• BIST 82.779
  • Altın 146,779
  • Dolar 3,7701
  • Euro 4,0274
  • Bolu 3 °C
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara -1 °C

CEHALETLE MÜCADELE (5)

Hasan Dinç

Yukarıdaki başlık altında bundan önce yazdığım dört yazıda önce cahil, cehalet ve cahiliye kelimelerinin anlamları üzerinde durmuş, genişçe izahlar yapmıştım. Sonra ilim ve medeniyet kavramları üzerinden hareketle İslâm Dini'nin ilme verdiği değeri ayet ve hadislerin ışığında dile getirmiştim. Arkasından İslâm coğrafyasının genişlemesi anlatılmış, yeni fethedilen yerlerdeki kültürlerle İslâm ilim ve inancının etkileşimini izaha çalışmıştım. Üçüncü yazımda İslâm'da mezheplerin oluşumu üzerinde durmuş, zaman içinde ortaya çıkan İslâm'daki ameli ve inanç mezheplerini anlatmıştım. Bundan önceki dördüncü yazımda ise tasavvuf ve tarikatlar hakkında bilgi verdikten sonra İslâm tasavvufu ve tarikatlarının oluşum sıralarındaki örnek yaşam ve anlayışlarını anlatmış, Anadolu'daki Türk tasavvuf anlayışına paralel oluşmuş tarikatları sıralamış, Bektaşilik ve Mevlevilik üzerindeki düşüncelerimi dile getirmiştim.

Şimdi okuyucularım bu yazılarda anlatılanlarla “CEHALETLE MÜCADELE” NİN ne ilgisi var diye sorabilirler. Sözü döndürüp dolaştırmadan hemen açıklamalıyım ki bu dört yazı biraz uzun kabul edilse de konunun alt yapısını oluşturmaktadır. Yani esas “CEHALETLE MÜCADELE” konusuna bundan sonra başlanacaktır. Buraya kadar ki dört yazı bundan sonraki bölümlerde anlatılanların temelini oluşturacak, “CEHALETLE MÜCADELE” konusu bu alt yapı üzerine inşa edilecektir.
İntişarından kısa bir süre sonra geniş bir coğrafyaya yayılan İslâmiyet medeni bir hamle, ilmi bir sıçrama ve buna paralel teknik bir atılım meydana getirdi. Geniş coğrafya üzerinde yaşayan değişik kavimlerden oluşan İslâm topluluğuna aydınlık bir ortam hazırladı. İlmin her dalında yetişen yüzlerce âlim birer kutup yıldızı, birer ay ve güneş gibi beşeriyetin üzerine doğdu ve insanlığı, cehaletin zifiri karanlığından çekip çıkardı. Bu sırada o günün bilinen dünyasının diğer yarısını teşkil eden Hıristiyan Avrupa skolâstik zihniyetin esiri olmuş, karanlığın ve cehaletin pençesinde tarihinin en utançlı günlerini yaşıyordu.

IX. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar arada haçlı seferlerinin ve Moğol işgalinin sebep olduğu fetret devirleri olsa da aydınlığını, ilmi ve teknolojik üstünlüğünü devam ettiren bu medeniyet ne oldu, nasıl oldu da günden güne medeni vasıflarını kaybederek koyu bir karanlığa büründü ve cehaletin pençesine düştü. Bu soru bütün mahfillerde yıllarca tartışılmakta, kimisi ilmi namusunun gereklerine uygun olarak meseleye yaklaşmakta, kimisi de asırlık kinlerinin sonucu “İslâm Dininin” terakkiye mani olduğu iddiasını fütursuzca ilim adına ifade edebilmektedir. Kendi içimizden meseleyi inceleyenler ise henüz ilmi kişiliklerini dünya ölçüsünde kabul ettiremedikleri ya da tamamen batılı ilim adamlarının etkilerinden kendilerini kurtaramadıkları için orijinal ve doğru tespitlerden uzak kaldıkları görülmektedir.

Bu büyük medeniyetin hiç kuşkusuz şafağı Hira mağarasında alınan “OKU” ilahî mesajıyla sökmüştür. Uygulamaya ise Bedir savaşından sonra savaş esirlerine okuma yazma öğretme karşılığı hürriyet vaat edilmesiyle başlanmıştır. Kur'an ayetleri ve dinin muazzez peygamberinin söz ve davranışlarıyla ilim güneşi yükselmiş, o güneşi bütün gücüyle söndürmeye çalışan cahiliye devri anlayışına ve onun inanılmaz direnişine rağmen Medine'de kuşluk vaktini idrak etmiştir. IX. yüzyıldan itibaren başlayan tercüme faaliyetleriyle kendisiden önceki bütün din, inanç, ilim, felsefe ve kültür eserleriyle beslenen çalışmalarla en tepe ve kemal (olgun) noktasına ulaşmıştır. Orta Asya'nın bu çalışmalara müdahil olması ve ilim ve medeniyet bayrağını oralarda da yükseltmesi hatta bu rekabette Bağdat'ın önüne geçmesi medeniyet ışığının aydınlattığı coğrafyanın sınırlarını daha da genişletmiş, beşeriyetin ufkunu açmıştır.
XII. yüzyılda başlayıp bir buçuk asır süren haçlı seferleri ve bu seferlerin yaraları sarılmadan gerçekleşen Moğol istilası bu medeniyet ışığının önüne gelmiş koyu bir bulut olmuşsa da XIV. yüzyılda Anadolu'da bu medeniyet bayrağını ele geçiren Osmanlılar TÜRK İSLÂM medeniyetinin yeniden yükselmesinin amili olmuşlardır. İki asır süren bu devir XVI. yüzyılın sonlarından itibaren ilim ve medeniyet aydınlığının ışığı yavaş yavaş azalmaya, XVII. yüzyıl sonlarından itibaren ise yerini akşam karanlığına, bırakmış, bütün bir İslâm coğrafyası böylece medeniyet mücadelesinde öncü rolünü kaybetmiştir.

Biz bu yazımızda başkalarının kalıplaşmış düşünce ve görüşlerini tekrar etmektense kendi özgün düşünce ve kanatlarımızı yazmayı uygun bulduk. Böylece samimi ve sade dindarlıktan softalığa, hoşgörü ve insan sevgisinin bayrağını yükseltmiş olan tasavvufun taassuba; alçak gönüllülüğün, diğergamlığın, kardeşliğin, faziletin ve masumiyetin bayraktarlığını yapan tarikatların barikatlara; ilmin ve medeniyetin gerçek temsilcilerinin yobazlığa nasıl mağlup olduklarının öyküsünü önümüzdeki haftadan itibaren anlatmaya çalışacağız.
NOT: Konuya kaldığımız yerden devam edilecektir.

07.02.2012

Bu yazı toplam 932 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim