• BIST 97.898
  • Altın 145,728
  • Dolar 3,5767
  • Euro 4,0006
  • Bolu 15 °C
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 24 °C

CEHALETLE MÜCADELE (22) DİRENİŞLER

Hasan Dinç

XVII. asır sonlarından itibaren Avrupa ile farkın giderek artan bir hızla devam ettiğini hisseden ve artık cephelerde orduları zafer kazanamayan, hatta seri mağlubiyetler alan Osmanlı önce sebepler üzerinde durmaya, sonra da tedbirler geliştirmeye başladı. Önce ordu bünyesinde değişiklik ve düzenlemelere gidildi. Yapılan her yeni düzenleme hoşnutsuzlukları, hoşnutsuzluklar dayanışma ve direnmeleri, direnmeler de ayaklanma ve ihtilâllere sebep oldu. “ Sistemden ve düzenden nemalananlar değişimin karşısında olurlar” kuralı Osmanlıda da işlemiş, Yeniçeri ocağı bütünüyle ordu bünyesinde yapılan değişikliklere karşı çıkmış, bu konuda kararlılık gösteren başta padişah olmak üzere bütün devlet adamlarına karşı sert muhalefet etmişlerdir. Zaman, zaman da ayaklanarak kanlı girişimlerde bulunmuşlar, değişiklikte ısrarlı olan vezir ve sadrazamları hatta padişahları bile ölüme göndermişlerdir. Kabakçı Mustafa İsyanı ve Patrona Halil İsyanı sonuçları itibariyle tarihimizin en kanlı ve utanç sayfalarını oluştururlar. Sultan Genç Osman’ın Yedikule zindanlarında boğularak öldürülmesi, Sultan III. Selim’in tahtan indirilmesi, sadece unutulmaz iki kötü örnektir. Yeniçeriler düzen ve sistem içindeki kendi çıkarlarını korumak için değişikliklere karşı çıkarken, doğal müttefikleri her zaman her türlü iyileştirme ve yeniliklere karşı olan yobazlar olmuştur. Sloganları da “Din elden gidiyor” diyerek halkı da peşlerine takıp kalabalık bir “Kara gücü” devletin ve yenilikçilerin karşısına çıkarabilmişlerdir.

Aslında elden giden din değil, getirilmek istenen düzenlemelerle yeniçerilerin nemalandıkları eski sistem ve düzendeki yerleridir. Buna razı olmamakta, etraflarına topladıkları yobaz, zorba ve cahil kara güçle düzendeki yerlerini korumaya gayret etmektedirler. Her yeni düzenleme girişimi maalesef yeni,  yeni kurbanlar verilmek suretiyle bu kara gücün karşısında akamete uğramakta, daha kötüsü artık değişim ve düzenleme yanlısı devlet adamlarında bu iş için gerekli inanç ve mecal kalmadığı görülmektedir.

Bu zorba ve kara gücün devlet hayatındaki kontrolü 1826 yılındaki yeniçeri ocağı kışlalarının topa tutularak kamilen yok edilmesine kadar devam etmiştir. Neredeyse bir buçuk asır süren bu mücadele, Yeniçeri ordusunun ortadan kaldırılmasıyla, devlet hayatında yapılması zorunlu olan değişiklik ve düzenlemelerin önünü açmış, ordu bünyesinde yapılması gerekli düzenlemelerle direniş kırılmıştır.

II. Mahmut yeniçeri ocağını ortadan kaldırdıktan sonra yenilik ve düzenlemelere daha rahat devam etti. Önce şekli bazı düzenlemeler yaptı. Sarık yerine fes giydirdi. Sonra setre ve pantolon gündeme geldi. Devlet dairelerine batılı anlamda bazı düzenlemeler yaptırdı. Ancak bunların hiç birisi Avrupa ile aramızdaki medeniyet farkını kapatacak uygulamalar değildi. II. Mahmut zamanında sadra şifa yapılan en önemli uygulama ise Avrupa’ya tahsil için öğrenciler gönderilmesi olmuş, bu öğrencilerin devlet ve toplum hayatındaki köklü değişiklik teklifleri Osmanlıda daha büyük karışıklıklara zemin hazırlamıştır.( II: Mahmut zamanında yapılan yenilikler arasında fes en fazla itiraz edileni idi. Çünkü fes bir Rum giyeceği idi. Böyle olunca da “Gâvur kıyafeti” diye itiraz ediliyor ve giyilmesine karşı çıkılıyordu. 75 yıl sonra cumhuriyetin ilk yıllarında fesin çıkarılıp şapka giyilmesine yine aynı çevreler din adına büyük dirençler gösterecekler ve bu sefer şapkayı “Gâvur icadı” diye reddedeceklerdir.)

II. Mahmut’tan sonra gelen padişahlar zamanında da bir kısım yenilik ve düzenlemelere devam edilmiş, bu düzenlemelerin toplum ve devlet hayatında çok müspet katkıları olmamıştır. Bu dönemde önemli olan bir gelişme ise Paris’te sadece Osmanlı vatandaşlarının okuduğu ve eğitim dilinin Fransızca olduğu bir okul açılmış, bundan da olumlu bir sonuç alınamadığı için kısa süre sonra kapatılmıştır. Bu arada Avrupa’ya gönderilen öğrenciler geri dönmüşler, devleti ve toplumu ayakta tutacak ve medeniyet yarışına katkı verecek yeni tekliflerini ayrı,  ayrı da olsa hem devlet ricali ile hem de toplumla paylaşmaya başlamışlardır. Bu teklifler bazı kurumlarda yapılması gereken düzenlemelerden ziyade devlet yönetim sisteminde ve düzeninde yapılması gerekli değişiklikleri öngörüyordu. Bu öğrencilere göre devletin kurtuluşu onun teşkilatının, sosyal bünyesinin değiştirilmesinde, Avrupa devletlerinin yapısına benzetilmesinde ve hür ve meşruti bir rejim kurulmasıyla mümkündür. Bundan sonraki medeniyet mücadelesi böyle bir rejimin kurulması için yapılacak, taraflar birbirleriyle kıyasıya ve de acımasızca mücadele edecektir. Ancak şimdiye kadar yenilikçi düzenlemelerin yanında yer alan padişah ve taraftarları cephe değiştirecek ve tam karşı tarafta yer alacaktır. Çünkü yazının başındaki sosyal kural çalışmış “Sistemden ve düzenden nemalananlar değişimin karşısında yer alırlar” hükmü devreye girmiştir.

Mücadele 1876 tarihinde Sultan II. Abdülhamit’in tahta geçmesi ve I.Meşrutiyeti ilan etmesiyle sona ermiş gibi görünmüştür. Ancak yenilenme hareketleri sürekli olup hep devam etmiş, bilhassa II. Abdülhamit çok şuurlu ve etkili düzenlemelere fırsat vermiş, bu konuda şimdiye kadar hakkı teslim edilmeyen medeni hamlelere adımlar atmıştır. Osmanlı toplumunu çok dilli, çok milletli, çok kültürlü ve çok renkli bir toplum olmaktan çıkarıp bir millet yapmanın ilk ciddi gayretlerini onda görmekteyiz. Yapılan ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanununda ( Anayasa) devletin resmi dilinin tek ve Türkçe olmasında ısrar etmiş, aksi bütün gayretlere rağmen “Devletin bekası” açısından fırsat tanımamıştır. II. Abdülhamit Plevnede savaşan Osmanlı ordusuna bütün ısrarlara rağmen yardım konusunu bir türlü karar altına alamayan Osmanlı Meclisini kapatmış, bir daha toplamamıştır. Otuz üç yıl süren bu dönem nedeniyle kendisi çok geniş bir muhalefet cephesine rağmen çalışmış, sonunda 1908 tarihinde yeniden II. Meşrutiyeti ilân etmek zorunda kalmıştır.

Bütün bunlara rağmen II. Abdülhamit zamanı tarihimizin en şuurlu medeni hamlelerin yapıldığı ve de milli şuurun uyandığı devir olmuştur. Anadolu’da okulların yaygınlaştırılması, rüştiye ve sultanilerin (Ortaokul ve liselerin) açılması, Enderun’nun kapatılıp devleti yöneten kadroların devşirmelerden kurtarılması, Askeri ve sivil yüksek okulların açılarak eğitim seviyelerinin yükseltilmesi ve ders müfredatlarının milli şuur esasına göre yeniden tanzim edilmesi onun zamanında gerçekleşmiştir. Milliyet duygusunun şekillenip mensubiyet duygusunun yaygınlaşması ve Anadolu’da kesif bir Türkçülük hareketinin başlaması hep onun zamanında gerçekleşmiştir. Bu yüksek milli şuur onun devrilmesinden sonra tarihimize bir Çanakkale destanı ve bir İstiklâl savaşı kazandırmış, Tarihimizin 1699 yılından bu yana devam eden geri gidişi, onun zamanında yetiştirilen milli şuuru yüksek ve inançlı askeri ve sivil kadroların gayretleriyle durdurulması mümkün olmuştur. Bugün bağımsız bir devlet halinde varlığımızı mübarek topraklarımız üzerinde devam ettirebiliyorsak bu mutlu sonuçta onun da önemli katkılarını görmemiz gerekmektedir. Sultan II. Abdülhamit’in yaptığı bu önemli hizmetler, başta dönmeler olmak üzere milli şuura ulaşmış azınlıkların, Hürriyet ve meşrutiyet rejimini şart gören aydınların, Osmanlıdan toprak talebinde bulunan Yahudilerin ve daha bir nice kesimlerin muhalefetini, direnişlerini ve düşmanca tavırlarını üzerinde toplamıştır.

Medeniyet hamlelerine ve yenileşme adı altında yapılan her türlü düzenlemeye gerçek direniş tümüyle Türk halkından gelmekteydi. Asırlarca mücadele edip hep üstün geldiği Batı (Avrupa) karşısında yenik düşmek ve onlardan medeniyet adı altında yeni şeyler alıp kabullenmek ona ağır geliyor, onur meselesi yapıyordu. Aydınlarımız tarafından Avrupa’nın “medeniyetin yeni kıblesi” olarak takdim edilmesini de asla içine sindiremiyor, onlara karşı şüphe ile yaklaşmaktan başka çare bulamıyordu. Japonya ve Rusya ile birlikte başlayan Batılılaşma hareketlerinin oralarda başarıyla tamamlanıp bizde hala sonuca ulaşmamasının gerçek sebebi budur. Yoksa bazı maksatlı yorumcuların dediği gibi “Türk milletinin medeniyet yapma ve ona ayak uydurma yeteneğinin olmadığı” gibi safsata tamamen iftira ve gerçek dışıdır. Bugün bile Türk Milletinin Batı’ya yaklaşımı şüphe üzerine kurulmuş, Oradan ne gelirse dikkat edilmesine inanan yapısı halen devam etmekte ve Batı’nın bize dostlukla el uzatmadığına içten samimiyetle inanmaktadır. Bu kanaat bin yıllık tarihimizin yüreklerimize yazdığı ve kazıdığı bir gerçektir. Batı’nın yetişen yeni nesillerinde görülen tarihi Türk düşmanlığı da ancak bu zeminden hareketle anlaşılabilir.

Not: Cumhuriyet dönemi medeniyet hamlelerimize önümüzdeki hafta devam edeceğim.

12. Haziran.2012

Bu yazı toplam 1095 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim