• BIST 73.391
  • Altın 132,849
  • Dolar 3,5219
  • Euro 3,7585
  • Bolu -1 °C
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 1 °C

İNANDIRICI OLMAK

Hasan Dinç

 

Hac ve Umre ziyaretine gidenler bilirler. Şirketler ya da Diyanet İşleri Başkanlığı hac ya da umre yapan her gurup için bir din adamını rehber olarak görevlendirir. Bu din adamının görevi hac ve umre ziyareti süresince guruba öncülük yapmak, hacı adaylarını ziyaret yerlerine götürmek ve hacı adaylarının her türlü sorunuyla yakından ilgilenmektir. Bu arada ziyaret sırasında gidilen yerler hakkında hacı adaylarını bilgilendirmek de onların görevleri arasındadır. Kendilerine tahsis edilmiş olan otobüslere hacı adaylarını bindirip gidilecek yerleri tanıtmak amacıyla bu görevliler konuşur, hacı adayları daha oraya varmadan orası hakkında bilgi sahibi olurlar.

Gerek Diyanet İşleri Başkanlığının hacı adaylarına dağıttıkları hac rehberi adındaki küçük kitaplarda, gerekse görevli din adamlarının konuşmalarında sıkça tekrarlanan bir ikaz dikkati hemen çekmektedir. Onlar hacı adaylarına “buradan ülkemize geri döndüğünüzde size ziyaretçiler gelecek. Buralar hakkında merak ettikleri konuları sizlere soracaklar. Burada bir kısım olumsuzluklarla karşılaşmış olabilirsiniz. Sizi rahatsız eden bazı durumlara şahit de olabilirsiniz. Ziyaretçilerinize buradaki olumsuzlukları ve rahatsızlıklarınızı anlatmayın. Burada gördüğünüz güzellikleri anlatınız. Ziyaretçilerinizin bu mübarek yerler için kafalarında olumsuz kanatlar oluşmasın. Sonra sizin için, bu hacca gitmiş ama olumsuzluklardan güzel şeyleri görememiş diye kınarlar” sözlerini dillerinden düşürmezler. Hatta bunu dini yaptırımlarla da tahdit ederek bunu yapanların günah işlediklerini de ifade etmekten çekinmezler.

Hacı adayları daha işin başından gittikleri yerler, gördükleri olay ve kişiler hakkında tek yanlı düşünmeye şartlandırılır ve objektif değerlendirme yapmaktan dini sakıncalar varmış gibi uzak tutulur. O nedenle hac ve umre dönüşü yapılan ziyaretlerde hacılardan oralar hakkında olumsuz hiçbir şey duymaz, sadece imrenilecek güzellikler dinlersiniz. Hâlbuki oralarda da kavgalar, geçimsizlikler, kötü sözler, yalancılıklar, riya ve aldatmalar, iki yüzlülükler, adam kırmalar, kayırmalar, ticari ahlaksızlıklar, hırsızlıklar istismarlar, dilencilikler vs. her neviden olumsuzluklar vardır ve de olmaktadır. Bunlara tanık olunca insanlar hayal kırıklığı yaşamakta, önceden duydukları ile gördüklerini izah etmekte zorlanmaktadırlar.

 2000 yılında yaptığım hac ziyareti sonrasında gördüğüm olumsuzlukları BOLU GERÇEK Gazetesinde yayınlamış ve daha sonra bu yazılarımı KUTSAL TOPRAKLARDAN ESİNTİLER adını verdiğim bir kitapta toplamıştım. Bu kitabım Türk matbuatında birçok yazar tarafından değerlendirmeye alınmış, bazı televizyon programlarında konu edilmiştir. Zamanın Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri Yılmaz bizzat Bolu’ya kadar gelmiş, kitaptan edinmek ihtiyacı hissetmiştir. O kitapta konu edindiğim her türlü olumsuzluk ve aksaklıklar bir dahaki yıllarda düzeltilmeye çalışılmış ya da en aza indirilmeye gayret edilmiştir. Bu nedenle yaptığım bu hizmetle Türk hacı adaylarının hac ziyareti sırasında karşılaştıkları düzeltilebilir olumsuzluklardan kurtardığım için kendimi bahtiyar hissetmekteyim.

İşte tarihte böyle bir şey. Tarihçi olaylara objektif bakmaz ve olayları olduğu gibi değil de yanlı kaleme alır ve yazarsa, daha sonraki nesiller olayları değerlendirmekte, olanlardan sonuç çıkarmakta yanlışa düşer ve hatalı değerlendirmelerle toplumun önünü kesmiş olurlar. Milletler kendi geçmişlerini ne kadar doğru öğrenir ve doğru bilirlerse, gelecek için o kadar yanlış yapmaktan kurtulmuş olurlar.

Milletlerin geçmişinde yüz akı olan ve iftihar sebebi olacak birçok şeyleri vardır. Bunun yanında yüz kızartıcı ayıp ve kötü şeyler de vardır. Tarihçiler sözde milli duyarlılıkla sadece iftihar edeceğimiz şeyleri kaydeder de yüz kızartıcı gelişmeleri es geçer görmezden gelirlerse, istikbalimize taş koymuş olurlar ve bu gelişmelerden çıkaracağımız derslerden bizi mahrum ederler. Zengin tarihi tecrübemizden alacağımız ibretlerden bizi yoksun bırakırlar. Ayrıca benzer olaylar karşısında nasıl davranmamız gerektiği konusunda kararsız kalmak ve tereddütlü davranmak gibi gelişmelerle milli reflekslerimizin de önünü tıkamış olurlar.

Şimdi bu söylediklerimize milli tarihimizden iki örnek vermek istiyorum. Bilirsiniz bütün milletler geçmişleriyle övünürler. Bizim için geçmiş tarihimiz hep iftihar edilecek olaylarla doludur. O nedenle geçmişimize imrenir, o günleri tekrar yaşamanın hasretiyle kıvranırız. Hatta o günlerde yaşamamış olmaktan dolayı hayıflanır, hayallerimizi o günlerle zenginleştirmeye çalışırız. İyilik ve güzelliklerle bezenmiş, cennet hayatını andıran bir yaşam, adaletin tam tecelli ettiği bir yönetim ve zenginliğin eşite yakın dağıtıldığı bir toplum. Geçmişimizi hep böyle zannederiz. Ama geçmiş hep anlatılanlar gibi değildir. Anlatıldığında şimdi bile sıkıntı duyup ezileceğimiz pek çok olay vardır. İşte bunlardan biri:

Millet olarak yüz akı büyüklerimizden biri Ahmet Yesevi Hazretleridir. Onun milletimize yön tayin eden sözleri HİKMETLER adıyla toplanmış, o tarihten günümüze Balkanlardan Orta Asya’ya kadar bütün Türk toplulukları tarafından saygıyla okunmuş, tartışılmaz doğrular olarak kabul edilmiştir. Millet olarak hayat felsefemizin kaynağını oluşturmuştur. Çok aydınımız bilmese de inanç değerlerinde Ahmet Yesevi Hazretlerinin mayasını taşır. İşte Hikmetlerden o günkü hayatımızı tasvir eden bir kıta. “Ehl-i dünya halkımızda cömertlik yok. Padişahlarda, vezirlerde adalet yok. Sufi olmayıp neylesin evde yapacak işi yok .Sufilik iddiası eder halka vermeğe aşı yok” İşte böyle değerli okuyucularım. Biz ne kadar geçmişimizle övünürsek övünelim gerçek karşımıza çıkıyor. XII. asırda yaşamış büyük insan Ahmet Yesevi Hazretleri toplumumuzu dört satırda özetlemiş. Zenginimiz cömert değil, Padişah ve vezirler adil değil, din adamlarımız işsiz ve halka vermeğe ekmeği yok. Böyle bir toplum mutlu ve örnek bir toplum olabilir mi?

İkinci örneğimiz yine aynı asırlarda Anadolu’da geçmektedir. Anadolu’nun en zengin ve mutlu olduğu dönem Anadolu Selçuklu dönemi olarak bilinir. Bu dönem Hz.Mevlâna’nın aydınlattığı dönemdir. Tarihçiler böyle yazmışlar, biz de öyle öğrenmişiz. İşte tam da bu dönemde Hz. Mevlâna’nın yanında onun manevi hayatını tezyin eden Şems-i Tebrizi bulunmaktadır.  Bir gün Selçuklu veziri Nasuriddin’in hanegâhına  bir toplantıya davet edilmişler. Toplantıya Hz.Mevlâna ve Şems-i Tebrizi birlikte katılmışlar. Bu görkemli toplantıda beyler, paşalar, ağalar, her biri varlığına, rütbesine ve makamına göre başköşede yerlerini almış. Hz. Mevlâna ve Şems-i Tebrizi de birköşeye oturmuş. Bundan sonrasını Şems-i Tebrizi’den dinleyelim:

Salonu dolduran bilginlerin üzerinden ne de çok gurur ve kibir akıyordu. Her biri gülümserken tevazuun zirvesinde imiş gibi davranıyordu. Ama hepsi birbirine göstermek için en yeni kıyafetini giymişti. Takmış takıştırmıştı. Dışarıda hizmetçileri, atları ve halayıkları birer gösteriş nişanesi olarak duruyordu. Hepsi Allah dostluğundan, evliya menkıbelerinden, büyüklerin kerametlerinden söz ediyorlardı. Aman efendim onlara benzemek için neler vermezdik diyorlardı. Hepsinin yüzüne karşı baktığımda hepsinin maskesi düşmüş hali gönlüme ayan oluyordu. Aslında hepsinin içindeki nefsi öyle bir hırs, öyle bir ihtiras doluydu ki; menfaati için değil kalb kırmak dinlerini bile değiştirebilecek karaktere sahipti çoğu.

Ayağa kalktım ve haykırdım. Herkes sesini ve soluğunu kesmiş dinliyorlardı. “Ey ucub sahibi riyakârlar. Ey kendini beğenmiş tevazu sahipleri… Niye yalan söylüyorsunuz. Hem tevazudan bahseder, hem birkaç günde bir kılık değiştirirsiniz. Eskimeden kaldırır, bunu bulamayan bir mümin var mıdır acaba diye düşünmezsiniz. Çarşıyı, pazarı tıka basa eviniz taşırsınız. Bir günden bir güne kapı komşumun hali nicedir diye merak etmezsiniz. Evliya menkıbelerini dinlersiniz, hiç birini üzerinize alınmazsınız. Siz kimi kandırıyorsunuz be ikiyüzlüler. Birbirinizi mi, Allah’ı mı, kendinizi mi? İftar verseniz bir fukara sofranızda olmaz. Varsa yoksa birbirinizi ağırlarsınız. Sofraya da her zaman yediklerinizden değil, desinler görsünler diyerek ballı börekli, etli tatlı, yağlı yiyeceklerle donatırsınız. Yenmeyen onca yemeği de çöpe dökersiniz”

Konuşmanın sonrası sizi pek ilgilendirmiyor. Anlatılan sahne günümüze ne kadar da benziyor. Değil mi? O zaman geçmişten bu yana çok şey değişmemiş. Öyleyse geçmişe imrenmenin ve inanmanın bir anlamı da kalmıyor. Anlatılanlar da zaten pek inandırıcı gelmiyor. Öyle değil mi?

Konuya gelecek hafta devam edeceğim.

  

 

 

Bu yazı toplam 886 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim