• BIST 95.781
  • Altın 242,993
  • Dolar 6,2787
  • Euro 7,3469
  • Bolu 19 °C
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 19 °C

İSLÂM’IN YAHUDİLEŞTİRİLMESİNE FIRSAT VERMEYELİM (III)

Hasan Dinç

 

Bu yazının ilk bölümünün son paragrafında “Araplar kendilerini insanların efendisi, İslâm toplumunu oluşturan diğer kavimleri mevali (köle) görmeye özenmişler ve ilâhi hikmet ve hükümlerden uzaklaşmışlardır. Bu kanaat zamanla İslâm’ı Arap kaynaklarından öğrenen diğer kavimlere de tevarüs etmiş, Arapların efendiliği kabul görmeye başlamıştır.” Demiştim. Hatta okuyucularımı bizde Araplar için söylenen “Kavmi necip” teriminin üzerinde düşünmelerini istemiştim. İslâm adına bu safsataya inanan birçok masum, Arapları “Peygamber kavmi” olarak görmüş, bir türlü “Ebu Cehil ve Ebu Leheb’in” hangi kavimden olduğunu düşünmek istememiştir.

Türk milleti dine saygılı, dindara hürmetkârdır. Dine en uzak kalmış olanlar bile din ve dindar söz konusu olduğunda tavizsiz davranır ve onların arkasında durmayı en büyük fazilet kabul eder. Din adına söylenmiş ne varsa onu sorgulamadan kabul eder ve gereklerini yerine getirir. Bu nedenle tarihimizde en büyük kötülükler ve cinayetler hep milletimizin dine ve dindara ölçüsüz muhabbetinden kaynaklanmış, onun bu zaafı maalesef düşmanlarımız tarafından acımasızca kullanılmıştır. Cihan padişahlarının tahtan indirilmesi, bazılarının zindanlarda boğdurulması, nice vezirlerin ve paşaların başlarının koparılması bir kısım hainin “Din elden gidiyor!” yaygarasıyla halkı arkalarına takmaları sonucu olmuş, tarihimizin en felaketli anları bu zaafımız nedeniyle yaşanmıştır.

Bu zaafımızın zirve yaptığı dönem son Osmanlı dönemidir. Bu dönemde dine egemen olan medrese zihniyetinin Ahmet Yesevi Hazretlerinin ve onun müritlerinden Hacı Bektaş-i Veli, Yunus Emre, Hacı Bayram-i Veli, Akşemseddin, Mevlâna ve Şeyh Edibali gibi Türk mutasavvıflarının olgunlaştırıp yaygınlaştırdıkları İslâm anlayışının boğulup yok edildiği dönemdir.

Milletimiz dinini hep ikinci elden ve aracılar vasıtasıyla öğrenmiştir. Dinin kaynağına dili nedeniyle ulaşma imkânını bulamamıştır. Bu nedenle eline kitabı alan ve din adına konuşan herkesi kabullenmek zorunda kalmıştır. Bu durum düşmanlarımız tarafından milletimizin birlik ve bütünlüğünü bozmak için kullandıkları en verimli yol olmuş, toplum arasına yolladıkları sarıklı casuslar tarafından her türlü fitne ve bozgunculuğu kolayca çıkarmışlardır.

Arapların İslâm üzerinde kurdukları kavmi egemenlik din adına toplumumuza sirayet etmiş, uydurma hadislere dayalı Arap kavmi üstünlüğü maalesef medrese aracılığı ile Türk toplumuna pompalanmıştır. Bu propaganda o kadar etkili olmuştur ki milletimiz Arap ve diğer kavimlerin üstünlüğüne inanır hale gelmiştir. 19.yüz yıldan itibaren cephelerde alınan yenilgiler ve yaşanılan bozgunlar bu kanaatin daha da yerleşmesine sebep olmuş, Türk milleti aşağılık duygusunun gayyasına düşmüştür. Bunları iki örnekle okuyucumun gözleri önüne sermek istiyorum.

19. yüz yıl milli şuura ulaşmış ender Osmanlı aydınlarından birisi şüphesiz Ahmet Vefik Paşadır. Türk tiyatrosuna Molier çevirileriyle büyük katkı sağlamış bulunan bu büyük insan Bursa valiliği de yapmıştır. Bursa valiliğine atandıktan sonra şehrin ileri gelenleri kendisini sırayla ziyaret etmektedirler. Birgün büyük bir gurup ziyaret için kendisinden randevu talep etmiş, istekleri ilgililer tarafından kabul edilmiştir. Gurup kabul edildiğinde sırayla kendilerini vali paşaya takdim ediyor, bir bir öne çıkarak kendilerini tanıtıyorlardı. Kimisi Rum, kimisi Ermeni, kimisi Yahudi, sırayla Boşnak, Gürcü, Arnavut, Çerkez v.b gibi Osmanlı toplumunu oluşturan bütün akvam temsilcileri kendilerini takdim ettiler. Ahmet Vefik Paşa aralarında bir de Türk olmasını bekliyordu. Gelenlerden hiç biri böyle bir tanıtımda bulunmamıştı. Canı biraz sıkılmış ama konuklarına belli etmemişti.

 Gözlerini kapının kenarında elleri göbeğinin üzerine bağlanmış ve vali paşanın emrine amade Hasan efendiye çevirmiş ve sormuş. “Hasan Efendi senin milliyetin ne? Sen hangi millettensin” Demiş. Hasan efendi ıkınmış, sıkılmış biraz da mahcup valiye beye bakmış, Ama cevap verememiş. Vali bey ısrar edip zorlayınca kızarmış, bozarmış “Haşa huzurdan ben de Türk’üm vali paşa hazretleri” demiş. Ahmet Vefik Paşa Hasan Efendinin bu halini gidermek, birazda cesaret vermek için “Hasan Efendi. Milliyetinden niye utanıyorsun. Ben de Türk’üm” deyivermiş. Hasan Efendi cevaptan tedirgin olmuş, daha da ezilmiş bir vaziyette “Aman vali paşa!, Hiç Türk’ten de vali mi olurmuş?” deyince Ahmet Vefik Paşa görünüşte Hasan Efendiye, gerçekte ise konuklarına şu tarihi cevabı vermiş. “Türk’ten hem vali olur, hem paşa olur, hem halife olur hem de cihan padişahı olur” Hasan efendi cevabı duyar duymaz kendine gelmiş, göğsü hafifçe bir kabarmış, mahcubiyetinden kaynaklanan kırmızılık yerini onur rengine bırakmış ve valinin ellerine sarılarak “Allah senden razı olsun, Allah senin gibilerini başımızdan eksik etmesin, Allah devletini daim etsin” diye dua ederek konuklarına ikramda bulunmak üzere yanlarından uzaklaşmıştır.

İkinci örnek ise yirminci yüz yıl başlarında meydana gelmiş, olay bizzat yaşayan Mustafa Kemal tarafından anlatılmıştır. Ben de ne eksik, ne fazla aynen kaynaktan aldığım gibi aktarıyorum.

“Şair Mehmet Emin Yurdakul’un, ilk defa Manastır Askeri İdadisinde öğrenci iken okuduğum “Ben bir Türk’üm. Dinim cinsim uludur” mısraıyla başlayan manzumesinde, bana milli benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç kaynağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlının telkin ettiği başka milletleri öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.

Bakınız nasıl oldu? Kurmaylık stajı için verdiğim süvari alayı Hayfa da bulunuyordu. Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı ve piyade acemi eğitim dönemi yeni başlamıştı. Erleri bölgeden toplanmış Arap gençlerinden, eğitici kadroda tecrübeli ve Anadolu’lu kıta çavuşları olan Türk delikanlılarından kurulu idi. Katıldığım bölüğün alayından yetişmiş, Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir yüzbaşısı vardı. Erlere çavuşlar talim yaptırıyor, biz subaylar arada dolaşarak çalışmaları izliyor ve denetliyorduk. Yüzbaşı çavuşlarına karşı sert davranıyor, acemi Arap askerlerine karşı ise fazla şefkatli görünüyordu. Onların herhangi bir şekilde azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı olmadığını ısrarla söylüyordu. Hâlbuki talimlerde, Türkçe bilmedikleri için, çavuşların söylediklerini iyi anlayamayan kimi erlerin yanlış hareketlerinin, zaman, zaman çavuşların sabırlarını tükettiği, sertçe davranışlarına yol açtığı da oluyordu.

Bir gün yüzbaşı, bu yolda hareketten kendini alıkoyamayan bir çavuşunu mimlemiş ve talimden dönüldükten sonra, birlikte oturduğumuz bölük komutanlığı odasına çağırmıştı. Takım komutanıyla birlikte gelerek yüzbaşısını saygıyla selamlayan çavuş, yirmi beş yaşlarında dinç ve yakışıklı, ince bıyıklı, elmacık kemikleri fazlaca kabarık, uyanık bir Türk çocuğu idi. Yüzbaşı, onu milli onurunu ağır şekilde hançerleyen “…. Türk” sözleriyle azarlamaya başlamıştı. Sen nasıl olur da Kavm-i Necib-i Arab’a mensup, Peygamberimiz Efendimizin mübarek soyundan olan bu çocuklara sert davranır, ağır söz söyler, onların kalbini kırarsın. Kendini bil, sen onların ayağına su bile dökmeye layık değilsin” gibi gittikçe manasızlaşan, fakat yaşlı yüzbaşının samimi inancından kuvvet alan sözlerle hakaret ediyor, gittikçe asabileşiyordu.

Ben dikkatle çavuşun yüz ifadesini izliyordum. Başlangıçta üstünde bir babaya duyulan saygının içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen haklı bir isyanın ateşleri gözlerinde okunmaya başlanmıştı. Fakat gerçek itaatin simgesi olan her Türk askeri gibi bu da iç duygularını gemlemesini bildi. Sessizce göz pınarlarından dökülmeye başlayan yaş damlaları, yanaklarında birbirini kovalayarak bıyıkları üstünde toplanıyor ve kendini böylece yatıştırmaya çalışıyordu. Ben bir taraftan üzgün ve sinirli, bu sahneyi seyreder ve söylenenleri dinlerken, bir yandan da içimde bir isyan duygusu şahlanıyor ve şöyle düşünüyordum.

O erin bağlı olduğu millet, birçok bakımdan necip olabilirdi. Fakat çavuşun, yüzbaşının ve benim bağlı olduğumuz milletin de tarihleri şerefle dolduran büyük ve asil bir millet olduğu da asla şüphe götürmez bir gerçekti. Türklük hakkındaki o günkü görüş ise, doğrudan doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük var sayarak, kendini onlardan aşağı görüp nefsine olan güveni yitirmesindendir. Artık bu yanlış görüşe son vermek, Türklüğümüzü bütün soyluluğu ile tanımak ve tanıtmak gerekmektedir. O andan itibaren inandığım bu gerçeğe bütün Türklerin inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim.”( 1931 Ahmet Bekir Palazoğlu, Atatürk Kimdir? Atatürk Milliyetçiliği s.20-23)

Konu hakkında daha fazla yazmaya lüzum var mı?

Not: İdrak ettiğimiz mevlit kandilini tebrik ediyor, Milletimizin nice kandillere daha iyi şartlarda ulaşabilmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

    

  

 

 

Bu yazı toplam 1975 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim