• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • Bolu 20 °C
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 25 °C

CEHALETLE MÜCADELE (17)

Hasan Dinç

ALTIN ÇAĞ

İslâm Medeniyetinin zeval dönemini temsil eden Osmanlı İmparatorluğunun gerek sosyal yapısını, gerekse bozulan devlet işleyişini inceleyerek sonuçlarını hazırladığı layihalarla Sultan IV. Murat’a ve Sultan İbrahim’e sunan Koçı Bey’in düşüncelerini bir önceki yazımda özetleyerek yazmıştım. Koçi Bey layihaların sonuç bölümünde Osmanlının tekrar güçlü ve ihtişamlı dönemine ulaşabilmesini mümkün görüyor, bunun için “Kanunî Kadim” diye adlandırdığı eski kanunlar dönemine geri dönülmesini teklif ediyordu. Bu kanunî kadim denilen dönemin Osmanlı için “ALTIN ÇAĞ” kabul edilmesi halinde, Fatih Sultan Mehmet dönemine kadarki kuruluş dönemini ifade ettiği anlaşılmaktadır. Bu dönemin Osmanlı için her bakımdan ideal bir dönem olduğu, müesseseleri ve devletin işleyişiyle eksik ve aksaklıkların en alt düzeyde olduğu, adaletin her düzeyde en yaygın şekilde uygulandığı ve refahın bütün halk kesimlerine yayıldığı görülmektedir. Bu nedenle devlet işleyişinin hiçbir alanda bozulmadığı bu döneme “ALTIN ÇAĞ” denilmektedir.

“ALTIN ÇAĞA” her insanın hayatında, her devletin, her milletin, her medeniyetin ve her dinin geçmişinde izlerine rastlamak mümkündür. Geçmişi hayırla anarak insanların sığınmaya çalıştığı, ağzını her açtığında çevresine övünç duyarak anlattığı, geçmişteki mutlu, mesut ve başarı dolu günleri insanların “Altın Çağıdır.” Devletler için de böyledir. Her şeyin iyi gittiği, huzur ve refahın sağlandığı, bütün toplum kesimlerinin mutluluk, refah ve adaletten beklentilerine kavuşabildiği ve cephelerden hep zafer haberlerinin geldiği dönemler o devletin “Altın Çağını”  oluşturur. Yeni nesiller kendilerine sorulduğunda hep o “Altın çağda”  yaşamak istediklerini söylerler. Çünkü anlatılanlara göre o “Altın çağda”  hep güzellikler vardır. Masalların bile olmazları o “Altın Çağda” gerçekleşmiş, insanların tarihi hafızası o çağın romantik güzellikleriyle süslenmiştir. Bu dediğimiz “Altın Çağ” İslâmiyet için de geçerlidir. İslâm’ın “Altın Çağı” İslâmi litarütürde “Saadet Devri” ya da “Asrı saadet” diye adlandırılan, Hülefaî Raşidin diye bilinen DÖRT HALİFE DEVRİDİR. Bu dönem İslâmiyet’in bütün hükümlerinin samimiyetle ve heyecanla uygulandığı, devletin ve fertlerin yeni dinin imtiyazlara geçit vermeyen ve kardeşlik hukukunun geçerli olduğu toplum yapısı, insanlığın o güne kadar şahit olmadığı mutlu bir dönemi idrak edip yaşamasına sebep olmuştur. İnsanın insanı anladığı o dönem Müslümanların “Altın Çağını” oluşturur ve her müminin hafızasında mümtaz bir yer işgal eder. Hatta İslâm toplumlarının bu günkü içler acısı halinin o “Altın Çağdan” uzaklaşmasıyla izah edildiği hepimizin malumudur. “Altın Çağa” dönülmesi halinde eski şevketli günlerin tekrar yaşanabileceği din adamlarının konuşmalarındaki ana konuların başında gelir.

Su yatağından ikinci sefer akmaz. Zaman geri dönmez ve bir daha yaşanmaz. İnsanlar hayatlarındaki “Altın Çağlarını” çok isteseler de bir daha yaşayamazlar. Ancak o günlerin tatlı hatıralarını dile getirmekle ve hayal etmekle yetinmek zorunda kalırlar. Milletler, devletler ve medeniyetlerde de durum aynıdır. Geçmişi bir kez daha yaşamak mümkün değildir. Ancak mümkün olabilen şey, tarihten ibret almak ve ders çıkarmaktır. O nedenle “tarihi tekerrürdür diyorlar. Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” sözü, ibret alma yönü doğru olsa da “tarihin tekrar ettiği” varsayımı yanlıştır.

Gerçekten de yeni nesillere özenle anlatılan “altın çağlar” kusursuz ve söylenildiği gibi bütün güzelliklerin sergilendiği dönemler midir? İnsanın bulunduğu her yerde hata ve kusurlar vardır ve olmaya da devam edecektir. Osmanlının “Altın çağı” kabul edilen dönemlerinde elbette kusursuz ve adil işleyen bir devlet çarkı dikkati çekmektedir. Fatih gibi kudretli bir padişahın kendisinden haksız muamele gördüğü bir Rum mimarla eşit şartlarda mahkeme önüne çıkarılması, bu günkü insanın bile anlamakta zorluk çektiği bir olaydır. Fethettiği İstanbul’u, o günün yasalarınca meşru olmasına rağmen yağmalatmaktan koruması ve halkının devlet koruması altına alınması günümüzde bile az rastlanır bir yüceliktir. İstanbul’un fethinden tam 49 yıl sonra gerçekleşen İspanyolların Endülüs Devletini yıktıktan sonra başşehri Gıranada’yı yerle bir edip toprağını bile sürmesi, bütün zenginliklerinin yağmalanması, insanlarının kâmilen kılıçtan geçirilmesi, din değiştirmeye zorlanması ve din değiştirenlere bile İspanyada hayat hakkı tanımadan sürgüne gönderilmeleri düşünülünce Osmanlı’nın “Altın Çağı” nın güzellikleri daha iyi anlaşılmaktadır. Buna rağmen devlet ve toplum hayatında daha sonra görülen bütün olumsuzlukların ve hatalı uygulamaların tohumlarının da bu “Altın Çağda” atıldığını hatırdan çıkarmamak gerekir.

İslâm’ın “Altın Çağı” kabul edilen Saadet Asrı’da öyledir. O döneme kadar örneği insanlık tarihinde görülmemiş güzellikte ve adil işleyen bir devlet, haklarına razı ve diğer kişilerin haklarına saygılı kişilerden oluşmuş bir toplum, yeni dinin bütün inançlarını içine sindirmiş ve inançlarını amel haline çevirerek hayatının bütün safhalarına yansıtan insanların barış içinde yaşadığı, kardeşlik hukukuna dayalı oluşturulmuş bir cemiyet. İşte Saadet asrı bu. Ancak, bu o dönemde hiç haksızlıkların olmadığı, hataların yapılmadığı ve mazlumun gözyaşı dökmediği anlamına gelmez. Şimdi devletin bütün üst kademelerine kendi kabilesinin mensuplarını getirmekle suçlanan, Peygamberimizin en yakın sahabelerini sürgüne gönderen, valilerinin uygunsuz ( mesela sarhoş bir vaziyette mihraba geçip imamlık yapmak vb.) hareketlerini şikâyet eden halkı sopayla cezalandıran ve bu nedenlerle Medine halkı tarafından hiç sevilmediği için cenazesi taşlanan, ancak geceleyin beş kişi ile kaldırılan ve de Yahudi mezarlığına gömülen dört halifeden biri kimdir? Diye sorsam, mümkündür ki kimse bilmeyecektir. Hatta bunlar doğru değildir. Asr-ı saadette böyle şeyler olmamıştır diyenler de olabilir. Ama bunlar İslâm’ın “Altın çağında” yani saadet asrında olanlardan sadece bazılarıdır. Bilinmelidir ki Emevi devletinin kan ve gözyaşı dolu uygulamalarının bütün tohumları da bu devirde toprağa düşmüştür.

Koçi Bey’in layihalarında dile getirdiği “Kanun-î kadim” diye nitelendirdiği devre geri dönülse, yani Osmanlının “Altın Çağı” olarak bilinen Fatih sultan Mehmet dönemine geri dönmek mümkün olsa medeniyet yarışının yeni bayraktarı olmak mümkün müdür? Kısaca cevabım asla mümkün olmaz. Çünkü dünyanın bizimle birlikte beş yüz elli yıl geriye gitmesi ve yakalamış olduğu üstün medeni seviyeyi bırakması mümkün değildir. O nedenle Koçi Bey’in ve onun gibi düşünenlerin, yani maziye takılıp kalanların medeniyet yarışında yer almaları mümkün değildir. Hz. Mevlâna’nın “Dün dünde kaldı cancazım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım” sözünün medeniyet yarışında olanlar için “altın Çağı” aramaktan ziyade “Altın Yol”  olduğunu bilmeleri gerekir.      

08.05.2012

Bu yazı toplam 1258 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim