eryaman escort , ankara escort bayan, escort ankara, bursa escort - ankara escort
  • BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • Bolu 17 °C
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 19 °C

Hayatın olağan akışı

İlhami Candemir

 

Sayın okuyucular, bilindiği gibi 15 Temmuz badiresinden(birdenbire ortaya çıkan tehlikeli durum) sonra olağan üstü hal (OHAL) ilan edildi ve hükümet bu badireye kalkışanların, bunlara herhangi bir şekilde destek olanların tespit edilerek,  cezalandırılmaları için  OHAL ile tanınan yetkiyi kullanmak suretiyle KHK meler çıkardı. Bu doğal olarak yerinde, akılcı, yapılması gereken bir uygulamadır. Ancak bu badireye kalkışanlar ile bunlara herhangi bir şekilde destek olanların tespiti sırasında elma ile armutların karıştırıldığını, kuruların yanında yaşların da yandığını,  sayın  Cumhurbaşkanımızın da söylediği gibi(bir gerçeği vurguladığı gibi) at izi ile it izinin karıştırıldığını medyadan öğreniyoruz ve kaygı ile izliyoruz. Kuruların yanında yanan YAŞLARIN feryatlarını duyuyor  gibiyim. Sayın başbakanımız” mikropları temizliyoruz” diyor.Ancak  görüldüğü gibi  mikroplar temizlenirken faydalı bakteriler de yok ediliyor.Bu durum ileride devletin-toplumun hastalanmasına yol açabileceği riskini de beraberinde getiriyor..Esasen ben şimdiden hasta oldum. İşte tutuklama,göz altına alma,açığa alma,ihraç KASIRGASININ her şeyi yıkıp geçmesinden endişe duyduğum için ve ayrıca kul hakkının yaşam hakkı kadar önemli olduğuna ve hatta bunun sorumluluğunun öbür dünyaya kadar taşınacağına ve orada hesap vermek durumunda kalınacağına inandığım için uygulamalardaki bazı hataları veya eksiklikleri-hukuki birikimlerime dayanarak- gündeme taşımak istiyorum. Şöyle ki; Bu bağlamda ;  1)Uygulamalarda “hayatın olağan akışı” göz önünde bulunduruluyor  mu? Sanmıyorum. Uygulamalar bunu gösteriyor. Peki  Hayatın olağan akışı nedir?

Bu göreceli bir kavram ise de yani kişiye ve zamana göre değişebilen bir kavram ise de hayatın değişik alanlarında ve özellikle hukuk alanında sıkça kullanılmaktadır.

Bunu şöyle de özetleyebiliriz; Normal bir mantık ile örtüşmeyen olgudur. Örneğin bir işçi ben bir yıldır ücret almadan çalışıyorum diyorsa bu beyan mantık ölçüleri ile bağdaşmaz. İşte bu beyana “ hayatın olağan akışına aykırıdır” diyebiliriz.

         Keza Katolik İtalyan ana-babadan olan(doğan) bir çocuk otomatik olarak Katolik oluyor.Türkiye’de Müslüman bir ana-babadan olan(doğan)çocuk otomatik olarak Müslüman oluyor. Burada hayatın olağan akışı nedir, ana-baba hangi dini tercih etmişse çocuğun da o dini benimsemiş olmasıdır. Aksini düşünmek “hayatın olağan akışına” aykırılık içerir. Yani o çocuğa sen neden Katolik oldun, yahut sen neden Müslüman oldun sorusu hayatın olağan akışına aykırı bir soru olur. Buna abesle iştigal de diyebiliriz.

        Bu tabir yani “hayatın olağan akışı” tabiri yukarıda da belirtildiği gibi hemen hemen her alanda kullanılmakta ise de özellikle “hukuk da” çok kullanılmaktadır ve önem arz etmektedir. Çoğu mahkeme kararlarında “hayatın olağan akışına aykırıdır” gerekçesi ile nice kararlar verilebilmektedir.

       İşte bu uygulamalarda yani OHAL uygulamalarında bazı mağduriyetler dikkatimi çektiği için öncelikle  bu hususu yani” hayatın olağan akışı” hususunu  gündeme getirme ihtiyacını duydum.

        Bizlere hukuk fakültelerinde hukuku öğretirlerken şu örneği verirlerdi; Bir yargıç iyi bir terzi gibidir, diktiği elbise sahibinin bedenine ne kadar uyuyorsa o terzi iyi bir terzidir derlerdi. Yani yargıç hükmünü verirken konfeksiyon elbisesi diker gibi hareket etmemelidir. Ceza tertip ederken kişinin özel durumuna göre karar vermelidir. Yani demem o ki , baba Bank Asya’ya para yatırmış,sonra oğluna  “sen de o bankaya yatır” demiş,yahut eşine “sen de o bankaya yatır” demiş,yahut patron işçisine sen de paranı o bankaya yatıracaksın demiş, yahut amir memurlarına falan sendikaya üye olacaksınız demiş. Peki o bankaya para yatıran çocuk ve eşlerin,işçilerin, sendikaya üye olan memurların  bu eylemlerinin  “hayatın olağan akışına uygun” olup olmadıklarının,iradelerinin ne kadar özgür olduğunun tek tek irdelenerek buna göre işlem yapılmasının hukuka uygun olacağını düşünüyorum. Bunun gibi pek çok örnek verebilirim, ancak  konu anlaşılmıştır düşüncesi ile  yazımı uzatmak istemiyorum.

Esasen bu husus Türk Ceza Kanununun 61.maddesinde de detaylı bir şekilde belirtilmiştir.  Maddede yargıç ceza tertip ederken “suçun işleniş biçimini,suçun işlenmesinde kullanılan araçları,suçun işlendiği zaman ve yeri,suçun konusunun önem ve değerini,meydana gelen tehlike ve zararın ağırlığını,FAİLİN KAST VEYA TAKSİRE DAYALI KUSURUNUN ağırlığını,failin güttüğü AMAÇ VE SAİKİ göz önünde bulundurarak alt ve üst sınır arasındaki  temel cezayı belirler” denilmektedir.Şimdi bu maddeden hareket ederek şu hususu söyleyebilirim;Burada gündeme getirdiğim kişilerin “amaç ve saikleri”nin iyi irdelenmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken toptan hepsinin suçlu addedilerek işlem yapılması  çok taraflı ağır mağduriyetlere ve hatta telafisi olanaksız mağduriyetlere neden olacağını düşünüyorum. Çok taraflı mağduriyet dedim, nedeni ise birincisi tüm bu uygulamalar sonucu mağdur olanların AİHM gittiklerinde TC devletinin ağır bedeller ödemesi söz konusu olabilir, ikincisi  ise mağdur olanların, eş ve çocuklarının yaşayacakları travmalar sonucu istenmeyen sonuçlarla karşılaşılabilir ,üçüncüsü ile toplumdaki sosyal dalgalanmalara neden olabilir diye düşünüyorum.

    Bu nedenle uygulamalarda daha titiz davranılarak kılı kırk yararcasına her sanık için ayrı ayrı değerlendirme yapılmasının önem arz ettiğini düşünüyorum.  Bilindiği gibi “cezanın şahsiliği” yani suçu kim işlemiş ise onun cezalandırılması gerektiği kuralı evrensel bir kuraldır. Yeni TCK.nun20. maddesinde denir ki”Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı  SORUMLU tutulamaz. Görüldüğü gibi ceza verilemez den daha da öte sorumlu tutulamaz deniliyor. Buna halk deyişi ile şöyle de diyebiliriz; her koyun kendi bacağından asılır.

    Yukarıda belirttiğim gibi bu KASIRGADA sayın savcıların  ve sayın yargıçların uygulama ve kararlarında .“cezanın şahsiliğini ve hayatın olağan akışını” göz önünde bulundurmadıklarını(İŞ YOĞUNLUĞUNDAN OLSA GEREK) gözlemliyorum. Örneğin eş FETÖCÜ imiş öbür eş de aynı muameleyi görüyor. Baba FETÖ cü imiş çocukları da aynı muameleyi görüyor. Nerede ise tüm sülalesi öyle görülüyor.Yani burada baba FETÖCÜ ise çocuğunun FETÖCÜ olması onun özgür iradesinin tercihi midir,değil midir,bu hususun iyi irdelenmesi gerekir diye düşünüyorum.Nasıl ki Katolik ana-babadan olan çocuğun Katolik olması onun özgür iradisi ürünü olmadığı gibi.Amir şu sendikaya üye olacaksınız demişse memurun üye olma iradesi özgür irade midir değil midir bunun da tartışılması ve hatta üye olmasındaki SAİKİN (AMACIN) iyi  irdelenmesi gerekir diye düşünüyorum.

      Kaldı ki ve çok çok önemlisi gerek o banka,gerek o sendika vs.dernek ve kuruluşlar sanıkların işlem yaptıkları tarihlerde “yasal” kuruluşlardı, olmasa idi kapatılırlardı.Yasal olmadıkları halde kapatılmamışlarsa asıl suçlu onları kapatmayanlardır.Ne yazık ki bunun da göz ardı edildiğini gözlemliyorum.

              2)Dünyanın en iyi aşçısını da getirsen getirilen malzeme kaliteli değilse o aşçının yaptığı yemek kaliteli olmaz.Onun için aşçı eğer iyi bir yemek yapmak istiyorsa -ki ister- öncelikle getirilen malzemenin kalitesine bakar. Bunu neden söylüyorum; Gerek savcılar gerek yargıçlar aşçı gibidirler, önlerine getirilen malzemeye göre(delillere göre)karar verirler. Bizler gerek Ergenekon,gerek  Balyoz,gerek ODA TV ve gerekse Casusluk davalarında,- aşçıların malzeme tedarikçileri gibi- yargıya  delil-kanıt yani malzeme getiren kolluk güçlerinin ne kadar yalan,dolan,gerçek dışı,uydurma vs. deliller getirdiklerini yıllar sonra -kumpasın ortaya çıkmasından sonra-  öğrenebildik.Bu nedenle savcı ve yargıçların “sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek” yemesi gibi her delile kuşku ile bakması ve gerçekliğini “hayatın olağan akışını da, cezanın şahsiliği ilkesini de göz önünde bulundurarak” değerlendirmesi  gerekir diye düşünüyorum.

      İdari Tasarruflarla yapılan açığa alma ve ihraçlar için de aynı gerekçelerle hataların yapıldığını maalesef gözlemliyoruz.

      Tarihçiler bilirler, Osmanlı döneminde Müslümanlar , özellikle işin içinde tartı işi varsa -belki kul hakkını yiyebilirim düşünce ve kaygısı ile- ticaretle  iştigal etmezlerdi,bu işi gayri Müslümler  yapardı.

        Demem o ki adalet terazisi öyle bir terazidir ki bunu iyi kullananlar  “adalete hizmet ibadetten yeğdir” mükafatı ile, iyi  kullanmayanlar  ise HUZURA  kul hakkı ile çıkarılacaklardır. Bu böyle biline.

          Not/ 15 Temmuz darbe teşebbüsüne fiilen katılanlar yazı ve görüşlerimin dışındadır.Onlara en ağır cezaların verilmesi beni memnun edecektir.Görüşlerim sadece  kuruların yanında yanan YAŞLARLA  ilgilidir.

                                                                                                

Bu yazı toplam 1975 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim