eryaman escort , ankara escort, ankara escort, bursa escort
  • BIST 104.001
  • Altın 145,505
  • Dolar 3,5061
  • Euro 4,1839
  • Bolu 27 °C
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 32 °C

 CEHALETLE MÜCADELE (8)

Hasan Dinç

Kökü ilk çağ Mezopotamya Sami kavimlerinin kullandıkları dile dayanan ve anlamı okumak, anlamak, bir metni öğrenmek için tekrarlamak olan “dirâse” (ders) kelimesinden türeyen medrese, İslâm tarihinde eğitim ve öğretim kurumlarının genel adı olarak bilinmektedir. Bu kelime ilk olarak antik Yahudilerin dilinde “Beytülmidrâs” şeklinde görülmüş olup Tevrat’ın okutulduğu, öğretildiği yerler için kullanılmıştır.

İslâm’ın ilk yıllarında Arapçada “ders” ve “tedârüs” kelimelerinin izlerine o devrin yazılı kaynaklarında rastlanmasına rağmen “medrese “ kelimesi görülmemekte, ders yapılan yerlere de “medrese” denilmemektedir. Peygamberimizin Medine’ye hicretinden sonra Kur’an-ı Kerim öğretilen bir eve “Dârülkurr┠denildiği bilinmekte olup bu evin medreselerin ilk proto tipi olduğu iddiası da bulunmaktadır. Ancak Medine’de yapıldığı ilk andan itibaren ibadet dışında bir eğitim ve öğretim müessesesi olarak da görev yaptığı bilinen Mescid-i Nebevî (Peygamber mescidi) medreselerin ilk modeli olduğu iddiası daha gerçekçi durmaktadır. Zaten camiler çok uzun yıllar müstakil medrese binaları yapıldıktan sonrada ders yapılan yerler olarak bu ilk görevlerini sürdürmeye devam etmişlerdir. Batı dünyasını etkileyerek orada aydınlanma çağının önünü açtığı ilim tarihçilerince kabul edilen Endülüs’te ise, medrese kurumundan söz edilmemekte, dersler genellikle camilerde yapılmaktaydı.

Bir eğitim ve öğretim kurumu olarak medreselere IX. yüzyılın ilk çeyreğinde Horasan’da karşılaşıldığı İslâm Medeniyeti Tarihi yazarı Corcî Zeydân tarafından ileri sürülmüştür. Medrese, ribat ve zaviyelerin Orta Asya ‘da Müslümanlığın Türkler arasında süratle yayılmasına büyük katkılar sağladığı ve bu kurumların ilk defa Belh ve Buhara’da hizmete girdikleri; Budist eğitim kurumu olarak bilinen “vihara” lardan taklit edildikleri, hatta “Buhara” adının da bu kelimeden neşet ettiği ileri sürülmektedir. Abbasi halifesi Me’mun aynı yıllarda Bağdat’ta bir ilimler akademisi olarak ilk defa “Beytülhikme” yi devreye sokmuştur.

Türk- İslâm âleminde medrese denilince ilk akla gelen kurum şüphesiz Büyük ceddimiz ve Selçuklu hükümdarı Sultan Alparslan’ın ve oğlu Sultan Melikşah’ın veziri Nizâmülmülk’ün Nişabur’da ve bilhassa Bağdat’ta yaptırdığı “Nizâmiye Medreseleri” akla gelmektedir. Bu medreselerin en büyük özelliği ise hocalarının ve talebelerinin barınacağı odalarının bulunması, giderlerinin sağlanması için zengin vakıflar kurulması ve böylece hoca ve talebelerinin geçim endişesinden uzak sadece ilimle uğraşmasına imkân hazırlamış olmasıdır. Böylece Şii Fatimîler’in Kahire’de açtıkları “Ezher ve Darülhikme” ye karşı Sünnî İslâm’ın ilmî mücadelesini veren kurumlar oluşturulmuştur. Bu tarihten sonra başta Selçuklu ve Osmanlılar olmak üzere kurulan Türk devletleri medrese geleneğini devam ettirmiş, bütün Türk illerinde sayıları binleri bulan medreseler kurmuşlardır. Bilhassa Anadolu’nun önemli şehirleri Konya, Kayseri, Sivas, Erzurum, Amasya, Manisa, Bursa, Edirne gibi önemli şehirlerinde kurulan medreseler, ilmi ve kültürel hamlelerin en itici dinamosu olmuşlardır. Daha sonra fethedilen İstanbul ise kurulan Fatih külliyesi ve Süleymaniye külliyesi gibi devrin en büyük eğitim ve öğretim kurumların merkezi olmuş, bu külliyeler dünyanın en tanınmış hocalarıyla desteklenmişler ve Sahn-ı Seman medreseleri olarak tanınmışlardır. Rivayet edilir ki Fatih Sultan Mehmet Devrin en büyük âlimi Ali Kuşçuyu Özbekistan’dan attığı her adıma bir altın vermek suretiyle İstanbul’a getirtmiştir. Kendisini de bütün devlet erkânıyla birlikte İstanbul dışında istikbal etmiş, büyük saygı göstermiştir. Sadece bu olay bile ilk dönem Osmanlı padişahlarının ilme ve âlimlere ne kadar değer verdiklerine önemli bir delildir ve ilim ve âlimler için maddî ve manevî hiçbir fedakârlıktan çekinmediklerine sanırım en güzel örnektir.

Medreselerde bulunan akademik görevliler o günün isimleriyle şunlardır. Muhaddis (Hadis öğretmeni), Müfessir (Kur’an ayetlerini açıklayan öğretmen), Müderris ( Öğrenciye ders anlatan öğretmen), Muid (Müderris yardımcısı), Müfid (Ders çalışmaları sırasında öğrenciye yardım eden görevli), Müntehi (Tartışılan konuları araştıran görevli), Kâtibü’l gaybe (Öğrencilerin devam durumunu takip eden görevli), Zâbitü-l esma (Öğrencilerin kaydı ve derslere devamını takiple görevli), Muallimü’l küttap ( Küçük öğrencilere İslâmiyet’in esaslarını öğreten kişi), Kâs (Öğrencilere kıssa yani dini ve ahlâki hikâye anlatan görevli) Vaiz ve imam. Bunların dışında fıkıh medreselerinde (Bu günkü hukuk fakülteleri) Reis, Kadı, müftü, şahit, müteşaddir gibi görevliler de bulunmaktadır.

Medreselerde tahsil süresi belli değildi. Medreselerde sınıfın değil dersin geçilmesi ve her dersin başlangıç, orta ve ileri seviyede ele alınıp okutulma esası vardı. Medreseyi başarıyla bitirenlere icazet (Diploma) verilirdi. Belli bir süreden sonra kendisinde kabiliyet görünmeyen öğrenciler medreseden uzaklaştırılırdı. Dersler genellikle ezberleme, tekrar, müzakere ve imlâ metotlarıyla öğretilmeye çalışılırdı. Ders kitabı olarak o ilim dalında yazılmış en önemli kitap ya da kitaplar takip edilirdi ve kitap öğrencilere ezberletilirdi.

Osmanlılarda İslâm eğitim sisteminin temel kurumu olan medrese binası, programı ve temsil ettiği zihniyeti itibariyle büyük gelişmeler göstermiştir. Sıbyan (Çocuk) mektebinden sonra bugünkü orta, lise ve üniversite eğitimine tekabül eden kademelere ayrılmıştır. Medreselerin eğitim ve öğretim programlarında aklî ve naklî, dini ve din dışı ilimler; doğrudan veya dolaylı olarak programda okutulanlar olmak üzere sınıflandırılmış olup esas itibariyle hesap, hendese, heyet ve hikmet dersleri, belâgat, mantık, kelâm, Arap dili ve grameri, Arap edebiyatı, Tefsir, hadis ve fıkıh derslerinden oluşmaktaydı. Tıp ve astronomi de önemli bir yer tutardı. Derslerde kitapların dili tamamı Arapça olmakla beraber eğitimde tartışma dili Türkçe ve uygulanan metot ise takrir metodu idi.

XV. ve XVI. yüzyıllarda Osmanlı medreselerinde felsefi konular, matematik, tıp ve mühendislik gibi konular ağırlıklı olarak müfredatta yer almış olmasına rağmen zamanla ağırlıklarını kaybetmişlerdir. Daha 1540 yılında Taşköprüzâde medresede tartışmalı kelâm ve matematik derslerinin ulema arasında önemini yitirdiğinden bahsetmekte, Kâtip Çelebi ise faydalı kelâm ve felsefe tartışmalarının yerini lüzumsuz zıtlaşma ve tartışmaların almasından, medreselerde eskisi gibi matematik derslerinin okutulmadığından acı, acı dert yanmaktadır. Böylece XVII. yüzyıldan itibaren medreselerde okutulan dersler din ilimleri lehine bozulmuş ve bu durum her geçen sene artarak devam etmiştir. Buna rağmen din ilimlerinde eskiyi tekrar etmenin ve ilk örneklerin ezberlenmesi dışında bir ilerleme ve inkişaf görülmediği gibi bunlara yeni bir şeyler de katılmamıştır. Medreselerde tarih ve coğrafya, Türk edebiyatı dersleri de yer almamakta idi. Bu derslere ilgi duyanlar bilahare bu konulara eğilebilme fırsatı bulur ve meraklarını giderirlerdi.

Medrese eğitimi gerek derslerde gerek derslerde işlenilen konularda önemli bir değişiklik ve yenilik yapmadan XX. yüzyıla kadar gelmişlerdir. Dünyadaki ilmi gelişmeleri takip etme gücünü kaybeden ve kendini yenileme yeteneğinden mahrum bu eğitim kurumları, kendilerine hayat veren Osmanlı imparatorluğu ile birlikte tarihe karışmışlardır. Bir dönemin ilim ve medeniyet güneşi olan bu kurumlar bütün bir ortaçağ boyunca insanlığı cehaletin pençesinden kurtarıp ilmin aydınlığına ulaştırırken, son dönemin ilmi hamlelerine ayak uyduramamış, bir yerde karanlığın ve de cehaletin sembolü kurumları haline gelmişlerdir. Bu nedenle yerlerini daha çağdaş eğitim kurumlarına terk etmişlerdir.

Konuya kaldığı yerden devam edilecektir.

28.Şubat.2012

 


Bu yazı toplam 824 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim