• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Bolu 10 °C
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 11 °C

CEHALETLE MÜCADELE (21)

Hasan Dinç

ARAYIŞLAR
XVI: ve XVII. asırlar bütün tarihçiler tarafından tartışmasız “Türk asrı” olarak kabul edilmektedir. Doğudan batıya doğru Hindistan'da Babür İmparatorluğu, İran'da Safaviler, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Anadolu ve Balkanlarda Osmanlı İmparatorluğu o asırların en güçlü ve dünya politikalarına yön veren devletler olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bu devletlerin her üçü de Türk'ler tarafından kurulmuş ve Türk'ler tarafından yönetilmektedirler. Ancak bu üç büyük imparatorluktan Osmanlı İmparatorluğu Avrupa ile sınır olması ve sürekli olarak Hıristiyan dünya ile siyasal münasebette bulunması nedeniyle hep öne çıkmış, diğer Türk İmparatorluklarına göre daha fazla tarih sahnesinde görülmüştür.
Osmanlı'yı hem diğerlerinden farklı kılan hem de dünyanın bir numarası haline getiren önemli sebepleri tarihçiler eserlerinde sıralamışlar ve kendilerine göre bu sebepleri tasnif etmişlerdir. Ama bu sebeplerden dördü genellikle ortak sebeplerdir. Bu ortak dört sebep Osmanlıyı bu asırların hem birinci devleti ve hem de muhteşem imparatorluğu haline getirmiştir. Bu sebepler devlet kurumlarının sağlamlığı, ekonominin büyüklüğü, ordunun yenilmezliği ve imparatorluğu kuran Türk milletinin moral motivasyonun (isteklendirme), psikolojik üstünlüğünün ve inanmışlığının verdiği yenilmezlik şuurudur.
Osmanlıyı dönemin ekonomik devi yapan şey, kadim ticaret yollarının ve bu yolların kavşak noktalarında kurulmuş ticaret merkezlerinin tümüyle Osmanlı kontrolüne geçmesi, başta güvenlik olmak üzere ticaretin olumlu yönde gelişmesini sağlayacak her türlü tedbirin alınmış olması; ayrıca cephelerde kazanılan zaferlerin getirdiği savaş tazminatları, Osmanlı hazinelerinin dolup taşmasına sebep olmuştur. Yenilmez orduları ve halkın moral motivasyonu ile inanmışlık şuurunun devletin sağlam kurumlarıyla desteklenmesi, devletin muhteşem bir seviyeye ulaşmasına ve dünya siyasetine yön vermesine sebep olmuştur.
Yine bu asırlarda Afrika'nın güneyinden Hindistan'a ulaşmayı başaran Portekizliler, Amerika'yı keşfeden İspanyollar ve Dünyanın dolaşılmış olması ekonomik zenginliğin yer değiştirmesini sağlamış Batı Avrupa kıyıları yeni ticaret merkezleri haline gelmiştir. Devlet kurumları ise Osmanlı'nın en ihtişamlı dönemlerinde Koçi Bey risalesinde tespit edildiği gibi yavaş, yavaş bozulmaya yüz tutmuş, imrenilen devlet düzeni şikâyetler üretmeye başlamıştır. Yenilmez Osmanlı orduları karada ve denizlerde ilk yenilgilerin tadını tatmaya başlamış, bu yenilgiler halkın morali üzerinde olumsuz etkilerini göstermiş ve sağlam inançlarını sarsmaya başlamıştır. Bu durum başta padişahlar olmak üzere devlet adamlarını arayışlara sevk etmiş, çarelere yöneltmiştir.
Muhteşem Osmanlı İmparatorluğunun önce cephelerde başlayan sendelemesi, aranan çarenin de oradan başlanmasına sebep oldu. Bozulduğu ve savaş kazanma yeteneklerinin kaybolduğu tespit edilen Osmanlı ordusunun eğitim kabiliyetinin artırılması için Avrupa'dan ithal subaylar getirildi. Orduya subay yetiştirmek için “Mühendis hane-i berri hümayun ve Mühendis hane-i bahrü hümayun” Kara ve Deniz mühendishaneleri açıldı. Bunlar da yeterli olmayınca savaş kabiliyetini iyice yitirmiş olan Yeniçeri ocağının kaldırılarak yerine askeri disiplini yüksek ve talime elverişli yeni bir ordunun kurulması gündeme geldi. III. Selim zamanındaki Nizam-ı Cedit denemesi başarısızlıkla sonuçlanırken, II. Mahmut zamanında yeniçeri kışlalarının topa tutulması sonunda kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adındaki yeni Osmanlı ordusu devreye sokuldu. Lâkin bu yeni ordu da kendinden beklendiği gibi cephelerden kötü haberlerin gelmesine engel olamadı.
Buna paralel olarak Avrupa'da olup bitenleri bizzat yerinde görüp rapor etmek üzere tarihimizde ilk kez kalıcı elçilikler ihdas edildi ve Avrupa'nın önemli başkentlerine yani Paris, Viyana ve Londra'ya çok sayıda görevlilerle birlikte daimi elçiler gönderildi. Bu elçiler oradaki gelişmeleri İstanbul'a rapor edecekler, İstanbul da bu gelişmelere uygun yeni tedbirler alacaktı. (Elçilik Türk devlet geleneğinde ilk günden beri var olan bir kurum olup bir elçide olması gerekli nitelikler Türk'ün Siyasetnamesi kabul edilen Yusuf Has Hâcib'in yazdığı KUTADGU BİLİG “Kutlu Bilgi” adlı kitapta şöyle sıralanmıştır. Elçi fasih dilli ve gönül sahibi, sözde usta, akılda üstün, kuvvetli bir hafıza sahibi, yüzü güzel, kendisi yakışıklı ve saçı sakalı düzgün, sözü yumuşak ve tatlı, yazan ve okuyan, konuşulan bütün dilleri bilen, hayâ sahibi, çok nazik ve sakin, gözü gönlü tok, devletine içten bağlı, itimat edilir, doğru ve dürüst tabiatlı bir insan olmalıdır. Böyle bir elçi tipi Ömer Seyfettin'in İNCİLİ KAFTAN adındaki hikâyesinde çizilmiş, İran sarayına böyle bir elçi gönderilmiştir.)
Yine II. Mahmut zamanında şekli bazı inkılâplar yapılırken en ciddi tedbir olarak Avrupa'ya öğrenciler gönderilmiş, bu öğrencilerin yurda dönmelerinden sonra devlet hayatında değerlendirilmeleri sağlanmış, Avrupa bunlar sayesinde takip edilmeye çalışılmıştır. Bu öğrencilerin geneli aradaki farkın yönetim şeklinden kaynaklandığını ve anayasaya ( Kanunî Esasi) dayalı ve seçimli bir meşruti yönetimin şart olduğunu ileri sürmüşler, devletin tepesi ile sürekli bir mücadeleye girmişlerdir. Tanzimat'ın ilânı, Islahat Fermanı ve nihayet I. Meşrutiyetin 1876 kabulü hep bu arayışların sonuçsuz iyi niyetli girişimleridir.
Bu konudaki girişimlerin belki de en faydalısı II. Abdülhamit tarafından yapılanıdır. O Avrupa'yı yakalamamızı ancak okullaşma ile mümkün olabileceğini ön görmüş ve Başta İstanbul olmak üzere Anadolu'da ki bütün büyük şehirlerde devletin var olan maddi gücüne göre okullar açtırmış, milli şuur sahibi bir neslin yetişmesine imkân hazırlamıştır. Medeniyet yarışındaki hizmetinin ne olduğunu söylemek mümkün değilse de, başta Çanakkale zaferi olmak üzere, İstiklâl savaşımızın kazanılmasında çok büyük katkıları olan okullu genç şehitlerimizin varlığı dikkate alındığında, kaybolmak üzere olan hürriyet ve istiklâlimizin kazanılmasında bu okulların ve öğrencilerinin hizmetleri asla unutulmayacaktır. Galatasaray Sultanisi'nin, Kayseri Lisesinin ve İstanbul Tıp fakültesinin bir dönem hiç mezun vermemiş olduğu düşünüldüğünde bu gerçek daha iyi anlaşılacaktır. Ayrıca Türk milliyetçiliğinin sönmeyen ocağı olan TÜRK OCAKLARI'NIN Tıbbiyeli öğrenciler arasında teşekkül ettiğini de hatırdan çıkarmamalıyız.
Konuyu kısaca özetlersek Osmanlı'nın yenilikçi devlet adamları Avrupa karşısındaki mağlubiyetin sebeplerini ordunun yetersizliğinde, orduda düzenin bozulmasında ve Batı'nın üstünlüğünü de askerlerinin iyi yetiştirilmesinde bulmuşlar; bunun için orduyu ıslah etmek veya Avrupa tekniğine göre ordu kurmakla konunun halledileceğine inanmışlardır. Bütün mesailerini bu yöne teksif etmişler ve hep bu konu etrafında gayret göstermişlerdir. Bir buçuk asır bu yönde yapılan çalışmaların müspet sonuç vermediği görülünce bu sefer İmparatorluğun kurtuluşunu devlet teşkilatını ve sosyal bünyeyi değiştirmekte aramışlar, devletin yapısını Avrupa devletlerine benzetmeye çalışmışlardır. Bunun için üççeyrek asır hür ve meşruti bir rejim kurmaya gayret etmişlerdir. Nihayet 1908 de bu da gerçekleşmiş ama II. meşrutiyetin ilânıyla imparatorluk da çökmüş, medeniyet savaşımız da iflas etmiştir.
NOT: Önümüzdeki hafta serinin “DİRENİŞLER” bölümü yayınlanacaktır. 5 Haziran 2012

05.06.2012

 

Bu yazı toplam 845 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim