ankara escort ankara escort bodrum escort ankara escort ankara escort ankara escort porno izle kayseri escort

  • BIST 109.050
  • Altın 153,876
  • Dolar 3,8375
  • Euro 4,5051
  • Bolu 3 °C
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara -1 °C

CEHALETLE MÜCADELE (16)

Hasan Dinç

DOĞUŞ, KEMAL, ZEVAL

İnsanlar Doğarlar, olgunlaşır kemale ererler, ihtiyarlar ve zeval bulurlar yani hayatları sona erer ve ölürler. Devletler ve medeniyetlerde böyledir. Kurulurlar yani doğarlar, olgunlaşır yani kemale ererler ve daha sonra zevale uğrar sona ererler. Biz devletlerin zevaline yıkılma, medeniyetlerin zevaline ise temsil gücünü kaybedip inkıraza “tükenme, bitme” uğramasına diyoruz. İslâm medeniyeti doğduğu miladi VII. asırdan itibaren büyük devlet ve imparatorluklarla temsil edildiği için Abbasi İmparatorluğu ile doğuş dönemini, Selçuklu İmparatorluğu ile kemal dönemini ve Osmanlı imparatorluğu ile de zeval dönemini yaşamıştır. Bu üç dönemde İslâm medeniyeti büyük saldırı ve tahribatlara maruz kalmış, mayasında taşıdığı yaşama gücüyle hayata tutunmuş ve bir önceki döneme göre daha güçlü bir şekilde varlığını tazeleyerek sürdürmüştür. Mesela Abbasilerin maruz kaldığı Moğol yıkımı, İslâm medeniyetinin yaşama azmiyle atlatılmıştır. Selçukluların iki asır boyunca maruz kaldıkları korkunç haçlı saldırıları Türk’ün önceden hesabedilemeyen direnişi ve var olma gücüyle püskürtülmüştür.  Osmanlının Balkanlar, Orta Avrupa üzerinden Viyana önlerine kadar süren iki asırlık ileri yürüyüşü ise Birleşik Avrupa Ordularının medeni ve teknik üstünlüğü ele geçirmeleri ve her cephede ortak hareket etmeleri sonucu başlayan büyük taarruzları ancak Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar’da durdurulabilmiş, lakin ne Koca Osmanlıdan, ne de onun temsil ettiği İslâm medeniyetinden söz edilir olmuştur.

Genelde Osmanlı tarihçileri duraklamayı Sokullu Mehmet Paşa’nın öldürülmesiyle başlatırlar. Zeval dönemini ise daha sonraki asırlarda yani XVIII. ve XIX. yüzyıllar için kullanırlardı. Çünkü XVI. ve XVII. yüzyıllarda Osmanlı ordusu bütün cephelerde zafer kazanıyor, rakibi durumundaki Batılı devletlere karşı kazandığı zaferler nedeniyle ilmi, teknoloji ve medeni alandaki başlayan geri kalmışlık hissedilmiyor, zaferlerle gelen ekonomik refah ise Osmanlı toplumunu bir arada tutuyor, adeta bir serap görevi ifa ediyordu. Ancak gerçek böyle değildi ve Osmanlı devlet adamları ve bilhassa padişahlar durumu görüyor, Batılı devletler karşısında eski üstünlüklerinin kalmadığını hissediyor, alınması gereken tedbirler konusunda zat-ı şahaneye sunulmak üzere devlet adamlarından ve ulemadan layihalar bugünkü anlamıyla raporlar istiyorlardı.

Osmanlı padişahlarına kendinden istenilen layihaları sunan biri ve de en önemlisi kuşkusuz Koçi Bey’dir. Koçi Bey, XVI. yüzyılın ikinci yarısı ile XVII. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devlet hizmetinde bulunmuş Arnavut asıllı ve devşirmedir. Gençliğinde İstanbul’a getirilmiş Enderun’da yetiştirildikten sonra sarayda hizmete alınmıştır. Kendisine duyulan güven sonucu has odaya seçilmiş, Sultan IV: Murat’a, Sultan İbrahim’e sır arkadaşlığı ve danışmanlık yapmıştır. Osmanlı toplumu ve kurumları hakkında geniş bir bilgiye ve bu bilgiyi tahlil edebilme yeteneğine sahip olduğu Osmanlı tarihçilerinin ittifak halindeki hükümleridir. Osmanlı devlet yapısını, yaşanan buhranları gelenekçi bir yaklaşımla ele alıp layihalar hazırlayan ve zat-ı şahaneye sunan Osmanlı Devlet adamı ve ulemasındandır. Bu layihalardan anlaşıldığına göre iyi bir gözlemci, çözüm yolları teklif ederken iyi bir danışman olduğu anlaşılmaktadır. Gerek Sultan IV. Murat gibi sert mizaçlı bir padişaha, Sultan İbrahim gibi her türlü telkine açık bir hükümdara devlet sistemindeki aksaklıkları belirtmesi ve onlara ne şekilde hareket etmeleri gerektiğini çekinmeden dile getirmesi, onun oturmuş bir karaktere ve cesur olduğunun açık delilidir. Yine bu layihalardan anlaşıldığına göre hemen bütün devşirmelerde görüldüğü gibi Anadolu Türkmen’ine pek de iyi hisler beslemediği, kinini kelimeler arasına ustaca yerleştirmelerinden anlaşılmaktadır.

Koçi Bey’in yazdığı ve IV. Murat’a verdiği layiha Kanunî Sultan Süleyman’ın ölüm tarihinden 47 yıl sonraya tekabül etmektedir. Bu da göstermektedir ki Osmanlı toplumunda ve yönetiminde görülen aksaklık ve önemli problemler Kanunî Sultan Süleyman zamanını göstermektedir. Ancak Bu dönemde karada ve denizde önemli zaferlerin kazanılması devlet ve toplum hayatındaki aksamaların dikkatlerden kaçmasına sebep olmuştur. Koçi Bey’in ilk layihasına göre bozulmuş Osmanlı yönetiminden kurtulmak için yaptığı önemli tavsiyeleri şöyle sıralamak mümkündür. Kanunî dönemine kadar padişahlar devlet ve toplum işleriyle bizzat meşgul olup ilgilenirlerdi. Divan toplantılarına katılıp meseleleri yakından takip ederlerdi. Devlet hiyerarşisindeki görevler, işinin ehli olan insanlara verilir ve bu insanlar görevlerini ihmal ve suiistimal etmedikçe yerlerinde kalırlardı. Bundan dolayı her bir yönetici görevinde uzmanlaşır, tecrübe sahibi olurdu. Görev başındaki devlet adamları devletin çıkarlarına öncelik verirler, kişisel menfaatlerini ön plâna çıkarmazlardı. Devlet yöneticilerinin ve memurlarının sayısı belli olup gelişi güzel artırılmazdı.

Veziriazam ve diğer vezirler, görevlerinde tam yetkili idiler. Makama dayalı güçleri oldukça fazla idi. Ancak bu gücü nasıl kullanacakları kurallarla belirlenmişti. Bu kural ve esaslara uyularak verilen kararda hiç kimse onlardan hesap soramazdı. Şeyhülislâmlık, kazaskerlik ve kadılık makamları haksızlığa göz yumma ve padişaha itaat etme yeri değil, hak ve adaleti gerçekleştirme yeri idi.

Devletin devamı için ilmin ve âlimin önemini bilen devlet yöneticileri, bilgiye ve bilginlere hürmet ve ikramda kusur etmezlerdi. İlmiye sınıfına mensup olanlar kolayca görevlerinden alınmazlardı. Kemal ve fazilet kaynağı olan âlimler, padişaha ve halka doğruyu söyler ve yanlışların düzeltilmesine çalışırlardı.

Kanunî’nin son zamanlarından itibaren saray halkı devlet işlerine müdahale etmeye başlamış, yöneticilerin onlarla iyi geçinme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Böylece devletin çıkarları ikinci plâna itilmiş, yöneticilerin çıkarları ve görevde kalma istekleri ön plâna çıkmıştır. Ayrıca tımar ve zeamet gibi toprak yönetimleri kendi adamlarına verilmek istenmesi zamanla rüşvet ve iltiması doğurmuş, devlet bu hastalığın ateşiyle kavrulmaya başlamıştır. Ayrıca bu dönemde yöneticilerin kolayca görevden alınmaları gündeme gelmiş bu durum onları devlete değil, kişilere itaatkâr hale getirmiştir. Bunun sonucu doğruyu yapma ve adil davranma yerine dalkavukluk yapmak tercih edilir olmuştur. Bunların dışında bu bozulmalara paralel olarak memurun itibarı sarsılmış, kanunlara itaat zayıflamış, birlik ve düzen bozulmuştur. Bundan dolayı da haksızlık ve zulüm artmıştır. Bazı devlet otoritesini zayıflatan hareketlere karşı getirdiği tavsiye dikkate değer olup “ Beni âdem kahr ile zaptolunur, hilm ile olmaz” demiştir. Günümüz Türkçesiyle “insanoğlu yumuşaklıkla değil, zor ve güç kullanılarak düzene sokulabilir” anlamına gelmektedir.

NOT: Önümüzdeki hafta çöküntünün diğer sebepleri ve uygulamalarının sonuçlarına direnme hareketleri üzerinde durulacaktır.

 05.05.2012

Bu yazı toplam 1092 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim