• BIST 106.711
  • Altın 143,580
  • Dolar 3,5587
  • Euro 4,1404
  • Bolu 28 °C
  • İstanbul 32 °C
  • Ankara 29 °C

CEHALETLE MÜCADELE (14)

Hasan Dinç

Üç olay bir hüküm

Yazımın bundan önceki bölümünde İslâm’ın ırkçılığa bakışını incelemiş, gerek ayetlerle ve gerekse hadislerle ırkçılığın reddedildiğini göstermeye çalışmıştık. Özellikle ayet ve hadislerin meallerini ve en sonunda veda haccında yaptığı konuşmayla peygamberimizin ümmetini yeniden uyarma ihtiyacını hissettiği konuşmanın ilgili bölümlerini okuyucumla paylaşmıştım. Peygamberimiz konuya büyük hassasiyet göstermiş, ümmetini titizlikle uyararak Arap toplumunda sönmüş gibi görünen bu cahiliye sapıklığının müsait ortam bulduğunda yeniden hortlayabileceğini hatırlatmış, “Asaletle övünme ve başkalarının soylarına hakaret etme”  şeklinde tezahür edecek ırkçılığı özellikle hatırlatarak lanetlemiştir. Sanki konu hakkında peygamberi haklı çıkaracak olaylar daha onun sağlığında gelişmeye başlamış ve konunun taraflarına sert müdahalelerde bulunmuştur.

Konuyla ilgili ilk olay İslâm dininin Kuran’dan sonra en güvenilir kaynağı kabul edilen SAHİHİ BUHÂRΒden alınmıştır. Peygamberimizin en büyük sahabelerinden olan Ebûzer el Gıfârî tartıştığı Bilal-i Habeşî’ye “Kara kadının oğlu” diye hakaret etmiş, bunu duyan peygamberimiz Ebûzer el Gıfârî’ye dönerek “Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sen kendisinde hâlâ cahiliye ahlâkı kalmış bir kimsesin” diyerek duruma müdahale etmiş ve kınamıştır.

İkinci olay ise bundan 350 sene sonra 1058 yılında Bağdat da Abbasi sarayında cereyan etmiştir. Emevilerden sonra kurulan Abbasi imparatorluğu gücünü yitirmiş, ülke üzerinde egemenliği tartışılır hale gelmiş, yer yer isyan ve ayaklanmalarla devlet otoritesi sarsılmış, Şii Büveyh oğullarının baskılarından bunalan halife sarayında bile güvenliği sağlayamaz duruma düşmüştü. Bu durumda halife el- Kâim Biemrillah çareyi Selçuklu sultanı Tuğrul Beyi Bağdat’a davet etmekte bulmuştu. Tarihçilerin kahramanlığı kadar dindarlığına da dikkat çektikleri Tuğrul Bey, bu davet üzerine büyük ordusuyla Bağdat’a girmiş, halifeninin büyük teveccühü ile “Doğunun ve Batının Sultanı, Şahlar Şahı ve dinin direği” unvanlarıyla karşılanmış, çok büyük törenler tertip edilmiş ve hüsnü kabul görmüştür. Hemen Büveyh Oğulları üzerine sefer düzenleyerek onları ortadan kaldırmış ve Abbasi saltanatını bu asırlık düşmanının baskı ve zorbalığından kurtarmıştır.

Sultan Tuğrul Bey daha sonra devlet adamlarının telkiniyle yeni bir teşebbüste bulunmuş, Abbasi saltanatıyla dostluğu pekiştirmek ve tarihçilerin “ Selçuklu Türk Sultanlığı ile Abbasi İslâm halifeliğini bir daha çözülmeyecek şekilde birleştirmek” girişimi olarak değerlendikleri kardeşi Davut Bey’in kızı Hatice Arslan Hatun ile halifenin evlenmesi, bunun karşılığı olarak da halifenin kızı Seyyide Fatıma el- Betül ile kendisinin evlenmesi teklifinde bulunmuştur. Bu teklif Bağdat sarayında fırtınalar koparmış Selçuklu prensesi kabul edilirken halifenin kızının Sultan Tuğrul Bey’e verilmesine ilk karşı çıkanlardan biri devrin en büyük İslâm âlimi Süyûti olmuştur. Süyûti yazdığı eserinde konuya değinirken kin ve nefretini “ Halife, kızını Tuğrul Bey’le evlendirmeye mecbur oldu. Oysa O, bunu engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı. Sıkıntı içinde kaldı. Kendini bu sıkıntıdan kurtarmak için uğraştı durdu. Daha sonra istemeye istemeye bu işe razı oldu. Oysa Şiî Büveyh hükümdarları, halifeye bu kadar işkence ve zorbalık yapmış olmalarına rağmen, böyle bir istekte bulunmaya asla cesaret edememişlerdi. Şimdi heyhat artık ne diyelim. Asrımızın halifesi kalkacak köle asıllı(!) sultanlardan biri ile kızını evlendirecek. Bu akıl alır bir şey değildir. Allah onu ebediyen affetmesin” diyerek dile getirmiştir. Köle asıllı diye nitelenen kişi Selçuklu sultanı Tuğrul Bey olup Arap ırkçılığının ne kadar canlı bir şekilde yaşadığını göstermesi bakımından çok önemli bir örnektir. Araplara göre İslâm topluluğu iki sınıftan oluşmakta. Biri efendi(!) olan Araplar, diğeri de İslâmiyet’i kabul etmiş öbür kavimlerdir. Araplar İslâmiyet’i kabul eden diğer bütün milletlere toptan “Mevali” (köle) ya da “Acem” (öteki) diye nitelemişlerdir, onları Kur’an ve hadislerin kesin yasaklamasına rağmen ikinci sınıf toplumlar olarak görmüşlerdir. (Yazının bu bölümü Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı’nın TÜRK VE SELÇUKLU HATUNLARI adlı kitabından alınmıştır)

Üçüncü olay ise yine Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı’nın adı geçen kitabında kayda geçen ve çok ibret alınması gereken bir olaydır. Büyük Selçuklu Sultanı Melişah devletin dış politikasında dedesinin yolunu takip etmiş ve Abbasi halifeliği ile dostluğa çok önem vermiştir. Dostluğu güçlendirmek için de kızı Mah Melek Hatunu halife el- Muktedi Biemrillah’la evlendirmek istemişti. Bu isteğini gerçekleştirmek üzere veziri Nizâmü’l Mülk’ü görevlendirmiş, o da Harzem Başkadısı İran’lı Muhammed b.Abdurrahman b. Amr en- Nesevî’yi bu iş için elçi olarak Bağdat’a göndermiştir. En- Nesevî halife tarafından huzura kabul edildiğinde maruzatını anlatmış sonunda da “Bu benim resmi tebliğ görevimdir. Oysa bunun bir de nasihat yönü vardır” demiş ve halifenin nasihatini de söylemesine izin vermesinden sonra “Lütfen temiz nübüvvet evinize bu kaba Türkmen kızını katmayınız” diyerek içindeki iğrenç niyetini ortaya dökmüştür.

  En- Nesevî’nin “Kaba Türkmen kızı” dediği Selçuklu prenseslerinin nasıl eğitilip yetiştirildiğini ise yine aynı kaynak “Selçuklu şehzade ve prensesleri, alışagelmiş saray hayatı ve devlet geleneğine göre fevkalâde bir şekilde yetiştiriliyorlardı. Ana dilleri Türkçe’nin yanı sıra, Farsça ve Arapça’da öğretiliyordu. Onlara okuma ve yazmanın yanı sıra, yüksek bir edebî zevk ve kültürde aşılanıyor, ayrıca edep, vakar ve haysiyet sahibi olmanın faziletli dindar bir hayat yaşamanın yolları öğretiliyordu.” diyerek “Kaba Türkmen” yakıştırmasının ciddi bir Fars ırkçılığının sonucu olduğunu ortaya koyuyordu.

Ve hüküm. Yukarıdaki binlerce benzerinden seçilmiş üç örnek Arapların genlerine işlemiş ırkçılığın Kur’an ve Peygamberin hadislerinde açıkça yasaklanmış olmasına rağmen dipdiri yaşadığını göstermektedir. “Sizin en hayırlınız en takvalı olanınızdır” ve “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a bir üstünlüğü yoktur” denilmesine rağmen, Arap olmanın üstünlüğü tarih içinde hep süregelmiş ve bunun için uydurma hadisler bile rivayet ederek peygamberi Kur’an’ı ve veda haccında söylediklerini tekzip eder hale getirmişlerdir. Bu uydurma hadislerden bir tanesi Mustafa İslamoğlu’nun meşhur ÜÇ MUHAMMED adlı eserinde zikredilmiş ve şöyle kaydedilmiştir. “Peygamber buyurdu ki, Allah varlığı yarattığında yaratıklar arasından Ademoğlunu seçti. Ademoğulları arasından Arab’ı seçti. Arap’tan Mudar’ı seçti. Mudar’dan Kureyş’i seçti. Beni de Haşimoğulları arasından seçti. O halde ben hayırlı başlangıçtan çıkan hayırlı bir sonucum”

Arapların bu soy üstünlüğü iddiasını bilen yalancı peygamberler konunun üstüne giderek Arap kabilelerini tahrik ederek İslâm’dan çıkarmaya ve kendi peşlerine takmaya gayret etmişlerdir. Meselâ yine aynı kaynakta yalancı peygamberlerin en meşhuru Müseylem’nin kendi kabilesine şöyle dediği kaydedilmiştir. “Ey hanifeoğulları! Allah, Kureyş’i peygamberliğe sizden daha layık kılmamıştır. Topraklarınız onlarınkinden daha geniş, sayınız onların sayısından fazla. Cebrail sizin arkadaşınıza, tıpkı onlarınkine indiği gibi iniyor.”

Konuya kaldığı yerden devam edilecektir.

10.04.2012


Bu yazı toplam 1186 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim