• BIST 89.695
  • Altın 145,860
  • Dolar 3,6136
  • Euro 3,9258
  • Bolu 0 °C
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara -1 °C

İNANMIYORUM

Hasan Dinç


Her sene 10 Kasımda Atatürk’ün ölüm yıldönümü ile ilgili yazılarımı önceden hazırlar ve gazeteye gönderirdim. Bu sene öyle olmadı. 10 Kasım günü sabahtan akşama kadar evde kalarak televizyon kanallarında gezindim ve Atatürk’ün ölümünün 73. yıl dönümü için hazırlanılmış programları izlemekle geçirdim. Elbette izlediğim programların başında Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek kurumunda yapılan ve birçok kanalda canlı olarak verilen “Atatürk’ü anma” töreni gelmektedir. Başta Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül olmak üzere devlet ricalinin Katıldığı bu anma programında yapılan konuşmalar bu seneki 10 Kasım yazımın konusunu oluşturacaktır.

Bu programda konuşan önemli simalar arasından bilhassa ikisi üzerinde özellikle durmak istiyorum. Bunlardan birincisi Sayın Cumhurbaşkanımızın, ikincisi ise Sayın Başbakanın konuşmalarıdır. Sayın Cumhurbaşkanımız konuşmalarında “Atatürk çağını aşan bir lider, gerçekçi bir devlet adamı ve komutan olarak yaptıkları, başarıları, fikirleri ve barışçı kimliği ile herkesin sevgisini kazanmıştır. Mustafa Kemal gerek savaş yıllarında, gerek savaş sonrasındaki adımları ile milli egemenlik ilkelerine dayanan modern Türkiye’nin temellerini atmıştır. Atatürk yeni bir devletin kurulması için çalışmalarını yürütürken bir bakıma da geleceğin Türkiye’sini plânlamıştır. TBMM’nin savaş yıllarında açılması onun bu yönünün tezahüründen başka bir şey değildir. Türkiye’nin genç bir ülke olarak demokrasiye uzanan yolu açması elbette ki üzerinde önemle durulması gereken bir husustur. Atatürk’ü zamanın liderlerinden ayıran farkı esas burada aramaktayım.” demekte ve bir gün önce de yayınladığı mesajda ise “Atatürk’ün önderlik ettiği istiklâl mücadelesiyle vatanın kurtarılmasını sağlarken, kurduğu cumhuriyetle de Türk Milletinin kendi devletinin sahibi olmasını ve özgüveni yüksek bir millet olarak yücelmesinin yolunu açtığını” ifade etmektedir.

Aynı toplantıda Sayın Başbakan yaptığı konuşmada ise “Millet olarak 74 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kardeşlikte, birlikte ısrarcı olmaya devam edeceğiz.” “Kimsenin kuşkusu olmasın cumhuriyet emin ellerdedir.” ve “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de çok net söylediği gibi millet aynı kavmin mensupları değildir. Geçmişleri ve gelecekleri müşterek olan, yekvücut olarak kader birliği eden bir cemiyettir” diyerek konuşmasının özünü kafasındaki millet tarifinin Atatürk’e aitmiş gibi gösterme gayretine tahsis etmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanım! Konuşmanızın tümüne ve bilhassa yukarıya aldığım önemli bölümlerine yürekten katılıyorum. Atatürk elbette dediğiniz gibi çağını aşan bir lider, gerçekçi bir devlet adamı ve komutan olarak yaptıkları, başarıları ve barışçı kimliği ile herkesin sevgisini kazanmıştır. Milli egemenlik ilkelerine dayalı kurduğu Türkiye cumhuriyetinin temellerini atmış, ileri ve modern geleceğini plânlamıştır. Kurduğu cumhuriyetle Türk Milletinin kendi devletinin sahibi olmasını ve özgüveni yüksek bir millet olarak yücelmesinin yolunu açmıştır. Bu söylediklerinize bütün dünya tarihçileri katılmaktadır. Ancak “Türk milletinin özgüveni yüksek bir millet olarak yücelmesinin yolunu açarken” uyguladığı metoda karşı sizin politikaya adım attığınız andan itibaren karşı çıkıp mücadele bayrağı açmanızı bir türlü anlayabilmiş değilim. Mesela 1990’lı yıllardan beri “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözüne getirdiğiniz “ilkellik” yakıştırması yukarıdaki kanaatlerinize de ters düşmektedir. Mesela TBMM’nin açılışında yaptığınız yeni anayasa çalışmaları için ideolojisiz (Atatürk’süz) anayasa teklifinizi yukarıdaki övgülerinizin neresine monte edebiliriz. Mesela sizin 59. hükümette Dış İşleri Bakanı iken zamanın Genel Kurmay Başkanı Sayın Hilmi Özkök’ün “Egemenlik haklarımızın bir kısmını uluslar arası kuruluşlara devretme zamanı gelmiştir” ifadesine verdiğiniz tepkiyi okumuş değilim. Mesela konuşma yaptığınız Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun kuruluş amaçları arasında yer alan “Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve devrimlerini yaymak ilkesi” daha kısa süre önce maksatlı bir şekilde metinden çıkarılırken buna bir itirazınızı da duymadım. Mesela Milli Eğitim Temel Kanunundan “Atatürk ilke ve devrimlerinden ve Türk milliyetçiliğinden aldığı ilhamla” ibaresine yeni Milli Eğitim Bakanının açtığı mücadele bayrağına karşı da sesinizi hiç yükseltmediniz.  Hakeza okullarda öğrencilerimizin inançla söylediği “Andımıza” karşı üç beş soysuzun açtığı mücadeleye de sessiz kalmanız dikkatlerden kaçmamıştır.

Sayın Cumhurbaşkanım! Bu kadar övüp methettiğiniz Atatürk’e karşı son dönemde açılmış sinsi karalama kampanyasından Türk Milleti tiksinmeye başlamıştır. 13 yaşındaki N.Ç. adlı bir kız çocuğuna bir kısım sapıkların giriştiği tecavüze karşı yerel mahkemenin verdiği kararın yargıtayca onanmasının arkasından doğan tepkileri yatıştırmak için mahkeme kararıyla ilgili kanatlarınızı toplumla paylaşmanız bir rahatlatma meydana getirmişti. Devletimizin ve cumhuriyetimizin kurucusu ATATÜRK’e karşı girişilen saldırılardan dolayı rahatsızlığınızı ve Cumhuriyet savcılarını “Atatürk’ü Koruma Kanunu” çerçevesinde harekete geçmeye neden davet etmediğinizi de anlamış değilim.

Sayın Başbakana gelince; o konuşmasında şimdiye kadar “Türk Milleti” kavramına açtığı mücadeleyi sürdürmüş, bu sefer işi biraz daha ileri götürerek kendi kanaatlerine Atatürk’ü de ortak etmeye çalışmıştır. Sayın Başbakan “Türk Milleti” yerine “Millet olarak 74 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” demeyi uygun görmüş, yapılması düşünülen yeni anayasada bu yöndeki değişiklik tartışmalarında tarafını net biçimde ortaya koymuştur. Ayrıca “Gazi Mustafa kemal Atatürk’ün de çok net söylediği gibi millet aynı kavmin mensupları değildir. Geçmişleri ve gelecekleri müşterek olan, yekvücut olarak kader birliği eden bir cemiyettir.” diyerek Atatürk’ten bir alıntıyla millet tarifi yapmaya çalışmıştır. Ancak bu alıntının kaynak ve tam metnini konuşmasında zikretmemiştir. Atatürk’ün millet tarifi ve uygulamaları açıktır. O Türk Milletinin oluşmasında “siyasi varlıkta birliği, dil birliği, yurt birliği, ırk ve köken birliği, mazi (tarih) birliği ve ahlâki yakınlığı esas almış; Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır” sözleriyle Türk Milletinden ne anladığını ifadeye çalışmış; ciğerlerini parçalarcasına da “Ne mutlu Türk’üm diyene” demiştir.

Sayın Başbakan “Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Abaza, Boşnak, Gürcü, Arap ve Çingene” gibi aklına gelen bütün etnik unsurları sayarak “Türk Milletini” bu unsurlardan biri haline getirirken, Atatürk bütün bu unsurları “Türk Milleti” çatısı altında birleştirmiş, büyük bir millet oluşturmuştur. Sayın Başbakan gibi düşünenlere de şu “Bugünkü Türk Milleti siyasal ve sosyal camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş veya millettaşlarımız vardır. Fakat geçmişin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti gerici beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde kederden başka bir tesir meydana getirmemiştir.” tarihi ifadeyle seslenmiştir. Görülmektedir ki Atatürk bu anlayışıyla ne kadar birlik ve beraberlikten yana ise, Sayın Başbakan kendine mahsus anlayışıyla o kadar bölücüdür.

Sayın Başbakanın “Kimsenin kuşkusu olmasın cumhuriyet emin ellerdedir” sözüne ise kendi kanaatimden daha çok devrin Genel Kurmay Başkanı ve emekli olduktan sonra zırhlı arabayla korumaya aldığı Yaşar Büyükanıt’ın “ Cumhuriyet kurulduğu andan itibaren hiç bu kadar tehdit altına girmemiştir” sözünün ne anlama geldiğini düşünmesini istiyorum.

Bu arada şimdiki Genel Kurmay Başkanımız da gün dolayısıyla yayınladığı mesajda “ O sadece vatanı kurtarmak emeli ile uğraşmamış, vatan toprakları üzerinde yaşayan milletin ruhunda devrim yaparak sönmez bir azim ve irade ile ebedi barış ve çağdaş bir hayat ateşi yaratmıştır” demiştir. O da Sayın Başbakan gibi bu topraklar üzerinde yaşayan milletin “Türk Milleti” olduğunu unutmuş ya da ifade etmekten çekinmiş, Atatürk gibi net ve açık olamamıştır. Acaba genç bir Harbiye öğrencisi iken 10 Kasım’da yapılan yoklama sırasında 1283 numarası söylenildiğinde “İçimizde” cevabını verirken ayaklarının ikisinin de yere bastığından emin olabilir miyiz?

Bir 10 Kasım konuşmaları bana bunları düşündürdü. İçimdeki yanan ateşi milletimle paylaşmak istiyorum. Ben bu konuşmaları yapanlara İNANMIYORUMMMM.

15.11.2011

Bu yazı toplam 955 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim