ankara escort ankara escort bodrum escort ankara escort ankara escort ankara escort porno izle kayseri escort

  • BIST 108.153
  • Altın 154,025
  • Dolar 3,8325
  • Euro 4,5073
  • Bolu 3 °C
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 0 °C

CEHALETLE MÜCADELE (3)

Hasan Dinç


   IX. asrın sonlarına doğru batıda Endülüs (İspanya) Kurtuba’dan başlayan ve Orta doğuda Bağdat’la devam eden ve Orta Asya’da Buhara ve Semerkant’a kadar uzanan coğrafyada açılan medreselerde son derecede gelişmiş bir ilmi eğitim başlamış, her ilim kolunda o ilmin en tepe noktasında yer alan sayısız âlimler yetişmiştir. Tıp ilminde İbn-i Sina, Felsefede Farabi, Matematikde Cabir, coğrafyada Biruni, hukukta İmam-ı Azam, tefsirde Zemahşeri, hadiste Buhari, lûgatta Kaşgarlı Mahmut ve Sosyolijide bu ilmin temelini atan İbn-i Haldun en tepe isimler olarak bilinmektedir. Ayrıca Mutezile’nin öncüsü kabul edilen İbn_i Teymiyye, Ehlisünnet inancının iki büyük öncüsü Maturidî veEş’ari İslâm aydınlığının dünyaca ünlü büyük isimleridir. Orta Asya’dan yükselen rasathanelerle astronomide büyük hamleler yapılmış, gökyüzü bugünkü insanların çoğundan daha iyi bilinir hale gelmiştir.
   XI. Yüzyıl ortalarında Selçuklu ve Anadolu Selçukluları XIV. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu yükselen İslâm medeniyetinin yorgun dönemlerine tesadüf etmelerine rağmen medeniyet ve ilim bayrağını düşürmeden taşımaya devam etmişlerdir. Bu dönemde Anadolu ve Balkanlar başta olmak üzere Türk- İslâm medeniyetinin aydınlığını yaşamış önemli coğrafyalar olmuştur. Geleneksel İslâm ilimlerine Güzel sanatlar, resim (minyatür), mimari, müzik, tehzip, süsleme, yazı sanatları da eklenmiş; İslâm medeniyetinin eksik bırakılan bu yanları da şaheserlerle tamamlanmıştır. Bu dönemin öne çıkan merkezleri ise Konya, Bursa, Edirne ve İstanbul’dur. Bu dönemde XIII. yüzyıldaki Moğol istilası başta Bağdat ve Anadolu olmak üzere bütün İslam coğrafyasında büyük yıkımlara sebep olmuş, İslâm medeniyetinin sendeleyip çökmesinin önemli sebepleri arasına girmiştir. Ayrıca XI. Yüzyılın sonlarında başlayıp iki asır devam eden haçlı savaşları da Türk- İslâm medeniyetinin sarsıntı geçirmesinin önemli sebepleri arasındadır. Bu büyük medeniyetin gerçek yıkım sebeplerinden biri de 1492 yılında vuku bulan Endülüs Emevi devletini Kraliçe İzabella’nın yıkması ve bu medeniyetin bütün izlerin barbarca yok etmesi ve muhafaza ettikleri kitapların sayıları milyonları aşan kütüphaneleri yakıp yıkması, asırların müspet birikimlerine son vermesidir.
   XVI. yüzyıldan itibaren Türk- İslâm medeniyeti yavaş yavaş aydınlığını yitirmeye, sonra da bütün bir İslâm âlemi en büyük düşman kabul ettiği cehaletin pençesinde can çekişmeye başlamıştır.  Günümüzde bu durum üzülerek beyan edelim ki devam etmekte, medeniyet yarışına katılma konusundaki her iyi niyetli hamle, iliklerimize kadar işlemiş cehaletin acımasız müdahaleleriyle sonuçsuz kalmakta, akamete uğramaktadır.
   Dünün çok parlak İslâm ilim ve medeniyetinin bu günkü karanlığa gömülmesinin sebep ya da sebepleri nelerdir? Bu konu elbette birçok ilim tarihçisinin inceleme konusu olmuştur. Tespit edilen bu sebepleri tekrar okuyucularımın önüne sermek pratik bir fayda sağlamaz. Ben kendi düşüncelerimle bu konuyu okuyucularımın önüne getirerek, cehaletle mücadelede başarının yollarını göstermeye çalışacağım. Bu konuları irdelerken de kendilerini dindar ya da din karşıtı sayanları veya kendilerini öyle ifade edenleri tatmin edemeyeceğimi, hatta gizli açık düşmanlıklarına da maruz kalacağımı bilmekteyim. Buna rağmen cumhuriyetin açtığı cehaletle mücadelenin başarıya ulaşmasına küçük de olsa bir katkımın olmasından onur duyacağım.
   VII. Yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren hızla büyüyen ve genişleyen İslâm coğrafyası Emevi’ler zamanında Endülüs’ten Horasan’a kadar genişlemişti. VIII. yüzyıl ortalarından sonra iktidara gelen Abbasi’ler zamanında İslâm coğrafyası daha da genişlemiş, Güney ve Kuzey Kafkasya da dâhil Hazar havzası ve bütünüyle Orta Asya bu coğrafyanın sınırları içine girmiştir. Böylece bilinen İslâm coğrafyası zamanının en geniş sınırlarına ulaşmış, büyüklüğünün zirvesine yerleşmiştir. Batıda Pirene dağları Avrupa ile sınırı tayin ederken doğuda Çin, kuzeyde Sibirya düzlüklerinin iç kesimleri ve güneyde Hint Okyanusu ile Afrika’da Büyük sahra ve Habeşistan İslâm coğrafyasının sınırlarını oluşturmuştur. Bu geniş coğrafyada batıdan doğuya doğru Berberiler, Araplar, Farslar ve Türkler başta olmak üzere çok sayıda kavim ve yüzlerce kabile yaşamaktaydı. Dilleri ayrı, renkleri ayrı, geçmişleri ayrı, medeni seviyeleri farklı, gelenekleri ve kültürleri hatta yerel inanç ve adetleri farklı bu kavim ve kabileleri birazda zora dayalı kabul ettirilmiş İslâm Dini bir arada tutuyordu. Bu zoraki birliktelik kısa sürede inanç kardeşliğini yeşertmiş, yükselen medeni seviye beraberliği güçlendirmiş ve kazanılan zaferler ve savaş ganimetleri hem zenginliği hem de beraber yaşama arzusunu artırmıştır.
   Her kavim ve kabile bu ortak medeniyete kendilerinden bir şeyler katmaya çalışmış, İslâm dininin hoş gördüğü sınırlar içinde her kavim ve kabile kendi renk ve inançlarını vererek yeni medeniyeti zenginleştirmişlerdir. Tam bu sırada amel ve inançlarda karışıklık dönemi başlamış, bundan sorumluluk hisseden İslâm âlimleri karışıklık ve kaosa son vermek için Kur’an ve Hadisler ışığında duruma müdahale ederek çözümler geliştirmişlerdir. Zaman içinde geliştirilen bu çözümler İslâm’da hem ameli hem de itikadî mezheplerin oluşmasına sebep olmuş, böylece kaos ve karışıklığın önüne geçilmiştir. Hanefilik, Şafiilik, Malikilik ve Hanbelîlik diye isimlendirilen ameli mezheplerle Ehlisünnet inancı diye isimlendirirlen Maturidilik ve Eş’arilik itikadî mezhepleri bu dönemde vücut bulmuştur. Bu mezhepler hak mezhepler kabul edilmiş bu mezheplerin dışında kalan hem amel hem de itikad yolları İslâm dışı sayılmıştır. Bugün bu amel ve inanç mezheplerinin dışında kendilerine şii ve şia diye isim verilen çok önemli İslâm mezhepleri vardır ve bu mezheplere göre milyonlarca Müslüman amel ve itikad etmektedir. Bunların başında Caferilik gelmekte olup bütün bir Azeri ve İran Müslümanlığını temsil etmektedirler. Mutezile ise İslâm’da aklın ufkunu açan çok önemli bir itikad mezhebi olup İslâm medeniyetine en büyük hizmetleri vermiştir. Ayrıca İsmaililer, Dürzîler, Yezidiler gibi küçük topluluklara hitabeden amel mezhepleri ile Kadericiler diye bilinen günümüzde mensupları kalmayan fakat mezhep kavgalarında adından sıkça bahsedilen itikadî mezhepler de vardır.
   Gerek amel mezhepleri ve gerekse itikad mezheplerinin önü kapatılmış, sayıları dondurulmuş ve “İÇTİHAT KAPISI” kapanmıştır gerekçesi ile bundan böyle İslâm’da günün şartlarına ve zamanın ihtiyaçlarına göre akıl yürütme, hüküm verme yolu kapatılmıştır. Günümüzde İslâm âlimleri bu kapıyı zorlamaya çalışırken “MEZHEPSİZLİK” suçlamasıyla karşı karşıya kalmaktadırlar. İslâm düşüncesini donduran ve İslâm medeniyetinin hamle gücünü yok ederek durgunlaşmasına sebep olduğu ileri sürülen bu durumun sadece bir tedbir olduğu, İslâm’ın ana kaynaklarına bağlı kalmak suretiyle “ASRIN İDRAKİNE İSLÂMI SÖYLETMENİN”  elbette mümkün olduğu bilinmelidir. XX. yüzyılın büyük hukukçusu Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil konuyla ilgili olarak Din ve Laiklik adlı eserinde “İçtihat kapısı kapanmamıştır. Sadece içtihat yapacak âlim kalmamıştır” diyerek günümüz kısırlığının gerçek sebebini ifade etmiştir.
   NOT: konuya devam edilecektir.
24.01.2012

Bu yazı toplam 1033 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim