eryaman escort , ankara escort bayan, escort ankara, bursa escort - ankara escort
  • BIST 106.926
  • Altın 151,429
  • Dolar 3,6718
  • Euro 4,3287
  • Bolu 9 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 6 °C

CEHALETLE MÜCADELE(20)

Hasan Dinç

BİZANS’IN MİRASI

Tarihçilerin dilinde Osmanlı İmparatorluğunun bir diğer adı da Doğu Roma İmparatorluğu’dur. 29 Mayıs 1453 yılında İstanbul’un fethedilmesi Doğu Romanın tarihe karışması anlamına gelmiş, bu nedenle Osmanlı İmparatorluğuna Doğu Roma’nın devamı olarak bakılmıştır. İstanbul’un fethiyle Osmanlı, sadece Doğu Roma’nın topraklarının ve hanedanının değil, aynı zamanda geçmişinin, kültür ve medeniyetinin, hazinelerinin kısaca maddi ve manevi bütün zenginliklerinin de mirasçısı olmuştur. Bunun yanında Doğu Roma’yı (Bizansı) içten içe yiyip bitiren, onun siyasi güç ve ihtişamını kemirerek yok eden, bütün kötülüklerinin de mirasçısı yine Osmanlı İmparatorluğudur. Tarihimizde o zamana kadar pek fazla görülmeyen ve zamanla halka da intikal ederek onun dilinde “Bizans entrikası” ya da “Bizans ayak oyunları” olarak ifade edilen “ikiyüzlü, riyakâr, içten pazarlıklı, yüzüne gülen arkadan kuyu kazan, saray kadınlarının devlet hayatına müdahale ve bir kısım devlet adamlarını kendi yanlarına alarak güç ve kudret sahibi olmaları ve bu kudreti kendi şehzadelerinin padişah olması için acımasızca kullanarak diğer şehzadelerin katline varacak kadar işi ileri götürmeleri, devlet hayatında hile, desise, fitne ve fesadın” adı haline gelmiş “entrika” da bu miras içinde yer alıyordu.

Osmanlı İmparatorluğunun gerilemesi, yıkılıp dağılmasının klasik sebepleri arasında pek fazla zikredilmeyen bu “Bizans mirası” gerçekte diğer sebeplerden hiç de aşağı kalmayacak şekilde etken olmuştur. Devletin güçlü zamanlarında ve iradesinin gücüyle öne çıkan padişahlar zamanında geri çekilip sinen, kendisini unutturan bu hastalık, zayıf hükümdarlar zamanında hortlayarak ortaya çıkıyor ve Osmanlı Sarayını dedikodunun, entrika ve ayak oyunlarının merkezi haline getiriyor, güven ve samimiyetin başka diyarlara göç etmesine sebep oluyordu. Kısa süre sonra Osmanlı sarayında şehzade katliamları, veziri azam ve kudretli kumandanların azli ve katledilmeleri birbirini izliyordu. Yani entrikaya bulaşmayan, saray kadınları ve onlarla birlikte hareket eden zayıf karakterli devlet yöneticilerine pek fazla itibar etmeyen, sadece padişaha bağlı dürüst devlet adamları kısa süre sonra her türlü entrikanın muhatabı oluyor, zaman geçtikçe önce makamını sonra da kellesini bir şekilde kaybediyordu. Bu durum tarihimizde “kaht-ı rical” diye bilinen devlet adamlığı yokluğunu doğuruyor, devlet ehil olmayanların eline geçiyor, böylece güç ve kudretini kaybediyordu.

Bu entrika zaman, zaman devlet hayatına o kadar egemen oluyordu ki tarihimizde  “Muhteşem Süleyman” olarak bilinen Kanunî Sultan Süleyman bile bu entrikaların kontrolüne girebiliyordu. Öyle ki Osmanlı hanedanının en yiğit şehzadesi Türk anadan doğma Şehzade Mustafa, Hürrem Sultan ve onunla işbirliği halinde hareket eden devşirme devlet adamları, Kanunî Sultan Süleyman’ı entrikalarına alet ederek hile ile boğdurulmuş, saf Rus kanı taşıyan Hürrem Sultan’ın oğlu şehzade Selim’e padişahlık yolu açılmıştır. Daha sonraki zamanlarda bu entrika kurbanlarının boyutunu şehzadelerden padişahlara yükseltmiş, zaman, zaman padişahlar tahtan indirilirken kimileri hücrelere mahkûm edilmiş, kimileri de boğularak öldürülmüştür.

Sarayda en mahrem devlet işlerinin görüşüldüğü toplantılarda güven ortamı kalkmış, kimse samimi kanatlarını ifade edemez hale gelmişti. Söylenecek en halisane düşüncelerin kim tarafından bazı yanlış odakları taşınacağı bilinmediğinden, susmanın ya da söylenenleri kabul etmiş görünmenin en çıkar yol olduğu benimsenmişti. Ordunun bilhassa yeniçeri ocağının devletin bekası açısından yenilenmesi ya da lağvedilmesi gerektiğine olan inancını güvendiği en yakın adamlarına açan talihsiz Osmanlı padişahı Genç Osman Ya da II. Osman bu ihtiyatsızlığının cezasını Yedikule zindanlarında boğularak görmüştür. Daha bunun gibi birçok menfur olay tarihimizin karanlık sayfalarında yer almış, devşirme silahlı gücü, devşirme devlet adamları ittifakı sonucunda iktidara tam egemen olmuş, istediklerini görevden aldırmayı, istediklerinin kellesini kopartmayı hatta hanedana mensup istedikleri kişiyi padişah yapmaları devletimizin alışılmış uygulamaları haline gelmişti. Yeniçeriler ağalarının öncülüğünde sarayı her an basmak ve istediklerini koparmak gücünü kendilerinde bulabiliyorlar, bazı haris devlet adamları ise onları tahrik ederek kişisel isteklerine ulaşabiliyorlardı. Bu durum III. Selim zamanında Nizam-ı Cedit teşebbüsüne, II. Mahmut zamanında Asakir-i Mansure-i Muhammediye teşebbüsüne ve 1826 yılında yeniçeri kışlalarının topa tutularak yok edilmesine kadar devam etti. Bu olay tarihimizde “Vakayı Hayriye” hayırlı olay olarak yerini almıştır.

Görülmektedir ki devletimiz güçlü iken devletin hizmetinde olan, devlet güç kaybına uğradığında ya da zayıf devlet adamlarının yönetiminde iken saray kadınlarının, devşirme devlet adamlarının entrika, hile ve desiselerine sahne Osmanlı Saray yönetimi, devletin gerileme ve dağılmasının en önemli sebepleri arasında bulunmaktadır. Devlet geleneğimizde olmayan bu entrika ve hileli yönetim karakteri bize Bizans’ın bir mirası olup günümüzde de devletimizin en önemli hastalığı olarak görülmektedir. Açıklık ve samimiyet sadece dillerde kalmış, bu karakteri taşıyan her politikacı daha işin başında ayakaltında kalmaktan kurtulamamıştır.

29 Mayıs 2012

Bu yazı toplam 1012 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim