• BIST 84.208
  • Altın 147,160
  • Dolar 3,7746
  • Euro 4,0581
  • Bolu 3 °C
  • İstanbul 7 °C
  • Ankara -2 °C

KAŞGARLI MAHMUD VE BÜYÜK ESERİ DÎVÂNÜ LUGÂTİ’T TÜRK (2)

Hasan Dinç

Dîvânü Lugâti’t Türk  yazılıp 1074 yılında Abbasi halifesine takdim edildikten sonra kendinden pek bahsedilen bir kitap olmaktan çıkmış, tabir caizse kayıplara karışmıştır. Çok uzun süre varlığından kimse bahsetmemiş, böyle bir kitabın varlığından kimse haberdar olmamıştır. Şu anda orijinal tek nüshası İstanbul Millet Kütüphanesi’nde bulunmakta, gözlerden bile saklanmakta ve korunmaktadır. Kitap bir mutlu ve garip bir tesadüf eseri olarak  muhtaç bir kadının para için satmak  üzere sahaflara getirdiği bir dönemde Ali Emîrî tarafından fark edilerek alınmıştır.  Devlet ricalinin hassasiyet göstererek kitabı basmak üzere Kilisli Rıfat’a vermesinden sonra üç cilt olarak 1919 da basılmıştır. Daha sonra bu çalışmaya dayanılarak 1928 yılında Carl Brockelmann bir sözlükçe hazırlayarak yayınlar. Ancak bu çalışma esas aldığı Kilisli Rifat’ın eserindeki hata ve yazılım yanlışlarını aynen devam ettirmiştir. Bunu Besim Atalay’ın 1934 yılındaki üç ciltlik önemli eseri takip eder. Eser bu konudaki önemli bir adım sayılır. Daha sonra 1942 yılında tıpkıbasım ve 1943 yılındaki Dizin çalışması takip eder. Bu çalışmalar  eksiksiz ve metotlu çalışmalar kabul edilse de metinin aslından oldukça ayrılarak yorumlara yer verilmiştir.

Aradan çok uzun zaman geçtikten sonra yetersiz kalan bu çalışmalar yeni bir çalışmayı gerektirmiş ve Muttalibov Besim Atalay’ın eserini esas alan üç ciltlik Özbekçe bir tercüme yi 1963 yılında tamamlar. 1969 yılında ise Sovyet Bilimler Akademisi Dîvânü Lugâti’t Türk’deki bütün kelimeleri kapsayan bir sözlük basar. Bu çalışmaların en ciddisi ise Sir Gerard Clauson tarafından 1972 yılında yapılmış ve hazırladığı lugatla tıpkı basım uyarınca kelimelerin Arapçasıyla birlikte bütününü ve değişik biçimlerini içeren kapsamlı bir çalışma yapmıştır. Böylece bu ciddi çalışma kendinden önceki hata ve yanlışlıkları büyük oranda düzeltme başarısı göstermiştir. Ancak bu çok ciddi çalışmada bile eksik alıntı ve hatalı çeviriler yapmaktan kendini kurtaramaz.

Bu çalışma bütün bunlara rağmen aydınlatıcı bir çalışmanın vaktinin geldiğini göstermiştir. Yapılacak yeni çalışma önceki çalışmaların doğrularını benimseyecek, diğer yandan onlardaki yanlışları düzelterek doğru okunuş, anlam ve izaha ulaşacak bir eser olmalıdır. Sayın Şinasi Tekin ve Gönül Tekin’in editörlüğünde hazırlanan Robert Dankoff ve James Kelly ortak çalışması olan Compendium of the Turkic Dialects 1982 yılında yayınlanır.  Bu eser önceki bütün çalışmaları bir potada eriterek kendi özgün çevirisi ve yöntemiyle kusursuz bir eser olmuştur. Ayrıca dipnotları, sunumları, açıklamaları ve dizinleriyle tüm tartışmaları, teklifleri muhtemel okumaları ve Dîvânü Lugâti’t Türk’ün yetkin bir çevirisini okuyucuya sunmuştur.

Elimdeki eser işte bu yetkin çalışmanın Kabalcı Yayınevi tarafından hazırlanan çevirinin kendisidir. Bu çeviri çağdaş bilim kavramlarını ve Arapça dilbilgisi terimlerini metnin içinde eksiksiz bir biçimde sunmuş, Hikayeler, izahlar, hadisler, mitler ve hikmetli sözler edebi duyum önplanda tutulacak  şekilde okuyucuya takdim edilmiştir. (Yazının bu kısmının hazırlanmasında Prof. Dr. Aykut Kazancıgil’in sunuş yazısından yararlanılmıştır.)

Kaşgarlı Mahmud bu  büyük eserini hazırlamaya başladığında yaptıklarını şöyle anlatıyor. “Onların yaşadığı şehirleri, bozkırları dolaştım. Türk, Türkmen-Oguz, Çigil, yagma, Qırgız (Kırgız) lehçelerini ve manzumelerini öğrendim. Ayrıca bu dili en iyi ve en etkili şekilde konuşanlardan, en eğitimlilerden, soyu en köklü kişilerden ve kargı sallamakta en beceriklilerden birisiyim. Türk kavimlerinden her birinin lehçesini mükemmelen öğrendim ve güzelce sıralanmış bir tertip içinde kapsamlı bir kitapta topladım. Bu kitabı Cenab-ı Haktan yardım dileyerek ve bâki kalan bir abide, ezeli ve ebedi bir hazine olması arzusuyla yazdım ve buna Kitâbu Dîvânü Lugâti’t- Türk adını vererek Kudsi, nebevi, İmami, Haşimi ve Abbasi silsilesinden, Alemlerin Rabbi’nin vekili, Emir’l müminün’e, şeyhimiz ve efendimiz Ebû’l Kasım Abdullah ibn Muhammed El- Muktadi bi- Emrillâh’a adadım.” Demekte ve ayrıca “Arayan kelimeyi doğru yerde bulsun, ve dileyen onu tahsis edilmiş düzende görebilsin diye kitabı alfabetik sıraya göre düzenledim ve mensur ve manzum cümlelerle, atasözleriyle, hikmetli sözlerle ve zarif bir lisanla donattım. Pürüzlü yerlerini düzelttim, çukurlarını ve oyuklarını doldurdum, tek tek her kelimeyi uygun olduğu yere koyarak ve onları belirsizlikten kurtatarak kitabın üzerinde yıllarca çalıştım” ifadesini kullanmaktadır. Bundan başka çalışmalarını anlatırken “Kitap, içinde ciddiyetle araştırma yapmak isteyenlere bir rehber ve onu aşıp ötesine geçmek isteyenlerin sadık takipçisi olacaktır. Bu yolcu için açık bir yol ve öteye doğru ilerlemek için bir merdivendir. Her bir lehçe için, konuşmanın çeşitli niteliklerinin bu ilkelerden boy vererek dallanıp budaklandığı temel ilkeler tesis ettim, zira iç içe geçerek yayılmış olanı budamak hikmetin büyümesine imkân verir. Kitaba onların konuşmaları ve beyanlarında söyledikleri manzum cümlelerden örnekler serpiştirdim; ayrıca gerek sıkıntılı gerek saadet dolu zamanlarda hikmetin taşıyıcısı olarak dile getirdikleri ve söyleyenden aktarana geçerek kuşaktan kuşağa miras kalan atasözlerinden örnekler de sundum. Ayrıca çok tekrarlanan meseleleri ve iyi bilinen ifadeleri bir araya getirdim. Böylece kitap azami etkinliğe ve mükemmel saflığa ulaştı. Allah bu gayretimde bana muvaffakiyet ihsan etsin. O’na itimat ederim. Allahü Teala’nın ötesinde Kuvvet ve Kudret yoktur. O bize kâfi gelir ve himaye O’ndandır.”diyerek tamamlamaktadır.

Kaşgarlı Mahmud eserini hazırlarken gezdiği Türk kavimleri ve kolları hakkında da bilgi vererek o zamanki geniş Türk coğrafyasını da okurlarına hatırlatarak şöyle demektedir. “ Türkler kökende yirmi kavimdir. Hepsinin soyu, Allah’ın selamı üzerine olsun Nuh oğlu Yafet oğlu Türk’e dayanır. Her kavim kollara ayrılmıştır ki bunların sayısını sadece Allah bilir. Ben yalnızca büyük kavimlerin adlarını zikredecek ve küçükleri dâhil etmeyeceğim. Onların her bir kavminin Doğu âlemindeki coğrafi mevkilerini taslak halinde sundum. Rum ülkesine en yakın olandan başlayarak, hem kâfirleri hem de Müslüman olanları, belli bir tertip içinde Batıdan Doğuya doğru sıraladım. Önce Beçenek gelir. Sonra Qıpçak, Oguz, Yimek, Başgırt, Basmil, Qay, Yabagu, Tatar, Qırgız gelir. En sonuncusu Çin’e en yakın olandır. Bu kavimlerin hepsi Rum ülkesinden başlayarak Doğuya doğru yayılır. Sonra Çigil, Tuxsi, Yagma, Oqrag, Çarug, Çömül, Uygur, Tangut sonra Xıtay gelir ki bunların ülkeleri Çin’dir ve sonra Tawgaç gelir ki ülkeleri Maçindir. Bu kavimler Güney ile kuzey arasında yayılırlar. Bunların her biri şu haritada gösterilmiştir.” ( Bu harita önümüzdeki yazılarda yayınlanacaktır)

Kaşgarlı Mahmud Türkçenin yaygın şekilde kullanıldığı bu coğrafyada ayrıca konuşulan dilleri ve bu kavimlerin Türkçe ile olan ilgi ve münasebetlerini de eserinde genişçe ele alıp anlatmaktadır. “Bunlardan Soğdaq, Kençek, Argu gibi kavimler iki dil kullanmakta ve kentlerde oturmaktadırlar. Halkları Türkçeyi iyi bilmiş olsalar da, hatta yazışmalarında Türkçeyi kullansalar da Maçin ve Çin halklarının kendi dilleri vardır. Çin Seddi’nin gerisinde kalmış olması nedeniyle Yecüc ve Mecüc kavminin dili bilinmemektedir. Tubut ve Hoten kavimlerinin ayrı dilleri ve yazıları bulunmaktadır. Türkçeyi de çok iyi bilmedikleri anlaşılmaktadır. Uygurlar yalın bir Türkçe konuşurlar ama kendi aralarında konuştukları bir dilleri daha vardır. Göçebe kavimlerden Çömül’lerin kendilerine ait anlamsız bir dilleri vardır. Ancak Türk dilini de bilir ve konuşurlar. Ayrıca Qay, Yabagu, Tatar ve Basmil kavimleri de kendilerine ait özgün dilleri olmasına rağmen Türkçeyi de iyi bilir ve konuşurlar. Bunlardan başka Qırgız, Qıfcag, Oguz, Tuxsi, Yagma, Çigil, Ograq, Çaruq kavimleri ise yalın bir Türkçe ve tek bir dil kullanırlar. Rum ülkesine yaklaştıkça Bulgar, Suvar ve Beçenek kavimleri gelir. Bunlar kendilerine özgü bir Türkçe kullanırlar. Bunların kullandığı Türkçe kelime sonlarının kısaltıldığı bir Türkçedir.

Lehçelerin en sade olanı Oguzlara ait olanıdır. En doğrusu Yagma ve Tuxsi kavimlerine ve Uygur ülkesine kadar İli, İrtiş, Yamar, itil (Volga) nehirleri boylarınca oturanlara ait olanlardır. En bozulmamış (fasih) lehçe Haqani Kakanlarının ve onların tebaalarının konuştukları Türkçedir. Balasagun, Talas ve Sayram halkı hem Sogd dili hem de Türkçe konuşur. Kaşgar köylerinde Kençek lehçesi konuşulsa da kent merkezinde Türkçe konuşulur.” diye bilgi vermekte Balkanlardan Japonya’ya, Sibirya’dan Hindistan’a ve İran ‘dan Kafkaslara ve Anadolu’ya kadar bu geniş coğrafyada Türkçe konuşulduğunu, Türkçenin kavimler arası ortak bir anlaşma dili olduğunu tespit etmektedir.

KAŞGARLI MAHMUD VE ESERİNİN BİZİM İÇİN ÖNEMİ

Bugün yeryüzünde birçok milletin varlığından söz edilmektedir. Devlet kurmuş ve siyasi bir varlık olarak ortaya çıkmış olanların sayısı Birleşmiş Milletler teşkilatının üyeleri kadardır. Ancak bunların dışında da varlığı kabul edilen ancak devlet haline gelememiş daha birçok milletin varlığı da kabul görmektedir. Sayısı bir hayli fazla olan milletlerin çok azı eskiye dayanmakta, millet olarak tarih sahnesine çıkmaları yüzyılları, hatta bin yılları bulmaktadır. Türk milleti de millet olarak tarih sahnesine çıkmış en eski milletlerden biridir. Millet oluşumunu en eski tamamlayan milletlerin beklide başını çekmektedir. Durum bu kadar açık ve gerçek iken bugün Türk milleti diye bir millet yoktur, bu ATATÜRK’ÜN zorla ve şiddetle oluşturduğu zorlama bir yapı vardır diyenlere bin yıllar ötesinden verilmiş tarihi bir cevaptır. Bugün devletimizin iktidarını oluşturan siyasi zihniyet bile bu realiteden çok uzakta bulunmakta, Türk milleti varlığını inkâr için her türlü siyasi atraksiyonlarda bulunabilmektedir.

Kaşgarlı Mahmud eseri DÎVÂNÜ LUGÂTİ’T TÜRK’ DE bunlara bin yıl öncesinden şöyle cevap vermekte, “TÜRK” maddesini şöyle açıklamaktadır. Konuya ayetlerden örnekler getirdikten sonra “Biz diyoruz ki” diyerek başlıyor ve şöyle devam ediyor. “Türk Allah’ın verdiği bir addır. Bize ehli mübarekten Şeyh ve İmam el Hüseyin ibn Halef el- Kaşgarî dedi, ona da ibn el Gargi demiş: İbn Ebi’d-Dünyâ diye tanınan Şeyh Ebu Bekr el Mugide’l-Cercani’nin ahir zamana dair (el müellef fi ahiri’z zaman) adlı kitabında aktardığı ve isnat zinciri Peygambere (s.a.s) dayanan bir hadise göreAllahû Teâlâ “ Benim bir ordum vardır, ona Türk adını verdim. Onları doğuya yerleştirdim. Bir halka kızarsam, Türkleri o halk üzerine musallat kılarım.” Diyor. İşte Türk’lerin bütün mahlûkattan üstünlüğü şudur. Cenab-ı Hak onlara isim vermeyi kendi üzerine almıştır; Onları arzın en yüce ve en havadar yerine yerleştirmiştir; Onlara kendi ordum demiştir. Bunun yanında onların güzellik, zariflik, incelik, terbiye, hürmet,  büyüklere saygı, sadakat ve cesaret gibi her biri sayısız methi mazur gösterecek erdemlerini zikretmeye gerek yoktur. Türk kelimesinin tekil ve çoğul şekilleri aynıdır. Sen kimsin? Sorusunun yanıtı, türk  men: Ben Türk’üm’dür.” Görüldüğü üzere millet adımız yirminci yüzyılda değil bin yıllar önceden konulmuştur. Kaşgarlı’dan önce de 735 yılında dikilen GÖKTÜRK abidelerinde de Bilge Kagan milletine “Ey Türk Milleti” diye seslendiğini bilmekte bunu da gururla yadetmekteyiz.

KIYMETİNİ BİLEBİDİK Mİ?

Türk milletinin tarihinde biri 19. Yüzyıl son çeyreğinde, biri de 20. Yüzyıl ilk çeyreğinde olmak üzere iki mucize gerçekleşir. Asırlardır varlığından haberdar olamadığımız iki büyük hazine gün ışığına çıkmış, milletimizin ulu tarihiyle kucaklaşmış ve milletimize ebedilik iksiri sunarak varlık mücadelesinde yeniden tarihi rollerine kavuşturmuştur. Bunlardan biri 735 yılında dikilen Göktürk Abideleri 1893 yılında Türkolog Thomsen tarafından okunmuş olması, diğeri ise Dîvânü Lugâti’t Türk’ün 1919 yılında bulunarak yeniden medeniyet tarihimize kazandırılmasıdır. Bu iki büyük mucizenin Çanakkale ve Türk İstiklal savaşı kadar millet hayatımızda önemli olduğunu bilmemiz gerekir. İstiklal savaşımızın başlangıç tarihi ile Divanın bulunması aynı yıla denk gelmesi İlahi bir tesadüftür ve bu bizim milletimizin ebediliğine ilahi bir işarettir.

Peki millet hayatımız için bu kadar değerli olan bu iki büyük değerimize gereği kadar sahip çıkıp üzerinde gerekli çalışmaları yapabildik mi? Nasıl Çanakkale ve İstiklâl savaşımız tarihçilerimiz tarafından incelenip milletimize tam olarak anlatılamamış ise, millet hayatımızda ebedilik yolunu açan bu iki değerimize de tarihçilerimiz maalesef seyirci kalmışlar, üzerinde gerekli çalışmalar yapılarak yeni nesillere içindeki mesajı aktaramamışlardır. Bundan muzdarip olan tarihçilerimizin başında Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı gelmekte ve şöyle yakınmaktadır. “Türk ilim adamları bu manada, daha yolun ilk başında çakılıp kalmışlar ve Kaşgari’nin Türk milletine verdiği yüce mesajların anlaşılması ve bunların yüce milletimize ulaştırılması hususunda hiçbir gayret göstermemişlerdir. Onlar Kaşgari’ye “Hayır” bu ilahi meşale ve TÜRK’ÜN KIZIL ELMA ÜLKÜSÜ’NE kara bir yarasa gözü ile bakmışlar ve kör bir inatla görmemezlikten gelmişlerdir. Hatta bu şaşı gözlü kimseler; onun gösterdiği ve Hz. Peygamberin hadisleri ile ve tertemiz duygularla takviye ettiği ve ululadığı yüce hedefleri bile, ne hikmettir bilinmez, görmemeye ve onu budamaya çalışmışlardır” (Prof. Dr. Zekeriya Kitapççı, Türklerin Arap Dili ve Edebiyatına Hizmetleri, sayfa 156)

Bunların yanında hamiyet sahibi, namuslu ilim adamlarımız da bulunmakta, eserleri imkânları nispetinte Türk umumi efkârına tanıtmaya ve önemini belirtmeye çalışmışlardır. Bunların başında merhum Prof. Dr. Osman Turan gelmekte ve bir kısım kişilerin özenle yalanlamağa çalıştıkları yukarda zikredilen hadis için şöyle demektedir. “Bu hadis; birkaç asır boyunca Türklerden bahseden çeşitli kaynaklarda nakledilmiştir ki, bu da İslâm dünyasında onun ne kadar yaygın olduğunu gösterir. Kaşgarlı Mahmud’un eseri çok daha az tanınmış ve mechul kalmış olduğu halde bu yayılış dikkati çeker ve ona ait olmadığına delâlet eder” Prof. Dr. Rahmeti Reşit Arat ise yine bu hadisin sahih olmadığını ileri sürenlere karşı “ Gerek bu hadir ve bunun nakli ve gerek bu iftiharla ve yerinde kullanılmış olan Kaşgari’nin ifadesi, o devir Kaşgar Türk muhitinin kendine ne kadar güvenmesini göstermesi bakımından kayda değer bir keyfiyettir.” Diyerek millet hayatı üzerindeki moral üstünlük kazandıran manevi yönüne dikkati çekmiştir. Yine aynı konuda Türk Edebiyet Tarihinin aşılmamış dev ismi Nihad Sami Banarlı da “ Kaşgarlı Mahmud yalnız Türk illerini değil, Türkler hakkındaki bilgi ve kanaatlerini de gezip gördüğü yerlerden, konuştuğu insanlardan, okuduğu kitaplardan toplamıştır. Bu sebeple söyledikleri (hadisler) kendi sözleri olduğu kadar o çağlarda Türk-İslâm halkı arasında dolaşan kanaatlerinde toplu bir ifadesi idi” diye değerlendirmekte  konuya itiraz getirenlere en zarif şekilde cevap vermektedir. Yine Nihat Sami Banarlı Esesri genel olarak değerlendirirken de “Koyu bir Müslüman olmakla beraber Arapça’nın gerek ilim dili, iman dili ve gerek edebiyat dili olarak Türkçe’den çok üstün hayatı karşısında adeta muzdaripti. Kur’an-ı Kerim, Arapça nazil olduğu için, İslâm dünyasında Arapça’yı mukaddes bilmek ve ona saygı göstermek, manevi bir edeb ve terbiye icabı idi. Allah’a, Peygamber’e ve İslâm büyüklerine karşı her fırsatta derin bağlılık duyguları sıralayan Mahmud’ta bu edep fazlasıyla mevcuttu.” Demekte eseri yobazca duygularla karalayanlara cevap veriyordu. ( Türk Edebiyat Tarihi İst. 1981)  Görüldüğü gibi Türk ilim çevrelerinde eserleri değerinden ziyade içindeki hadislerin sahih olup olmadığı tartışılmakta, sözde ilim adamları Türk milletini öven ve o devir birçok İslâmi kaynakta zikredilen hadisleri ve ravilerini güven testinden geçirerek yalancılıkla itham etmektedirler. Bu gün Çanakkale zaferimizde ve Türk İstiklâl savaşının kazanılmasında birinci derecede rol sahibi olan ATATÜRK nasıl bazı kişileri rahatsız ediyor ve ATATÜRK’ü redde götürüyorsa; bazı soy özürlülerini de bu hadis ve Kur’an ayetleri TÜRK milletini redde götürüyor.

NOT: Konuya devam edilecektir.

 

Bu yazı toplam 2399 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim