• BIST 93.616
  • Altın 208,990
  • Dolar 5,3413
  • Euro 6,0898
  • Bolu 6 °C
  • İstanbul 11 °C
  • Ankara 6 °C

İSLÂM’IN YAHUDİLEŞTİRİLMESİNE FIRSAT VERMEYELİM (II)

Hasan Dinç

 

Yazımın ilk bölümünde Yahudiliğin kavmi bir din olduğunu ve başka kavimlerin bu inancı paylaşmasının mümkün olmadığını yazmış, YAHOVA’nın sadece Yahudi tanrısı olduğunu, onun nezdinde Yahudilerin efendi diğer kavimlerin ise onların kölesi kabul edildiğini Tevrat’tan alıntılarla anlatmıştım. Bu nedenle bu dinin ırkçı inancı mensuplarına telkin ettiğini yazmış, bu yanlışı İslâm’ın düzelttiğini, insanlar ve kavimler arasında üstünlük bulunmadığını; üstünlüğün ancak takva ile olabileceğini ayetler ve hadislerle anlatmıştım. Buna rağmen Emevi ve Abbasi dönemlerinde Arapların İslâm’ın bu evrensel ve ilahi itikadından uzaklaşarak Yahudi inancına kaydıklarını, uydurdukları hadislerle kendilerini efendi diğer İslâm milletlerini ise mevali (Köle) olarak değerlendiklerini kaydetmiştim. Yazdıkları eserlerde bu görüşleri savunarak yeni Müslüman topluluklara bunu telkin etmişler ve kendi efendiliklerini İslâm’ın bir rüknü gibi takdim ederek bu yönde epey mesafe almışlardır. Türk ve İslâm tarihinden vereceğim örnekleri bu haftaki yazıma bırakmıştım. Yazımın bu ikinci bölümünde binlercesinin arasından seçtiğim iki önemli örneği okuyucularımın bilgisine sunacağım.

BİRİNCİ ÖRNEK:

VIII. asırdan X. asra kadar Emevi ve Abbasi hanedanları zamanında Arap- islâm imparatorluğu fetih hareketlerini hızla devam etmiş, fethettikleri toprakların zenginliklerini Bağdat’a yığmışlardır. Ölçüsüz derecedeki bu zenginlik Arapları iyi bir asker olmaktan çıkarmış, zevk ve şehvetlerinin peşine takmış, sınırsız bir israf, lüks ve renkli hayatın içinde boğmuştur. Binbir gece masallarına konu olan şehir hayatı ve sefahat Arapları bozmuş, İlahi iman hâkimiyeti onlar için artık mübarek gaye olmaktan çıkmıştır. Şii, Sünni mezhep çatışmaları Orta doğuyu bugünkü gibi kan gölüne çevirmiş, Abbasi halifesi Bağdat’a bile egemen olmaktan çıkmış, Şii Büveyhiler ve Fatimiler tarafından adeta sarayına mahkûm edilmiştir. Bizans ise Anadolu’da İslâm varlığına son vermiş, Abbasi hilafetini kendi yurtlarında tehdit eder hale gelmiştir. Halife, hanedanı ve halifelik makamı için bir çıkış yolu ararken tam da bu dönemde Gaznelileri 1040 yılında Dandenakan savaşında yenerek büyük bir devlet kuran Selçuklular tarih sahnesine çıkmıştır.

Abbasi Halifesi Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e bir mektup yazarak içinde bulunduğu zor durumdan kendisini kurtarmasını istemiş, ısrarla Bağdat’a davet etmiştir. Sultan Tuğrul Bey Halifenin davetini kabul etmiş ordusuyla Şii Büveyhileri ve Fatimileri tenkil ederek Bağdat’a girmiş ve Halifeyi esir hayatından kurtararak,  koruması altına almıştır. Halife Tuğrul Bey’i büyük bir merasimle Bağdat dışında karşılamış, ona doğunun ve batının yani cihanın hâkimi unvanını vermiştir. Sultan Tuğrul Bey Bağdat’ta yeni düzenini kurmuş bu düzenin devamı için de tedbirler almaya başlamıştır. Bu tedbirlerden birisi de Halife ailesiyle Selçuklu ailesi arasında akrabalık bağını tesis için kardeşi Çağrı Bey’in kızı Mah Melek Hatunu Halifeye vermek, halifenin kızıyla da kendisi evlenmek istemiş, bu isteğini gerçekleştirmek için veziri Nizâmü’l Mülk’ü görevlendirmiştir. Vezir de Harzem Başkadısı Muhammed b. Abdurrahmanb. Amr en- Nesevi’yi dünürcü olarak Bağdat’a göndermeyi uygun görmüştür

En-Nesevi halife huzuruna girdikten ve resmen dünürcülük görevini yerine getirdikten sonra halifeye dönerek “Bu benim resmi tebliğ görevimdir. Oysa bir de bunun nasihat yönü vardır” demiştir. Halife bu beklenmedik yeni söz karşısında kendisini dinlemek zorunda kalmış, “Öyleyse onu da söyleyiniz” demiştir. En-Nesevi kendisine çeki düzen verdikten sonra “lutfen temiz nübüvvet evinize bu (kaba) Türkmen kızını katmayınız” nasihatında bulunmuştur. Bu söz üzerine Halife En-Nesevi’ye dönerek: “ Tebliğinizi duyduk ve nasihatinize uyduk” demiştir.

Vezir Nizam’l- Mülk geri döndükten sonra En-Nesevi’yi yanına çağırmış “Sizi bir hayırlı iş için gönderdik. Siz işleri düzelteceğiniz yerde bozdunuz, adeta çıkmaza soktunuz” diye sitem etmişse de o daha da küstahlaşarak “ ben dinini dünya için satacak bir insan değilim” diyebilmiş ve bu yaptığını dini inançlarının bir gereği olduğunu savunabilmiştir.

Halbu ki Selçuklu prensesleri başlı başına bir ilim, irfan ve terbiye ocağı olan Selçuklu sarayında yetiştirilir,  kendilerine kadim Türk örf ve adetlerine göre ve DEVLET ANA kişiliği kazandırılırdı. Mah Melek Hatun da bunlardandı.

Sultan Tuğrul Bey’in Halifenin kızıyla izdivaç teklifinin nasıl karşılandığı ise tarihçi ibnü’l Esir tarafından şöyle anlatılmaktadır. “Halifelere karşı böyle bir istekte bulunmaya şimdiye kadar hiçbir kimse cüret edememiştir. Mesela Şii Büveyhioğulları, tahakküm ve zorbalıklarına, halifelerin temel inançlarına muhalif olmalarına rağmen bir halifenin kızını hiçbir zaman isteme cesaretinde bulunamamışlardır. Halife, kızı Seyyide’yi Tuğrul Bey’le evlendirmeye mecbur oldu. Oysa O, bunu engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı. Sıkıntı içinde kaldı. Kendini bu sıkıntıdan kurtarmak için uğraştı durdu. Daha sonra istemeye istemeye bu işe razı oldu. Oysa Şii Büveyhi hükümdarları, halifeye bu kadar işkence ve zorbalık yapmış olmalarına rağmen, böyle bir talepte bulunmaya asla cesaret edememişlerdi. Şimdi heyhat artık ne diyelim. Asrımızın halifesi kalkacak ve ancak köle asıllı(!) sultanlardan biri ile kızını evlendirecek. Bu akıl alır bir şey değildir. Allah onu ebediyen affetmesin.”

 Halifenin evliliklerin gerçekleşmemesi için ileri sürdüğü bütün ağır şartlar yerine getirilmiş, buna rağmen yeni engellemelerle karşılaşıldığında ise halife tehditle razı edilmiştir.

Şunu söylemek isterim. Sen birinden kendini kurtarmak için yardım talebinde bulunacaksın, Büyük ve muhteşem bir merasimle onu karşılayacaksın, Yine onu Doğunun ve Batının sultanı ilân edeceksin, onun sayesinde bütün düşmanlarından kurtularak halifelik yetkilerini geri alacaksın; sonra da onun iki hanedan arasında akrabalık bağlarını güçlendirmek için yaptığı karşılıklı evlendirme isteğine karşı çıkacaksın. Buna da din-i mübin-i İslâm’ı alet edeceksin. Kendini Efendi karşındakini köle göreceksin. Bu nedenle de isteği reddedeceksin. Halbu ki dinin muazzez Peygamberi yakın akrabası bir hanımı kölesi ile evlendirdiği, boşandıktan sonra da mübarek hanımları arasına kattığı örneğini ve kutsal kitabımız Kur’anın “üstünlük takva iledir” düsturunu görmezden gelerek yapacaksın. Bunun İslâm’la bir izahı olamaz.

Bu konularda daha geniş bilgi edinmek için:

  1. Prof.Dr. Osman Turan’ın Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm medeniyeti kitabını,
  2.  İsmail Hami Danişment’in Türklük ve Müslümanlık kitabını,
  3.  Prof.Dr. Zekeriya Kitapçı’nın Türk ve Selçuklu hatunları ile Orta doğuda Türkler kitaplarını okuyabilirsiniz.

NOT: çok istememe rağmen konuyu bu yazıda tamamlayamadım. İnşallah önümüzdeki yazıyla bu konuyu bitirmeye çalışacağım.   

 

 

 

 

      

Bu yazı toplam 1608 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim