• BIST 90.182
  • Altın 147,216
  • Dolar 3,6478
  • Euro 3,9515
  • Bolu 2 °C
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara -3 °C

GÜNBATIMINA GÖÇ (1)

Hasan Dinç

Geçtiğimiz Pazartesi günü gazetemizin değerli Yazı İşleri Müdürü Sayın Derya Öztürk, bir konuda fikrimi almak üzere beni telefonla aradı. Konunun telefonla halli söz konusu olmayınca, gazeteye gitmem gerektiğine inandım. Çok kısa bir süre sonra gazeteye vardım ve Yazı İşleri Müdürümüzle ortak konu üzerinde anlaşmaya vardık. Tam çay içmeye başladığımızda yanımıza ince, uzun ve benim gibi yaşının ortalarını geçmiş bir beyefendi geldi. Gazetemizin haber servisinden Zeki Ercivan yerinden kalkarak o beyefendiye hoş geldiniz dedikten sonra, bizi birbirimizle tanıştırdı. Karşılıklı bir iki saygı ve tanışma sözü ettikten sonra ikimiz de birden Sayın Süha Alpaslan'ın yanına geçtik. Kendisini gazetede yazı yazma konusunda teklifte bulunmak üzere davet ettiklerini konuşmalarını dinlerken anladım. Vaktimin dar olması nedeniyle tam müsaade istediğim sırada, yeni dostumuz elindeki poşetten bir kitap çıkardı ve adıma imzalayarak bana takdim etti. Sonra da “Bu ikinci kitabım. İnşallah birincisini de takdim ederim” dedi. Ben de nezaketine teşekkür ettim ve kitabı saygıyla kabul ederek oradan ayrıldım.

O gün gazetemizde büyük bir romancıyla tanıştığımızı eve dönüp şahsıma takdim edilen GÜNBATIMINA GÖÇ adlı romanı okumaya başlayınca anladım. Beni tanıyanlar bilirler. Kitaba karşı zaafım büyüktür ve kitabın her türlüsünden hoşlanırım. Özel kütüphanemde daha çok mesleğimle ilgili olarak tarih kitapları çoğunlukta olmakla birlikte, ilgi alanıma girdiğinden ilahiyat kitapları da önemli bir sayıya ulaşmıştır. Bu arada edebi eserlerle de irtibatımı hiç koparmadım. Dünyadan Nobel kazanmışları özellikle okurum. Türk Edebiyatından ise cumhuriyet dönemi romanına ve de cumhuriyetin ilk dönemi romanlarına ilgim yoğun olmuştur. Bendeki idealizmin, cumhuriyetin bu ilk dönem eserlerinin etkisiyle oluştuğuna inanıyorum.

Okuyucularım hatırlayacaklardır. Bundan bir buçuk ay kadar önce, günümüz yazarlarından Sayın Elif Şafak'ın AŞK romanıyla ilgili düşüncelerimi yazmıştım. Türkiye'de bir anda tirajı yüz binleri bulan bu romanın, gazetelerde üzerinde yazılan değerlendirme yazılarının objektif olmamasından kaynaklandığına inanıyorum. Özel olarak söylemem gerekirse, yeni tanıştığım dostum Numan Gümüş'ün yazdığı GÜNBATIMINA GÖÇ adlı romanı yanında AŞK romanı yaya kalmaya mahkûmdur. Belki de bu kıyaslamamdan hoşlanmayanlar olabilir. Aslında ben de mukayese yapılmasının doğruluğuna inanmıyorum. Ancak, böyle güzel romanların okuyucuya ulaşamamasını da büyük kayıp telakki ediyor, her güzelin güzelliği derecesinde piyasada yer tutmasını diliyorum.

Tarih sanatla, edebiyatla (şiir, roman, hikâye ve tiyatro) desteklenmezse; kuru ve zaman içinde unutulmaya mahkûmdur. Unutulan tarih ise yaşanılan geçmişin iyi ve güzel yanlarıyla, ibret alınacak hezimet ve acıların zaman içinde tekrar tekrar yaşanmasına vesile olabilir. Bizim 20. yüzyılın başlarındaki Balkanlarda, Anadolu'da ve Osmanlı coğrafyasının diğer bölgelerinde yaşadığımız milli felaketlerimiz, maalesef günümüzde unutulmuş ve yeni nesillere o milli mahşer sanatla ve edebiyatla vicdanlarda iz bırakacak şekilde anlatılamamıştır. Çanakkale mahşeri bir Mehmet Akif'in şiirinde destanlaşmış, Büyük şair olarak bilinen Tevfik Fikret, Osmanlı Padişahına suikast yapan Ermeni teröristine şiir yazıp onu kutsarken, Çanakkale'den heyecan duyamamıştır. Türk istiklal savaşı ise YABAN, TÜRK'ÜN ATEŞLE İMTİHANI, VURUN KAHPEYE, KÜÇÜK AĞA gibi birkaç romanın haricinde hâlâ edebiyatla desteklenememiştir. Sanatın diğer dalları ise henüz bu milli uyanışı idrak bile edememiş, son yapılan sinema dalındaki senaryolar ise gerçeği anlatmaktan ziyade, saptırma gayretleri olarak değerlendirilmiştir. Çocukluğumdan beri Milli Bayramlarda yapılan ruhsuz konuşmalar ve ilk günlerin heyecanını biraz olsun yansıtan şiirler günümüzde bile aşılamamış, bayramın coşkusu, heyecanı ve derin anlamı yeni nesillere aktarılamamıştır.

GÜNBATIMINA GÖÇ romanı işte bu eksikliği ciddi biçimde kapatacak, edebiyatımızın şah eserlerinden biri olmaya adaydır. Roman, 1916 yılında Rus işgaline düşmüş Doğu Anadolu'daki cennet köşelerden olan Harşit vadisindeki DANDU Köyünden başlayan, Bolat Ali ailesi ile onlarla bilerek kaderlerini birleştirme kararı veren komşuları Yeniçero kızının yaklaşık üç ay süren ve Düzce'nin Çakırsayvan köyünde sona eren çileli, meşakkatli kelimelerinin bile anlatmada yetersiz kaldığı göçün romanıdır.

Numan Gümüş, bu önemli romanında, memleketinden ayrılmanın derin ruh tahlilleri ile hür ve korkusuz yaşamanın ne zorluklar gerektirdiğini okuyucuya eksiksiz anlatırken, romancı olmanın bütün ustalıklarından yararlanmıştır. Romanı okurken, romanın bütün kahramanları sizi günümüz dünyasından alarak 1915-16'lı yıllara, milletçe büyük acılar yaşadığımız; açlık, hastalık ve sefaletin kol gezdiği, bitle bile mücadele enerjisi kalmamış insanların, Rus ve Ermeni zulmünden batıya, düşmandan daha emin olan yerlere yapılan ölümcül yolculuğa çekip götürmektedir.

Numan Gümüş, Bolat Ali ailesinin bütün fertlerini yolculuk sırasında yıldızlarla, denizle ve denizdeki balıklarla, ağaçlarla, kuşlarla, çiçeklerle, böceklerle, yol boyunca beraberliklerini sürdürdükleri inek ve onun danasıyla, karşılaştıkları her çeşit insanlarla velhasıl doğanın her unsuruyla nasıl ruhi bütünlük ve duygusal beraberlik kurduğunu bu romanında en usta bir şekilde anlatmaktadır. Küme yıldızlarla, yalnız yıldızlarla ve balıklarla insanın nasıl bir hissi yakınlık kurabileceğini, anasını kaybeden dana ile öksüz İbrahim'in yolculuk içindeki dayanışmalarını anlamanın yegane yolu, GÜNBATIMINA GÖÇ romanını okumaktan geçer. Ayrıca o şartlarda bile insanımızın göz yaşartıcı yardımseverliği, elindeki son lokmayı bile muhtaçla paylaşmada gösterdiği tevekkül, hele de müsaitse evinde değilse bahçesinde ya da avlusunda misafir ağırlaması, bin yıllık ortak İslâm kültürünün can çekişen toplumda bile nasıl dipdiri yaşadığını göstermektedir.

Numan Gümüş bu fevkalade romanında, aile fertleri arasındaki mahrem münasebetleri bile usta diliyle güzelleştirmekte, çok kelimeleri ayıplı olmaktan kurtarmaktadır. Küçük İbrahim'in ulaştıkları köy ve kasabalarda ihtiyaçlarını temin için yerleşiklerden dilenmedeki ustalığı gerçekten iyi işlenilmiş, neredeyse bu konudaki başarısı göç yolculuğunun daha çok kayıplı bitmesine engel olmuştur.

“Harplerde kırıl, hastalıklarda kırıl, açlık- yoklukta kırıl, göçlerde muhacirlikte yollarda öl, eşkıyadan aman yok. Rum'u, Ermenisine diğer eşkıyalarda karımış ki Ümmet-i Müslüman çaresiz, sanki tanrı bile yardımını kesmiş. Kim kime bir el tutacak. Yine de Anadolu'da açlığı, yokluğu, kalan bir parça ekmeğini bölüşen analar, babalar, neneler, dedeler var. Yüreği yansa da, kul kulu bakıp kolluyor.”

“Devlet yok, padişah kendi başı derdinde. Kim kime bakar… Geleceğimiz karanlık, ne olacağımız da meçhul.”

“Cephelerden kaçanlar çokmuş. Bir de gitmemek için, köyünden başka yerlere, dağlara, yaylalara saklananlar çok firari olmuş. Ferman çıkarmış padişah. Yakalanan silâhaltına alınıyormuş. Ahali can derdine düşmüş, saray postu kurtarma peşinde.”

“Fidanlarımızı harpte kırdır. Anaları, çocukları aç biaç dök yollara, elbet Rabbim bir gün cezanızı verir. Ama payitahta duyan var mı ki?”

“Bak bir de eşkıyalar türedi. Gelip zorla alıyorlar, yol kesip camadanları boşaltıyor hınzırlar. Asker kaçağı mı dersin, ipini koparan mı dersin, zevkine eşkıyalık yapan mı dersin, ortalık dolu. Ümmet-i Müslüman harp mi edecek, açlık ve hastalıkla mı boğuşacak, bir de eşkıya belası var, Allah yardımcı olsun diyeceğim ama Allah bile terk etmiş, kendi başına komuş kulunu. Görmez, hâşâ.”

Zürriyetimiz tükenecek. Karılar doğurmaktan bıktı da hükumat alıp cephelere sürmekten bıkmadı. Sarayları başlarına yıkılır da, kalanlar kurtulur belkim.”

“Ahali Ümmet-i Müslüman, aç arık kalmış yollarda. Cephelerde leş yiyen, atının dışkısını yiyen, çamurlu suları içip sağ kalmaya uğraşan askerler var. Koskoca imparatorluk sefil olmuş. Halkı açlık ve hastalıkların pençesinde. Duaları bile duyulmaz olmuş Allah indinde. Payitahta birileri din elden gidiyor diye hâlâ cihat fetvaları vermekle meşgul. Gafilleri uyandırmak için ferman çıkıyor. Gafil kim ki?

Aç kalan mı, yollarda yiyen mi, hastalıktan kırılan mı?”

Romandan yukardaki alıntılar bile, o yıllarda milletimizin yaşadıklarını, çaresizliğini göz önüne sermektedir. Fazla söze ne hacet.

Numan Gümüş romanında yöresel kelimeleri, kullanımdan düşmüş, ölmüş ve kullanımdan düşmek üzere olan kelimeleri edebiyat aracılığı ile tekrar diriltme teşebbüsüyle dilimizi zenginleştirmenin en geçerli yolunu denemekte ve çok da başarılı olmaktadır.

Burada Sayın Numan Gümüş'e üç şey söyleyerek yazımı sonlandırmak istiyorum. Birincisi bir şekilde kafileden ayrılarak kaybolan küçük bir çocuğun kaybı ile yollarda diğer sebeplerle ölenlerin kafile üstündeki etkileri biraz daha tahlil edilebilirdi. İkinci olarak, Tosya'ya kadar olan göç en ince ayrıntılara kadar zengin tahlil ve tasvirlerle kafilenin ruh ve hissi dünyasını okuyucuya tam olarak verirken, ondan sonraki yolculuk kısa geçilmiş hissi uyandırmaktadır. Son olarak da Yeniçağ'daki Dertli mezarı 1953 yılında Ankara'dan nakledilerek getirilmiştir. Romandaki Bolat Ali'lerin göç kafilesi 1916 yılında oradan geçerken o anıt mezar yoktu.

Bütün bunlara rağmen edebiyatımıza fevkalade değerli şah bir roman kazandırmışsınız. Sizi kutluyor, bundan sonrasını da bekliyorum.

(1) Sayın Numan Gümüş'ün son romanı.

20.10.2009

Bu yazı toplam 786 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim