• BIST 90.383
  • Altın 144,263
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Bolu 5 °C
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 6 °C

CEHALETLE MÜCADELE (24) CUMHURİYETİN YANLIŞI

Hasan Dinç

Geçen haftaki son yazımda üç asırlık medeniyet hamlemizin son ayağı olan cumhuriyet dönemini anlatmış, geçmiş tecrübelerden ve bilgi birikimlerinden ve ayrıca yeniliklere direnç gösteren unsurların güç odağı olmaktan çıkmaları nedeniyle on beş yıllık kısa süre içinde büyük hamlelere imza atılmış ve başarılı sonuçlara ulaşılmış olduğunu ifade etmiştim. Bununla birlikte kısa zamana sığdırılmış bunca değişiklikler arasında milli kültür bünyesinde tahribata sebep olan hatta değişikliklere diş bileyen kesimlere fırsat veren bazı olumsuz uygulamalara da yer verildiğini söylemiştim. Meselâ ezanın Türkçeleştirilmesi, Türk halk kültürünün önemli bir parçası olan halk türkülerinin devlet radyosundan ihraç edilmesi, Türk topluluklarının ortak kültürel değerlerinin sonucu müşterek gün ve bayramların yürürlükten kaldırılması, Türkçenin bin yıllık ortak medeniyetimizden derin mesajlar getiren kelimelerinin, Şark-İslâm kökenli olması nedeniyle dilimizden atılarak yerine daha Osmanlının son yıllarında büyük kabul gören ve Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü gibi büyük şahsiyetlerin başlattığı “Türkçeyi sadeleştirme” faaliyeti rayından çıkarılarak “Öz Türkçe” ya da “Arı Türkçe” adıyla Türkçeyi doğal çığırından çıkarıp “Saylavlı”, “Kamutaylı” Türkçeye yönelmek böyle hatalı hareketlerdi. Gerçi bu aşırı ve zararlı değişikliklerden kısa süre sonra geri dönülmüş, fakat millet ve milli kültür bünyemizde derin yaralara sebep olmasına engel olunamamıştır. Bunlar arasında ilk vazgeçilen değişiklik bizzat

Atatürk hayatta iken “öz Türkçe” den yeniden “sadeleştirme” ye yönelme olmuştur. Sonra Muzaffer Sarısözen ve arkadaşlarının himmetiyle türkülerimiz ve halk ezgilerimizin tutsaklık bağları çözülmüş, daha sonra da“Türkçe ezan” ve son yıllarda “ Nevruz bayramı” yeniden ihya edilerek hatalı uygulamalardan ricat edilmiştir.
Cumhuriyetin bunlardan çok daha önemli bir yanlışı var ki bir asırdır hedefe ulaşamayışımızın en önemli sebebi olarak görülmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında medeniyet hamlemizin başarıya ulaşmasını ilkokulların yaygınlaşması ve okuma yazma oranının yükselmesine bağlayan güçlü bir fikri akım bulunmaktadır. Bu fikri akımın öncüleri milli eğitimi, ilköğretimin yaygınlaşması olarak anlıyor, okuma yazma oranının yükselmesini ise medeni toplum olmanın ilk şartı olarak değerlendiriyorlardı. Bunlara göre bütün medeni milletlerin halkı yüzde yüze yakın bir oranda okuryazardır. Bizim halkımız ve bilhassa köylülerimiz cahil olup aramızdaki fark buradan kaynaklanmaktadır. Onlara göre toplumu okuryazar hale getirirsek aramızdaki medeniyet ve gelişmişlik farkı ortadan kalkacaktır. Gerçekte denildiği gibi bütün medeni milletlerde okuma yazma oranı çok yüksek olup, bu durum ekonomik refah ve ilmi vasatın yükselmesinden sonra ortaya çıkmış bir durumdur. Yani hiçbir medeni toplum medeni seviyesini, gelişmişlik ve kalkınmasını ilköğretimi yaygınlaştırmasına ve okuryazarlık oranının yüksek oluşuna borçlu değildir. Yani medeni hamle ve ilmi gelişmişlik İlköğretimin yaygınlaşmasının ve okuryazarlık oranının artmasının sonucu değildir. Gerçekte ilköğretimin yaygınlaşması ve yüksek oranda okuryazarlık ancak ekonomik refahın ve ilmi seviyenin yükselmesinin bir sonucudur. Şu sosyolojik gerçek bizim medeniyet mücadelemizin sonuçlarıyla bir kez daha anlaşılmıştır ki, hiçbir toplum okuryazarlık oranı yüksek olması sonucu medeni değil, medeni bir toplum olduğu için okuryazarlık oranı yüksek bir toplum olmuştur.
 

Anlaşılacağı gibi sonuçlar sebep olarak değerlendirilmiş ve işe sondan başlanılmıştır. Böylece mahdut imkânlarımız, zamanımız ve enerjimiz boşa harcanmış, müspet bir sonuç alınamamıştır. Bütün acı tecrübeler göstermiştir ki ne ilköğretim ne de ortaöğretim diploması kişiye medeniyet eser ve araçlarına sahip olabilme imkânı vermediğinden, sadece okuryazar olmanın, bugünkü medeniyet seviyesi bakımından büyük bir önemi yoktur. Bu konuda XX. asırda yetiştirdiğimiz en büyük fikir adamı Prof. Dr. Mümtaz Turhan Garplılaşmanın Neresindeyiz adındaki eserinde aynen şöyle demektedir.”İptidai bir kavmi medenileştirmek gayesiyle, sadece okuma yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen iptidai bir kavim elde etmiş olursunuz.” Yine aynı kitabında Prof. Dr. Mümtaz Turhan konuyla ilgili olarak “Milletler arasında kültür ve medeniyet farklarını doğuran onların halk tabakaları değil, münevver zümreleridir. Gerçekte, Türk halkıyla medeni milletlerin halk tabakaları arasında bilgi bakımından büyük bir farkın bulunmamasına mukabil, Türk münevverleriyle ( bazı istisnalara rağmen) Batılı münevverler arasında uçurumlar kadar derin farklar vardır. Binaenaleyh Türkiye'nin geri kalışının sebebi, halkının cehaleti değil, münevverlerinin gerek keyfiyet, gerek kemiyet bakımından, yetersiz oluşudur.” Prof. Dr. Mümtaz Turhan konuyu biraz daha ileri boyutlara taşıyarak aydınlarımızı Batılı aydınlarla karşılaştırarak “Batıda aydın her bakımdan –Derece itibariyle de olsa- halktan üstün ve ona her sahada liderlik edecek düzeydedir. Bunun neticesi olarak halkın aydınına itimadı tamdır. Bizde ise halk çalışkan aydın tembeldir. Halk kanaatkâr, ağırbaşlı, vakur ve hürmetkârdır. Aydın açgözlü, lâubali, şarlatan, ya saygısız ya da dalkavuk olur. Halk genellikle dindar, manevî kıymetlere bağlıdır. Aydın ise, ne dindar ne de dinsiz fakat çok iptidai, dar ve çok fena tarzda materyalist olmuştur.”
 

Bu kanatları beğenmeyebilirsiniz. Hatta kabul edilmesi nefsinize zor da gelebilir. Ama reddi mümkün olmayacak şekilde doğrudur. O zaman bizim medeni hamlelerimizin sonuçsuz kalması halkımızın cahilliğinden ziyade aydınımızın medeni seviyesiyle ilgilidir.
Medeniyet tarihi şu realiteyi hepimize açıkça ifade etmektedir. Düşünce hürriyeti ortamı içinde Medeniyet, birinci sınıf ilim adamları ile ilim adamlarının ortaya koyduğu gerçeklerin pratiği olan teknolojik buluşları yapan birinci sınıf teknisyenlerin meydana getirdiği bir sonuçtur. Hiçbir medeni millet gösterilemez ki, ilme, gerçek ilim kurumlarına ve birinci sınıf ilim ve ihtisas adamlarından oluşmuş bir kadroya sahip olmadan medeniyet hamlesini gerçekleştirmiş olsun. Bu gerçeğe uygun olarak Atatürk'ün ifade ettiği gibi “Çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak” istiyorsak yapılacak şey, gerçek ilim kurumlarına ve her sahada birinci sınıf ilim ve ihtisas adamlarından bir kadroyu oluşturmak zorundayız. Çünkü bir ülkede gerçek ilim kurumları kurulmadıkça, yeter sayıda birinci sınıf ilim adamı yetiştirilmedikçe bütün değişmeler bir kalıptan ibaret kalacak, bizi çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmaktan ziyade bu hedeften uzaklaştıracaktır.
 

Şu soruyu hep birlikte sorduğunuzu duyar gibiyim. Bizim gerçek ilim kurumu olan üniversitelerimiz ve bu üniversitelerde çalışan birinci sınıf ilim ve ihtisas adamımız yok mu? Evet.
Şu anda sayısı 165 olan Özel, vakıf ve devlet üniversitelerimiz var. Bu üniversitelerde çalışan unvanı Prof. olan ilim adamlarımızda var. Ancak, bir ilim kurumunun üniversite olup olmadığını, adı değil, seviyeleri tayin eder. Bu anlamda bana göre ülkemizde uluslar arası ölçülerde bir üniversite olmadığı gibi uluslar arası ilmi seviyesi kabul görmüş çok ilim ve ihtisas adamımız da yoktur. Dünyada üniversiteler sıralamasında ilk 500 arasına giren üniversitemiz maalesef bulunmamaktadır. Bu hazin durum, bizim medeniyet hamlesinde nerede bulunduğumuzu açık bir şekilde göstermektedir.
 

Medeni âlemin şerefli bir üyesi olmak isteyen bütün toplumların sosyolojik kural ve kanunlara uygun hareket etmeleri artık kaçınılmazdır. Bu nedenle vakit geçirmeden devletimizin makul imkânları da göz önüne alınarak nicelik ve nitelikleri devlet tarafından tespit edilecek şekilde gençlerimizi medeniyet yarışını tamamlamış ülkelerdeki gerçek ilim kurumlarında eğitim ve öğretimlerini birinci sınıf ilim ve ihtisas adamları vasıtasıyla yapmak üzere göndermek gerekmektedir. Bu gençlerimiz gittikleri ülkelerde devletimizin denetimi altında lisans ve doktora eğitimlerini tamamlayarak beyin göçüne fırsat tanımadan ülkeye kazandırılmalı, çalışacakları alanları, üniversite ve araştırma kurumlarını hizmete geçirmeliyiz. Böylece bu gençlerle hem gerçek ilim kurumlarının oluşturulmasına hem de birinci sınıf ilim ve ihtisas adamlarına kavuşmalı, üç asırlık medeniyet hamlemiz başarıya ulaştırılmalıdır. Prof. Dr. Mümtaz Turhan'ın dediği gibi “ Üç asırdır göremediğimiz bu hakikati hiç olmazsa şimdi kabul edip bir an evvel çok sayıda ilim adamı yetiştirmeğe, ilim müesseselerini kuvvetlendirmeğe çalışmalıyız. Çünkü bizim için biricik kurtuluş yolu budur.” Aksi takdirde okuryazar oranı yüksek bir toplum için devletin bütün imkânlarını seferber ederek bu amaca ulaşmak medeniyet mücadelesini kazanmak anlamına gelmemektedir.
Biz medeniyet hamlemizi olumlu sonuçlandırırsak okuryazar oranı yüksek bir düzeye doğal olarak ulaşmış oluruz.

Bu yazı toplam 1175 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim