• BIST 89.809
  • Altın 145,306
  • Dolar 3,6167
  • Euro 3,9083
  • Bolu 3 °C
  • İstanbul 7 °C
  • Ankara 1 °C

Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kürt açılımı

Hasan Dinç

Diyanet İşleri Başkanlığı, Mart 1924 tarihinde Şeriye ve Evkaf Vekâletinin lağvedilmesinden sonra onun yerine kurulmuş, cumhuriyetimizin anıt kurumlarından biridir. İlk Diyanet İşleri Başkanımız ise Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında çok önemli görevler ifa etmiş, Osmanlının son Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi Hocadır. Bu değerli hocanın elinde şekillenen ve kuruluşunu tamamlayan Diyanet İşleri Başkanlığı üzerine çok kısa süre sonra, Osmanlı Medresesi'nin gölgesi düşmüştür. Bu gölgeden hâlâ kendini kurtaramayan Diyanet İşleri Başkanlığı, cumhuriyetin aydın hamlelerine ayak uyduramamış bir kurum olarak da dikkati çekmektedir. Din adına cumhuriyetle kavga edenler ve saltanat yönetiminin özlemini duyanlar, Diyanet İşleri Başkanlığı'nı, kendilerine emin bir sığınak kabul edip, orayı ele geçirmişlerdir. Bu yapılanma, maalesef cumhuriyetin hiçbir döneminde kırılamadığı gibi, günümüzde daha da artmış görünmektedir.

Osmanlı Medresesi, 1517 yılında Mısır'ın fethiyle birlikte Kahire'den getirilen çok sayıdaki ulemanın hâkimiyeti altına girmiş, kendine özgü rengini muhafaza edememiştir. Osmanlı Medresesi'nin bu yeni anlayışı, İslam'ın Arap ırkçılığına bürünmüş rengi olup, kesif bir Türk düşmanlığı ve Arap hayranlığına dayanıyordu. Bu anlayış, cephelerde Türklere yenilmişliğin ve Türk'lerin hâkimiyetini kabul etmiş olmalarının sonuçlarından da etkileniyordu. Böylece yenilmişliğin intikamını dini hükümleri Türk'ler aleyhine yorumlamak suretiyle alıyorlar, medrese aracılığıyla bu iftira ve karalamaları ilim adına bir gerçekmiş gibi sunmaktan sakınmıyorlardı.

Arap ulemasının bu Türk düşmanlığı etkisi altındaki Osmanlı Medresesi'nin hezeyanlarından birkaç örneği aktarmak suretiyle, işin hangi boyutlara ulaştığını ve vahamet derecesini okurlarımla paylaşmak isterim. Bugün hâlâ Diyanet İşleri Başkanlığınca en makbul İslâmi kaynak kabul edilen İmam-ı Gazali'nin İhya-u Ulumiddin adlı meşhur eserinde “misafiri olduğunuz Türk'lerin evinde yediklerinizin hepsi haramdır. Çünkü onların hepsi çapul (hırsızlık)la kazanılmıştır” demek suretiyle Türk'lerin hepsi hırsız ilân edilmekte ve bu kanaat dini bir gerçekmiş gibi Müslümanların bilgisine sunulmaktadır. Bundan daha vahimi, Arap müfessirlerinin çoğunun doğru kabul ederek İslami bir gerçekmiş gibi Müslümanların yararlanmalarına sundukları tefsirlerinde, Türklere ağır iftiralarda bulunulmaktadır. Bunlardan biri ve en güvenilir tefsir kabul edilen Kaadî Beyzâvî'nin meşhur tefsirindei Kehf Suuresindeki YE'CÛC ve ME'CÛC adındaki korkunç insanlık düşmanı bir kavimden bahsederken, bu kavmin “Filleri, vahşi hayvanları ve domuzları yedikleri, hatta kendi ölülerini bile yiyerek yamyamlık ettikleri rivayet edilir” dedikten sonra, “Bu Ye'cûc ve Me'cûc kavmi Türk'lerdir” demektedir. Bu korkunç iftiraları din adına Osmanlı Medresesine sokan ulema, bundan daha ağır bir icraata imza atmış, bu iftiralara din ve İslâm adına cevap vermek isteyen TÜRK âlimlerine de medresenin kapılarını göstermiştir. Bu müfessirlerin en meşhuru, Vanî Mehmed Efendi olup yazdığı Arapça Arâis ül- Kur'an ve nefais ül Furkan adlı tefsirinde Arap müfessirlerin iftiralarına cevap verirken Ye'cûc ve Me'cûc adlı kavmi, yaptığı bir sedle insanlığa zarar veremeyecek şekilde seddin gerisinde bırakan İskender-i Zülkarneyn adlı peygamberin Oğuz Kağan olduğunu zikretmekte ve çok ciddiye alınması gereken deliller ileri sürmektedir. Arap hayranı ve Türk karşıtı Osmanlı Medresesi bu büyük âlimi “Tevhid-i kulûb-i İslamiyana hizmet edemeyen, siyasete gayr-ı vakıf ulemadan” olmakla itham etmiş ve medrese ile ilişkisini kesmiştir. Yani bu büyük âlim İslam'ın birliğine hizmet edemeyen ve bu siyasetten yoksun bir âlim olmakla itham edilmiş ve medreseden kovulmuştur. Kadirşinas Türk Milleti, İstanbul'da adına VANİ KÖY diye bilinen bir mahalle inşa ederek o büyük âlimi ölümsüzleştirmiştir.

Kur'an-ı Kerim'de kişiye mensup olduğu aile, kabile ya da kavme göre üstünlük bahşedilemez. Üstünlük Allah indinde ancak takva iledir. Yani kişinin üstünlüğü, Allah'ın emir ve yasaklarına uymasıyladır. Aynı durum, kavim ve kabileler için de geçerlidir. Hiçbir kavim ya da kabile Allah indinde bir diğer kavim ya da kabileden daha üstün olamaz veya üstünlük iddiasında bulunamaz. Bu üstünlük yine insanlarda olduğu gibi, ancak takva ile olmaktadır. Ancak Osmanlı Medresesi bu durumu alt-üst edecek bir inanca sahiptir. O inanç da Arapların diğer kavimlere göre üstünlüğünün kabul edilmesidir. Uydurulan bir hadise göre “Milletlerin efendisi Araplar, Arapların efendisi Kureyş kabilesidir.” Peygamberimizin mensup olduğu kavim diğer kavimlere, Araplar içinde yine peygamberimizin mensup olduğu Kureyş kabilesi diğer Arap kabilelerine üstün sayılmıştır. Bu inancın halkımız arasında yaygınlaşması, Arapların “Kavm-i necip” yani temiz kavim sayılmasına sebep olmuş, bu inanç son yıllara kadar toplumumuz arasında kabul görmeye devam etmiştir.

Bu ve benzer kanaatler İslâm milletleri arasında kardeşlikten ziyade düşmanlığı beslemiş, Türk'ler Araplar için “Ne Şam'ın şekeri, ne Arap'ın yüzü”; Araplar da Türk'ler için “Etrak-ı bi idrak” yani anlayışsız Türkler gibi sözleri dillerinde bir darb-ı mesel (atasözü) haline getirmişlerdir.

Osmanlı Medresesi Arap hayranlığını Arapça hayranlığına ve Türk karşıtlığını Türkçe düşmanlığına da yükseltmiş ve Türkçeyi medrese kapısından içeri sokmamıştır. Beş asırlık uzun hâkimiyetleri süresince, bir tek Türkçe kitaba geçit verilmediği gibi, Kur'an-ı Kerim'de özellikle emredildiği halde milletimize kendi dilimizle İslâm'ı anlatacak ne bir kitap ne de bir tefsir yapılmasına izin vermemiştir. Bütün dini merasimlerin, nasihatlerin, ibadetlerin, vaazların hutbelerin ve duaların Arapça yapılması maalesef milletimize dayatılmıştır. İlay-ı Kelimetullah (Allah rızası) için huduttan hududa, cepheden cepheye koşan bu kahraman millet, Rabbine içini açarak istediği gibi dua etme imkânını bile bulamamış, anlamadığı dilde başkalarının yaptığı duaya ÂMİN demek zorunda bırakılmıştır.

İşte Diyanet İşleri Başkanlığı böyle bir miras üzerine kurulmuştur. Kısa süre sonra hutbeler Türkçeleştirilmiş, dualar yarı yarıya dilimizle yapılır hale gelmiştir. Milletimiz ilk defa yüzyıllarca sadece dinlediği kutsal kitabını kendi diliyle okuma fırsatını yakalamış, Aziz Peygamberinin en güvenilir sözleri olan Sahih-i Buhari'nin Türkçe tercümesine Tecri-i Sarih adıyla bu dönemde karşılaşmıştır. (Bilindiği gibi Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bu iki kitabı günün en büyük İslâm âlimlerine tercüme ettirerek milletimize kazandırmıştır) Türk Milleti kendi diliyle bir Kur'an-ı Kerim mealinin Diyanet İşleri Başkanlığı'nca hazırlanması için elli yıl, Kur'an-ı Kerim tefsirinin hazırlanması için yetmiş yıl beklemek zorunda kalmıştır. Bu kadar gecikmiş olmasını maddi imkânsızlığa bağlamak çok masumane bir sebep olur. Bilinmelidir ki bunun en büyük sebebi, teşkilat üzerine sinmiş olan Osmanlı Medresesinin gölgesidir. Türk milletine hâlâ yediği yemekten sonra üç-beş cümlelik bir Türkçe dua hazırlayıp mensuplarının eline veremeyen bu teşkilat, masum yavrularımıza din adına yaz aylarında TÖVBE yapmayı ezberletirken, bilmem hangi zamandan kalma metni okutarak, “Milleti İbrahimdenem” dedirtmeyi marifet kabul etmektedir. Şunu herkes çok iyi bilmeli ki bu yapılanlar din değil, hele de din öğretimi hiç değildir. Türk çocuğuna bugün bile İbrahim milletine mensup olduğunu öğretenlerin İslâm'la ve çağla ilgilerini yeniden bir gözden geçirmeleri gerekmektedir.

Hükümetin aldığı son açılım kararı içinde “Farklı dil ve lehçelerde dini hizmet verilecek” kararı da bulunmaktadır. Buradaki farklı dil ve lehçelerden maksat Kürtçe'dir. Yani hükümetimiz açılım politikasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı'na Kürtlerin yoğunluklu bulunduğu yerlerde Kürtçe dini hizmetler vermesini istemiş olmaktadır. Bu dini hizmetleri Kürtçe Kur'an, Kürtçe Mevlit, Kürtçe vaaz, Kürtçe hutbe ve Kürtçe dua olarak anlamalıyız. Diyanet işleri Başkanlığımız da böyle anlamış olmalı ki, iki-üç aydan beri Diyarbakır başta olmak üzere, Güney Doğu illerimizin bazı camilerinde Kürtçe mevlit ve Kürtçe vaazlar vermeye başlatmışlardır. Basından öğreniyoruz ki, Diyanet İşleri Başkanlığımız Kürtçe bir Kur'an-ı Kerim meali hazırlama çalışmasını da başlatmış bulunmaktadır. Kürtçe dua ve hutbe işi zaten bölgedeki din görevlilerince yapılacağı için, teşkilatın bir ön hazırlığına gerek bulunmamaktadır.

Türkçe bir Kur'an-ı Kerim meali için tam elli yıl ayak direyen Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, Kürt açılımı için kolları hemen sıvayarak açılım kararının meclisten bile geçmesini beklemeden Kürtçe mevlid okutmaya izin vermesini ve Kürtçe Kur'an-ı Kerim meali için hazırlıklarına başlamasına hiç hayret etmedim.

Osmanlı Medresesi'nin üzerinde gölgesi bulunan bu teşkilattan başka türlü bir hareket zaten beklenemezdi. Yıllarca Türkçe'ye ayak direyen bir teşkilatın, kürtçe'ye bu kadar erken hizmete koşma arzusu, o gölgenin halen teşkilatı üzerinde koyu bir tabaka olarak bulunduğunun en büyük delilidir. Türkiye Cumhuriyeti için Diyanet İşleri Başkanlığı'nı bu gölgeden kurtarıp, gerçekten kendi kurumu haline getirmemesi kendisi için büyük handikap olacaktır.

24.11.2009

Bu yazı toplam 1327 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim