• BIST 89.695
  • Altın 145,860
  • Dolar 3,6136
  • Euro 3,9258
  • Bolu 0 °C
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara -2 °C

İTTİHAD-I MİLLİYE

Hasan Dinç

12 Eylül askeri müdahalesinin sonrası günlerde ticaretle meşgul olmak zorunda kalmıştım. Ankara’daki bazı akrabalarımın yardım ve destekleriyle mobilya ticareti yapıyordum. Bunların yanında mobilya ticaretine paralel bazı ticari malları da dükkânımda bulunduruyordum. Demir döküm kuzine sobalar bunlar arasında yer alıyordu. Bu kuzine sobaların imalatı Kastamonu’da dostum Ahmet Küçükkahveci tarafından yapılıyordu. Bu sobaların siparişini vermek üzere Kastamonu’ya gider, onun konuğu olurdum. Şimdilerde rahmetli olduğunu duyduğum bu mümtaz insan bir keresinde beni, muhitinde çok sevilen ve kişiliğine büyük güven ve saygı duyulan birinin evine götürdü. Yaşlanmış, bilgisinden yararlanmak isteyenlere kapısını ve gönlünü açmış bu büyük insan, bizi de evine kabul etti. Ahmet Bey beni kendilerine tanıttı. Söz döndü dolaştı günümüz meselelerine geldi. XX. yüzyılın başlarını yaşayan ve o günlerin siyasal çekişmelerini ve milletimize yaşattığı felaketleri görmüş bu muhterem insanın söylediklerini şimdi gibi hatırlıyorum.

Sözünün bir yerinde milletimizin güzel günlere kavuşabilmesi için kendi tabiriyle “Muhabbet-i milliye, muhabbet-i diniye, muhabbet-i vataniye” ilkelerinin altını çizdi. Bu günkü söylenişi ile güzel günler için “Millete sevgi, dine sevgi, vatana sevgi”yi şart görüyordu. Bu üçlü sevgi ve muhabbet formülüne derin bir felaketin ve yaşanmış ağır bir tecrübenin sonunda ulaşmıştı. Yirminci yüzyılın başlarında Balkan bozgunu ve müteakip yıllarda yaşanan Birinci Cihan harbi yenilgisi sonucu başımıza gelen felaketlerin milletimize ödettiği fatura çok ağır olmuş, milletimiz tarihinin en acı ve karanlık dönemlerini yaşamıştır. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde tasvir ettiği bu feci durum yalnızca cephelerdeki yenilgilerden kaynaklanmıyor, içte de birbirimize düşmüş, birlik ve beraberliğimizi kaybetme noktasına gelmişiz. İktidar sahipleri de kendi kaygıları nedeniyle düşmanla işbirliği yapmış, vatanın ve milletin istiklalini kurtarmak için mücadele verenlere olmadık zorluklar çıkarıyor, halkı onlara karşı isyana davet ediyordu. Bunun içinde dinimizi ve onun manevi kavramlarını kullanıyor, istiklal savaşı yapanları dinsizlikle ve kâfirlikle itham ediyorlardı. Bu konuda hazırlattığı fetvaları İngiliz uçaklarıyla havadan attırıyor ve en azından halkın kafasını karıştırıyor, düşmana karşı birlik içinde mücadele etmemizi engelliyorlardı.

Bu durum kuşkusuz henüz millet olmamamızdan kaynaklanıyordu. O dönemde İtihad-ı İslâm (İslâm Birliği) adıyla bilinen bir siyasi program uygulanmış, İmparatorluk dâhilindeki Müslüman toplulukları bir arada tutmaya çalışılmıştı. Bu nedenle milletleşme çalışmaları bizzat devlet tarafından engellenmiş, milliyet düşüncesi sakıncalı bulunarak İslâm dışı kabul edilmiş ve milli devlet kurmaya çalışanlarla İslâmcılar birbirlerine düşürülmüştü. İşte bu durum felaketin esas kaynağını oluşturuyor, millet, İslâm adına İslâm dışı bir fitneyle felakete götürülüyordu.

Gerçekte bizim milliyetimizin mayası Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli ve Yunus Emre silsilesiyle Türkçe ile atılmış,  Gazi dervişlerin yüklendiği İslâm misyonuyla, Anadolu ve Rumeli topraklarını vatan tutmuş bir temele dayanıyordu. Yani milliyetimiz Türkçe ile Türk kültürüne, tasavvufla İslâm inanç ve itikadına,  Anadolu ve Rumeli coğrafyasından oluşan vatan temeline dayanıyordu. Kastamonulu o güngörmüş değerli büyüğün Millete sevgi, dine sevgi ve vatana sevgi üçlemesi işte bin yıllık bu tarihi tecrübemizden kaynaklanıyor, felaketlerin derin izlerini taşıyordu. Ne yazık ki yirminci yüzyılın başında milletimizi yöneten idarecilerin hafızaları bu derin geçmişe sahip olmadıkları gibi, millet birliğini oluşturan tarih ve vatan mefhumundan da uzak bulunuyor, çağın şartlarını okuyacak, onun gereklerini yerine getirecek, olayları doğru değerlendirecek yapıdan da mahrum görünüyorlardı.

İttihad-ı İslâm (İslâm Birliği) olmaz mı?  Elbette olur. Ancak İttihad- İslâm Müslüman toplulukların önce millet seviyesine ulaşması ve eşitler arasında bir anlaşma ile mümkün olabilir. Yani  ittihad-ı milliyenin bir sonrasındaki aşamadır. İslâm topluluklarının önce ittihad-ı milliye yoluyla millet seviyesine gelmeleri ve millet oluşturmaları sonra da ittihad-ı islâm (İslâm Birliği) için kolları sıvamaları gerekir.  Henüz millet olamamış bazı İslâm toplulukları kendi aralarında bile bir birlik oluşturamazken (Meselâ Araplar kendi aralarında bir birlik kuramamışken onlarla İslâm birliği kurmak, olmayacak duaya âmin demektir.) o toplumlarla bir üst birlik olarak İslâm Birliği teşebbüsü işin tabiatına aykırı, sosyoloji kanunlarına baştan muhalefet etmek demektir. Her İslâm topluluğu önce millet oluşumunu gerçekleştirecek, sonra da ekonomik, kültürel ve siyasal dayanışma için İslâm Birliğine karar verecektir. Bugün Avrupa Birliği ne kadar gizlenirse gizlensin bir Hıristiyan Birliğidir. Bu birliği oluşturan devletler önce sosyolojik olarak milletleşme sürecini tamamlamışlar, sonra da birliklerini oluşturmuşlardır. Ne kadar baştan kapıyı kapamamışlarsa da aralarına seksen milyonluk hazmı zor, dev bir Müslüman Türkiye’yi almayacakları açıkça bilinmesine rağmen, kapıda diz çöküp beklemenin bir anlamı bulunmamaktır.

Günümüze geldiğimizde meselelerimizi, yine acı ve büyük felaketlerin tecrübelerinden süzülmüş yukarıdaki üçlü formülle yani millete sevgi, dine sevgi ve vatana sevgi; onlara derin bağlılık ifade eden politikalarla aşabiliriz. Bunlardan birisini diğerlerine göre biraz daha öne çıkaran kesimlerin diğerlerini dışlamadan ve onları kendisine düşman gibi algılamadan onlarla birlikte hareket etmeleri, yaşanılan eski tarihi tecrübelerin ve sosyoloji ilminin bize verdiği yol haritasıdır.

Ancak “Bütün milliyetçilikleri ayaklarımın altına aldım” diyen bir siyasi iradenin bunu başarması ve inandırıcı olması mümkün değildir. Söz gelimi “Aziz milletim” deyip de, bu milletin adını koyamayanların ve muhaliflerine “Gâvur dağı ve Sivas’ın ötesine gidemeyenler” olarak sözde tenkit edip vatanı beyinlerimizde bölenlerin Türk Milleti nezdinde itibar ve inandırıcılıkları kalmadığını hep birlikte göreceğiz. Bize Allah’ın lütfettiği milliyet adımızı çok görenler ve ona savaş açanlar elbette hak ettiği süreci yaşayacaklardır. Biz bütün bu gelişmelere rağmen İttihad-ı milliyemizi  (milli birliğimizi) geliştirmeye ve her türlü saldırıya karşı onu tahkim etmeye gayret edelim. Her ne sebeple olursa olsun birliğimizi bozmak ve bizi çökertmek isteyenlere fırsat vermeyelim. Bilelim ki mukaddes dinimizi, bizim birlik ve bütünlüğümüzü bozmak maksadıyla istismar eden birçok şaki yolumuz üzerinde durmaktadır. “Farklılıklarımız bizim zenginliğimizdir” gibi kulağa hoş gelen ve doğruymuş gibi algılanan, gerçekte içinde nükleer güce eşit parçalama özelliği taşıyan, süslü lafları bir fitne aracı olarak kullananların gerçek maksadı, şanlı Peygamberimizin “Ayrılık azaptır, topluluk rahmettir” hikmetli sözünü unutturmaya çalışmaktır. Böylece bin yıldan beri oluşmuş birlikteliğimize fitne çomağı sokup farklılıklarımızı kaşıyarak parçalamak ve yutulmaya hazır lokma haline getirmektir.     

Bu yazı toplam 949 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim