, peygamberliğe itiraz Hz. Muhammed’in şahsından ziyade mensup olduğu kabileye ve İslâm’ın insanlar ve kabileler için getirdiği eşitlik ilkesine yapılmıştır. Kureyş’in uluları peygamberliğin kendi hakları olduğunu iddia ettikleri gibi, kölelerle aynı hakka sahip olmaya ve eşitliğe büyük tepki gösteriyorlardı. Bir yetimin peygamberliğini anlayamıyorlar, kölelerle eşitliği, onlarla bir arada oturup kalkmayı bir türlü hazmedemiyorlardı. Hatta savaşlarda bile kendi statülerinde olmayan kişilerle savaşmayı kişiliklerine açık bir saldırı kabul ediyorlardı.

İslâmiyet bu anlayıştaki bir topluma “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizleri milletlere, kavim ve kabilelere ayırdık. Haberiniz olsun ki, Allah katında en şerefliniz, en takvalınızdır. Yani ondan korkan ve emirlerini yerine getirendir. Muhakkak ki Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”(Hucurat suresi Ayet 13) diye seslenmekte, bu sesleniş ise Kureyş ulularını çılgına çevirmektedir. Şimdiye kadar renklerinden ve mensup olduğu kabileden dolayı doğuştan üstünlük sahibi olan kişiler için üstünlüklerinden vazgeçmek ve imtiyazlarını kaybetmek öyle kolay bir şey değildir. Bu imtiyazları için şimdiye kadar nasıl kan dökmüşlerse, bundan böyle de aynı şekilde kan dökmeye hazır olduklarını hem Hz. Muhammed’e, hem de ilk Müslümanlara tam on üç yıl gösterdikleri insanlık dışı acımasız, insafsız tavırlarından belli olmaktadır. Öyle ya İslâm en yüksek perdeden bütün insanların aynı ana ve babadan üremiş olmaları nedeniyle hepsinin kardeş olduğunu iddia ediyor; renk, dil ve mensubiyetten kaynaklanan imtiyazları ortadan kaldırıyor; kabile, kavim ve millet farklılıklarının insanların tanışıp ve bilişmeleri için yapıldığını ve bunun insanların hayrına olduğunu ilân ediyordu. Yani Allah indinde hiçbir insanın ya da kavim ve kabilenin diğerine karşı bir üstünlüğünün bulunmadığını; insanlar için üstünlüğün ancak Allah’ın emir ve yasaklarına uygun yaşamakla olacağını kabul ve duyuruyordu.

Küfrün gururu kırılıp İslâm karşısında başlarını öne eğip Hak’ka teslim olduklarında, bu sefer Kur’an onlara “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinizin düşmanı iken O, sizin kalplerinizde bir uzlaştırma meydana getirdi ve O’nun nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz. Bir de siz, bir ateş çukurunun tam kenarında bulunuyordunuz ve O sizi tutup ondan kurtardı. Şimdi Allah’a doğru gidebilmeniz için size ayetlerini böyle açıklıyor.” ( Al-i İmran suresi 103. ayet) diye sesleniyordu. Böylece insanlar için imtiyazların kaldırılmasının Allah’ın bir nimeti ve kardeşliğin gerçek sebebi olduğu anlatılmaktadır.

Yine Kur’an Allah’ın sevebileceği insan ve kavmin özelliklerini ise şöyle “ Ey iman edenler!  İçinizden kim dininden dönerse, duysun. Allah onların yerine, kendisinin sevdiği, onların da kendisini seveceği, mü’minlere karşı mütevazı, kâfirlere karşı heybetli ve başı dik, Allah yolunda savaşan, dil uzatanların kınamalarından korkmayan bir kavim getirir. İşte O, Allah’ın bir lûtfudur ki, onu dilediğine verir. Allah ihsanı bol olan, her şeyi bilendir.”(Maide Suresi 54. ayet) diye tarif etmiştir. Bir yukarıdaki paragrafta Allah indinde bütün insan, kabile ve kavimlerin eşit olmalarının ilân edilmesi yanında bu son ayetle bazı milletlerin Allah’ın sevgisine mazhar olduğu gerçeği birbirini tekzip etmiyor mu? Diye düşünen okuyucularımız olabilir Cevap elbette etmiyor şeklinde olacaktır. Çünkü Allah’ın sevgisini bir örtü gibi örtüp kucakladığı millet, Allah’ın nizamı için kâfirlerle savaşan, mü’minleri koruyan korkusuz bir millettir. Bu özellikleri nedeniyle Allah tarafından bilinip sevilirler. Şüphesiz bu millet de Allah’ı çok sever ve onun yolunda her şeyini feda eder.

Buna rağmen Hz. Muhammed ümmetinin zamanla cahiliye dönemi adetlerine dönebileceği endişesiyle ashabına “ Ümmetimin içinde cahiliye döneminden kalma, tamamen terk edemeyecekleri dört adet vardır. Asaletleriyle övünmek, başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızları vesile edinerek yağmur beklemek, cenazenin arkasından yüksek sesle ağlamaktır.” ( Sahihi Müslim) demiştir. Böylece Müslümanların dinden ilk uzaklaşacağı konunun ırkçılık konusu olacağını bildirmiştir. Bu endişesini veda haccında verdiği veda hutbesinde de tekrar ederek şunları özellikle zikretme ihtiyacını duymuştur.

“Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz”

“Ey mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler”

“Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.”

Hz. Muhammed’in burada zikrettiği sapıklığın öncelikle ırkçılık olduğundan şüphe yoktur. Ayrıca Müslüman müslümanın kardeşidir derken bunu pekiştirmektedir. Son paragrafta ise konuyu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ırkçılığı lanetlemiş ve insanlar arasındaki üstünlüğün ancak takva ile olacağını ifade ederek yukarıdaki Hucurat suresinin 13.ayetini tekrar ederek konunun önemini pekiştirmiştir.

Konuya kaldığımız yerden devam edilecektir.

3. Nisan.2012

 


Bu yazı toplam 987 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim