mecidiyeköy escort mersin escort bayan bodrum escort adana escort adana escort seks hikayeleri türk porno izmir escort bayan hatay escort

  • BIST 109.156
  • Altın 153,061
  • Dolar 3,8203
  • Euro 4,5092
  • Bolu 9 °C
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 8 °C

CEHALETLE MÜCADELE (4)

Hasan Dinç

    Hicretten iki asır sonra yani miladi IX. yüzyılda islâm dünyasına girmiş yeni bir inanç, fikir ve yaşama tarzına daha şahit olmaktayız. Bu ithal inanç, fikir ve hayat tarzında İslâm öncesi birçok eski kültürlerin başta antik Yunan( Eflatun), İskenderiye( Plotin) etkileri olmak üzere, Hint mistisizminin (Budizm, Brahmanizm ve Hinduizm) etkileri çok bariz bir şekilde görülen TASAVVUF anlayışı ve bu anlayışın getirdiği hayat tarzıdır. Adının bile Yunanaca SOFOS (Hikmet) sözünden alındığını Abdülkerim Kuşeyrî “Risale-i Kuşeyriye” adındaki araştırmasında iddia etmekte hatta “feylesof” kelimesindeki “sof” un ayni “sofos” tan türediği ve “feylesof” kelimesinin “hikmet sever, bilge” anlamına geldiğini anlatır. Bazı araştırmacılara göre ise “Tasavvuf” kelimesi Arapça “saf” ya da “suffe” kelimelerinden türediği iddia edilmiş ise de bunun doğru olamayacağı yine Abdülkerim Kuşeyrî tarafından pek güzel bir şekilde anlatılmıştır.

   Tasavvuf bazılarına göre bir felsefe, yani bir fikir akımı, bazılarına göre bir inanç coşkunluğu, bazılarına göre de tarikat ( ayin ve erkân ) demektir. İslâm dünyasında ise tasavvuf geniş anlamıyla “İslâm mistisizmi” ve “Vahdet-i vücut” ( tek varlık ) anlayışı olarak kabul edilmektedir. İslâmî anlamda tasavvufun kökleri Kur’an-ı Kerim’de bazı ayetlerle ve Peygamberin hadislerinde aranmış ve genelde Hz. Ebubekir ile Hz. Ali’ye dayandırılarak günümüze gelmiştir. Tasavvufa İslâmi renk ve biçim tayin edilmesine rağmen onun ithal bir hayat tarzı ve inanış biçimi olduğu gerçeği hiçbir zaman reddedilememiştir.

    Başlangıç dönemlerinde çok sade ve şeriata tam, hatta biraz da aşırı bağlılıkla başlayan tasavvuf zamanla ve yayılma alanı genişlik kazandıkça bazı kesimlerde anlamını kaybetmiş, hatta birçoklarınca sapıklık (dalâlet) şekline sokulmuştur. Bunun yanında büyük ve gerçek mutasavvıflar Allah’ın ve Peygamberin emirlerine tam bağlı kalmışlar, iyi Müslüman olmadan iyi mutasavvıf olunamayacağı gerçeğini her zaman dile getirmişlerdir. O nedenle bu mesleğin ilk öncüleri olan Bayezid-i Bistamî, İmam-ı Rabbanî, Cüneyd-i Bağdadî, Ahmed el Rüfaî AbdulkadirGeylanî ve İbrahim Edhem gibi büyük mutasavvıflar hep bu kategoride olmuşlar, yaşarken de öldükten sonra da büyük takdir görmüşler, hürmetle yâd edilmişlerdir. Her zaman kendilerine inanan ve onların öğretilerini kendileri için kurtuluş sebebi sayan çok geniş bir hayranlar topluluğu olmuştur. Bu konuda söylediklerimin okuyucular tarafından daha iyi kavranılması için Mevlâna’nın Mesnevisindeki kısa bir hikâyeyi buraya aktarmayı uygun buluyorum.

    Bayezid- Bistami zamanında bir kâfir vardı. Ona kutlu bir Müslüman “ne olur Müslüman olsan da yüzlerce kurtuluşa erişsen, ululuklar bulsan” dedi. Kâfir kendisine bu teklifi getiren Müslüman’a dönüp “Eğer Müslümanlık, âlemin şeyhi Bayezid’in Müslümanlığı ise, ben ona takat getiremem. O benim tahammül gücümden çok üstün. Dine, imana inanmıyorum ama Bayezid’in imanına adamakıllı iman etmişim. Onun herkesten yüce, lâtif ve nurlu olduğuna inanıyorum. Ben iman edemem ama gizliden gizliye onun imanının müminiyim. Yok!.. Eğer sizin imanınıza gelmemi istiyorsan ona ne meylim var, ne de iştahım. İmana yüzlerce meyli olan, sizi gördü mü ondan soğur ve kesilir. Çünkü sizin imanınızdan adam, yalnız bir ad görür ama mânâsı yoktur. Nasıl olur da çöle mesirelik denir? Sizin imanınıza bakan kişinin imana olan sevgisi soğur gider.” dedi.

    Hikâyeden de anlaşılacağı üzere ilk devir mutasavvıfları yaşantı ve çevrelerindekilere olan sonsuz sevgi ve hoşgörü ile sadece Müslümanlar tarafından değil, diğer dinlerin mensupları tarafından da seviliyor ve saygı görüyorlardı. Meselâ Mevlâna hazretleri öldüğünde yalnız Müslümanlar değil, Yahudi ve Hıristiyanlar da onu ölümüne kırk gün matem tutmuşlar ve Müslümanların acı kaybını “İnsanlığın büyük kaybı” olarak değerlendirmişlerdir.

   Tasavvufun bir büyük mürşidin önderliğinde onun yorum ve davranışlarını eyleme geçiren dervişlerin oluşturdukları topluluklara tarikat denmektedir. Tarikat Arapça asıllı bir kelime olup yol demektir. Dini bir terim olarak tarikat “Doğru yol, insanı Allah’a ulaştıran yol”  anlamına gelmektedir. Dervişler dergâh, hanigâh, âstâne, zaviye ve rıbat da denilen ve bizde tekke olarak bilinen mekânlarında toplanarak bir şeyhin yönetimi altında ibadet eder, hizmet ve ayin yaparlar. Özde bir olmalarına rağmen her tarikat şeklen birbirlerinden farklı ayinlere, erkânlara, kabul törenlerine, selâm usullerine, sohbetlere ve giyim kuşamlara sahip olup; zikirleri ve duaları değişiktir. Genelde tarikatlar müritlerine az yemeyi, az konuşmayı, az uyumayı, nefse zulmetmeyi ve toplumdan uzak kalarak uzlete, inzivaya çekilmeyi teklif ederler.

     Anadolu Türklüğünü yakından ilgilendiren ilk tarikat XII. yüzyılda Horasanda Hoca Ahmet Yesevî tarafından kurulmuş ve onun adıyla bilinen Yesevî tarikatıdır. Bizim milliyetimizin oluşmasında önemli rol oynayan Yesevîlik Anadolu’ya Bektaşîlik olarak gelmiş millî hayatımız, sanatımız ve edebiyatımız üzerinde silinmez derin izler bırakmıştır. Çünkü bu tarikatın sohbet dili, nasihat dili ve dua dili Türkçe olup erkânları, selâm usulleri ve giyim kuşamları Türk kültüründen neşet etmekte; Türk adet ve örflerini yansıtmaktaydı. Tarikat ayinlerinin vazgeçilmezi olan saz, Orta Asya Türklerinin kopuzunun Anadolu’ya uzanan şeklinden başka bir şey değildi. Aynı asırda Konya’da hayat bulan Mevlevîlik ise genelde Farsça ağırlıklı bir dile dayanması nedeniyle daha ziyade aydınların intisap ettikleri bir tarikat olarak dikkati çekmekte, ancak ayin ve usulleri tamamen Türk kültürünü yansıtmakta idi. Bu tarikatın sema ayini ve bu ayine eşlik eden ney, kudüm, rebap ve def birçoklarının itirazına rağmen günümüz de bile canlı bir şekilde yaşamaktadır. Gerek Yesevî tarikatının kurucusu Ahmet Yesevî ve Onun Anadoludaki temsilcisi Hacı Bektaşî Velî gerekse Mevlevî tarikatının önderi Hz.Mevlâna Kur’anı-ı Kerim’e ve Peygamber Hz.Muhammed’e ve onun sünnetine o kadar bağlılık göstermişlerdir ki meselâ Ahmet Yesevî Hazretleri Peygamberimizin 63 yaşında ölmesi nedeniyle hayatının 63  yaşından sonraki kısmını yer altında ve bir çukur içinde geçirmiştir. Bilindiği üzere Ahmet Yesevî hazretlerinin 125 yıl yaşadığı kaynaklarda kayıtlıdır. Hz Mevlâna ise “Ben sağ olduğum sürece Kuran’ın kölesiyim. Ben Muhammed Muhtar’ın yolunun tozuyum” sözleri ile zamanında ki bazı densizlerin hakkında çıkardıkları ahlâksız dedikodulara en anlamlı cevabı vermiştir. Böylece Kur’an ve Peygamber sevgisinin ölçüsünü ortaya koymuştur. Yine bu devirde Anadolu’da Nakşî BendÎlik, Kadirilik, Melâmîlik, Bayramîlik gibi tarikatların varlığı bilinmektedir. Bu tarikatlardan bazılarının günümüzde illegal olarak faaliyetlerini sürdürdükleri herkesin malumudur.

    XII. ve XIII. yüzyılda Anadolu tarikatların yayılıp yerleşmesine çok müsait bire hale gelmişti. Önce başlayan Haçlı seferleri ve arkasından Anadolu’nun Moğollar tarafından işgal edilmesi devlet otoritesinin zayıflamasına, köy ve şehirlerde güvenliğin sağlanamamasına sebep oldu. Mal ve mülke zorla el konuluyor, ölmekle yaşamak ince bir tesadüfe bağlı bulunuyordu. Bu huzursuz ortam tam da tarikatların istediği gibi insanların dünyadan el etek çekmesini, bazı tarikatların nüfuzu altına girerek onların manevi havalarında huzur bulmasını sağlıyordu.

    Önceleri derin bir manevi felsefe, yüksek bir ruh terbiyesi, ahlâki olgunluk ve coşkunluk olarak kendisini gösteren tasavvuf ve ona bağlı olarak kurulan tarikatlar mensupları arttıkça, kontrol ettikleri alan genişledikçe ve zaman geçtikçe donmuş, kalıplaşmış ve bozulmuştur. İlk kuruluş anındaki gerçek erenler görünmez olmuş, yerlerini sahteleri ve taklitçileri almıştır. Gurur, gösteriş, sahtecilik, keramet taslayıp halkın gözünü boyamak ve dünyalık çıkar sağlamak bunların uğraşları haline gelmiştir. Son asırlarda dergâh ve tekkelerin çoğu fesat ve ahlâksızlık yuvasına dönüşmüş, cahillerin sığınağı haline gelmiştir.

     NOT: konuya devam edilecektir.

Yazının bu bölümü için:

   1-Prof. Fuat Köprülünün TÜRK EDEBİYATINDA İLK MUTASAVVIFLAR adlı kitabından,

   2-Ahmet Kabaklının TÜRK EDEBİYATI adlı kitabından

    3-Hz. Mevlâna’nın MESNEVİ’ sinden

   4-Türk Diyanet Vakfı tarafından yayımı sürdürülen İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ’NDEN geniş şekilde yararlanılmıştır.

31.01.2012


Bu yazı toplam 1048 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim