• BIST 82.252
  • Altın 148,354
  • Dolar 3,8176
  • Euro 4,0790
  • Bolu -1 °C
  • İstanbul 4 °C
  • Ankara 0 °C

CEHALETLE MÜCADELE (7)

Hasan Dinç

 Mezhep kelimesi Arapça anlamı gitmek olan “zehap” kökünden türemiş olup “gidecek yer ve yol” anlamına gelmektedir.  Dini bir terim olarak anlamı ise “dinin inanç esasları ile ibadetler ve insanlar arası münasebetlerin dayandığı delilleri bulmakta ve bunlardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlerin tamamı veya belirledikleri sistem” olarak bilinmektedir. Tarifte yer alan dinin inanç esaslarına dinin “asli hükümleri”, ibadetler ile insanlar arası münasebetlere de dinin “fer’i hükümleri” denilmektedir.

    İslâm’ın ilk yıllarında ve peygamber döneminde ne mezhep diye bir kavram, ne de guruplaşmalar vardı. Vahiy yolu açık ve onu yorumlayan peygamber hayatta idi. Dolayısıyla Müslümanların her türlü ihtilafına anında el koymak ve çözüm getirmek durumunda bulunuyordu. Vahyin ve peygamberin konuya ilişkin getirdiği çözüm tartışmasız kabul görüyor, ihtilaf sona eriyordu.

    Peygamberin ölümünden sonra bazı âlimlerin toplumdaki yeni meselelerle ilgili olarak görüşlerini risaleler halinde yazmaya ve meseleler hakkındaki görüşlerini toplumla paylaşmaya başladılar. Giderek farklılaşan ve belirginleşen bu görüşler etrafında guruplaşmalar oldu. Bir kurucunun liderliğinde ortak düşünceler etrafında bir araya gelen bu guruplara önceleri “fırka” olarak tanımlanmaya başladı. Fırka kelimesi İslâm mezhepleri tarihinde zümreleşmeyi ifade eden en yaygın terim olmuştur. Bu nedenle Batıda İslâm tarihi ve İslâm mezhepleri tarihi ile çalışanlar konuya  “İslâmiyet’in ilk devrinde DİNİ; SİYASİ MUHALEFET PARTİLERİ” tanımıyla yaklaşmışlardır. Dilimizde bile “Fırka” kelimesi uzun süre “Siyasi parti” anlamında kullanılmış ve son dönemde kullanımdan düşmüştür.

    VIII. ve IX. yüzyıllarda İslâm dini en geniş sınırlarına ulaşmış Yahudiler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve yerli topluluklarda din değiştirmeleri olmuştur. Bu din değiştirmeleri İslâm’ın siyasi hâkimiyet kurduğu Suriye, Filistin, Irak, Mısır ve Kuzey Afrika, Endülüs (İspanya), İran, Horasan, Türkistan, Kafkaslar ve Hindistan’a kadar geniş bir sahaya ulaşmış, bu coğrafyadaki birçok farklı din mensubu İslâmiyet’i benimsemiştir. Bu geniş coğrafyada egemenlik kurmuş bulunan devletin yönetimini ele geçirme ve ona sahip olma ihtirasından kaynaklanan siyasi gelişmeler, İslâmiyet’in kaldırmış olmasına rağmen sonradan yeniden canlanan ve kökü çok eskilere dayanan kabile asabiyeti birçok ihtilaf ve farklılaşma sebebi olmuştur. Bu ihtilaflar, siyasi amiller, Müslümanların Yahudi ve Hıristiyan diyanetiyle karşılaşması gibi sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan inanç farklılıkları itikâdi ve amel guruplarının dolayısıyla mezheplerin oluşmasına sebep olmuştur.

    Bu farklılaşmalara rağmen VIII. ve IX. asırlar İslâmiyet’in en yoğun ilmi ve medeni hamlelerine sahne olmuş asırlarıdır. Bu asırlarda vücut bulmuş ameli ve itikadi mezhepler kendi görüşlerinin doğruluğunu ve meşruiyetini ispatlamak için kitaplar yazıyor ve geniş bir ilmi faaliyete sebep oluyordu. Kendi dışındaki görüşlerle bu şekilde mücadele ediyor, mücadelelerde karalama, iftira, cebir ve zor yolu kullanılmıyordu. Bu şekilde oluşmuş mezheplerden her biri kendini doğru yolda görmüş ve “Hak ehli” diye nitelemiştir. Buna rağmen büyük İslâm topluluğu iki gurupta toplanmış birine “Ehl-i sünnet” diğerine ise “Ehl-i bidat” demiştir. Her türlü inanç ve amel guruplaşmalarını da bu isimler altında toplamıştır. Din âlimlerinin yaptığı bu tasnif ve isimlendirmeye göre peygamber ve onun ashabının dinin temel konularında benimseyip takip ettikleri yoldan gidenlere “Ehl-i sünnet”, dinin temel konularında dini bir delile dayanmaksızın farklı görüşler ileri sürenlere de “Ehl-i bidat” demişlerdir. Kur’an-ı Kerim Müslümanlara “ insanların tek bir topluluk iken açık bilgi ve belgeler geldiği halde daha sonra inanç ayrılığına düştüklerini; ( Bakara 213, Yunus 19, Mü’minun 52-53 ) özellikle kitap ehlinin kendilerine yeterli bilgi gelmesine rağmen ihtiras, zulüm, kıskançlık ve aşırı temayülleri yüzünden guruplara bölünerek hak ve meşruiyet sınırlarını aştıklarını, gerçeği gizlediklerini ve nefsanî arzular uğruna hidayeti terk ettiklerini bildirmiş;”(Bakara 174-176, Ali İmran 19, Meryem 37 ve Zuhruf 63-65)   Ayrıca Hz. Muhammed’e de “hem vahyi tebliğ etme hem de mensuplarının sosyal birliğini koruma görevini yüklemiştir.” Yine Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlara “dini konularda derin ihtilâflara düşmeme, Peygambere itaat etme, Ehl-i kitabın ve diğer grupların tahriklerine kapılmama, eski ve yeni bütün ilâhi vahiylere inanma, sosyal birliği koruma, savaş vb. gibi sıkıntıların ortaya çıkması halinde sabır, metanet ve bağlılık gösterme” gibi emir ve öğütlerde bulunulmuştur. Bütün bu emir, telkin, tavsiye ve öğütlerin ortak amacı gruplaşma ve ayrışmalara sıcak bakılmadığını ve mezheplerin İslâm topluluğunun birlik ve bütünlüğüne uygun düşmediğini anlatmak olduğu anlaşılmaktadır. Bütün bunlara rağmen büyümenin kaçınılmaz sonucu hükmünü icra etmiş ve İslâm dünyasında mezheplerin oluşmasının önüne geçilememiştir.

    Merkezi yönetimlerin güçlü olduğu ilk dönemlerde her hareket kontrol altına alınmış ve İslâm halifeliğinin başşehri olan Bağdat egemen olduğu bütün coğrafyada inanç ve amel disiplinini sağlayarak, bozucu her türlü gelişmeye izin vermemeye çalışmıştır. Ancak Samuel P. Huntington’un Medeniyetler çatışması adlı son dönemdeki meşhur tezinde iler sürdüğü “ Düşmanı olmayan ya da kalmayan medeniyetlerin çöküşü mukadderdir” kuralı Abbasi İslâm İmparatorluğunun yakasına yapışmış ve bu büyük imparatorluk hızlı bir çöküşü yaşamaya başlamıştır.

   Etraflarında toplanan bağlı gruplarla geniş imparatorluk coğrafyasında kendilerine egemen alanlar oluşturmaya çalışan mezhepler, merkezi otoritenin güç kaybetmesi sonucu yerel bazı güçlerle işbirliği yaparak egemenlik alanlarında siyasi hâkimiyet sağlama girişimlerinde bulunmaya başladılar. Fethedilen topraklarda yönetim yetkilerini kaybetmiş bazı yerel aileler bu topluluklara dayanarak mahalli istiklâl mücadelesi verirken, mezhep yetkilileri de bu siyasal oluşumlara dayanarak varlıklarını ve devamlılıklarını sürdürme gayreti içine girdiler. Böylece hem merkezi yönetimin takibinden kurtulmaya hem de yaptıkları faaliyetlerle bağlı toplulukları artırmaya, hâkimiyet alanlarını genişletmeye ve mezhepleriyle ilgili tanıtım çalışmalarını artırarak kendilerine yöneltilmiş farklı değerlendirmeleri cevaplandırmaya fırsat buldular. Mısır’da Fatımîler, Irak’ta Karmatîler ve Büveyhîler, Horasan’da Samanîler ve İran’da önce Safevîler sonra Avşarlar, Kaçarlar ve Pehlevîler bir mezhep topluluğuna dayanarak kurulmuş devletlerdir. Bunlardan Mısır’daki Şii FatimÎler o kadar güç kazanmışlardır ki Bağdat’taki Sünni Abbasi halifesi ancak Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet ederek kendi egemenliğini kurtarabilmiştir. (1058)

    Mezhepler egemenlik alanlarını genişletip mahallî iktidarları kontrol ettikçe diğer mezheplerle münasebetlerinde değişiklikler oluşmuş, önce onlara karşı camilerde ve her zeminde “Tekfir ve Tadlil” ( küfür ve dalalet) politikalarını uygulayıp sonra onları sapıklıkla suçlamışlardır. Daha sonra da silahlı mücadelelere girişerek İslâm tarihinde utanç duyduğumuz katliamlara başlamışlardır. Yani önce onların hak olmadıkları savunulmuş, küfür ve dalalet içinde oldukları, sapıklıkları yazdıkları kitaplarla ve vaazlarla anlatılmış, bu yetmeyince silaha sarılarak birbirlerine karşı yok etme savaşlarına girmişlerdir. Örneğin Osmanlılar ile Safevîler arasındaki Çaldıran savaşı böyle mezhep temelli (Şiî - Sünniî) bir savaş olup aynı milletin çocukları birbirlerini kılıçtan geçirmişlerdir.

    Yine mezhepler bu iç çatışmaların dışında kendi hayatiyetlerini devam ettirip dokunulmazlıklarını artırmak ve yeni gailelerle karşılaşmamak; ayrıca yeni mezhep oluşumlarını önlemek amacıyla 

“içtihat kapısı kapanmıştır” ( yeni şartlar karşısında Kur’andan ve hadislerden âlimlerin hüküm çıkarması) diyerek düşünceye pranga vurmuşlar, İslâm âlimlerinin gelişen yeni şartlara göre hüküm geliştirmelerine engel olmuşlardır. Böylece mezheplerin kuruluş aşamasındaki kuralları, bu kurallar çerçevesinde geliştirilen hükümleri tartışılmazlık ve dokunulmazlık zırhına büründürmüşlerdir. Ne yazık ki insan aklı ve düşüncesi “kara kaplı kitapların” iç sayfalarına mahkûm edilmiş, Allah’ın “hiç düşünmez misiniz?” “Akıl etmez misiniz?” “Aklını kullanmayanların üzerine pislik yağar” ikazları devre dışı bırakılmıştır. Üstelik mevcut mezheplerden birini kabulle Müslümanlar mecbur bırakılmış, herhangi bir ameli ve itikadî mezhebe bağlanmayanları “Mezhepsizlik” ithamıyla yüz yüze bırakmışlardır. Bu itham birçoklarınca dinsizlikle eşdeğer bir hüküm ifade etmektedir. Sanki İslâm’ın ilk yıllarında mezhepler varmı,ş ya da İslâm’ın belirtilmeyen altıncı şartı bir mezhep tercih etmekmiş gibi. Bir durum hükmünü hâlâ icra etmektedir

NOT: Konuya devam edilecektir.    

21.02.2012

 

 


Bu yazı toplam 897 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim