• BIST 93.616
  • Altın 208,990
  • Dolar 5,3413
  • Euro 6,0898
  • Bolu 8 °C
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara 8 °C

MAİDE SURESİNİN 54. AYETİ (II)

Hasan Dinç

 

Araplar Arap yarımadasında tarihin bilinen devirleri içinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Tarihleri içinde dış işgal ve saldırı görmedikleri için vatan savunması ve devlet teşkilatı kurma konularında hiç tecrübeleri olmamış, bundan dolayı çöllerde bedevi bir şekilde kabileler halinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bir hukuk düzeni oluşmadığı için baskın, soygun, çapul onların kabileler arası münasebetlerde en öne çıkan hususlardır. Mekke ve Medine gibi medeni hayatın oluştuğu bölgelerde ise yine kabile asabiyeti öne çıkmakta, kentlerin yönetimi güçlü kabilelerin şefleri elinde bulunmakta, bunun dışına çıkılamamaktadır. Bu kent yaşamında yılın belli zamanlarında panayırlar kurulmakta, ticaret kent hayatını hareketlendirmektedir. Genelde buradaki zengin tüccarlar düzenledikleri kervanlarla kuzeyde Şam’a, güneyde Yemen’e ve doğuda Basra’ya ulaşmakta oralardaki pazarlardan aldıkları malları Mekke ve Medine’ye taşımaktadırlar. İslâm’ın yaygınlaşmaya başladığı dönemlere kadar çok uzun süre Arapların dünyası Suriye’de Şam, Yemen’de San’a ve Irak’ta Basra’ya kadar ulaşıyor, oraların dışındaki yerler Arap coğrafyasında yer almıyordu. Uzun tarihleri içinde bir kere işgal ile karşılaşmışlar, Habeş imparatorluğunun Yemen valisi Ebrehe Fil ordusuyla Mekke üzerine yürümüş, bu saldırı bütün detaylarıyla Kur’an-ı Kerim’de Fil suresinde anlatılmıştır. Ebrehe’nin bu saldırısı bir işgal hareketi değil, Allah’ın evi olarak bilinen Kâbe’nin yıkılarak yemende yaptıracağı büyük kiliseye ilginin daha da artırılması gayretinden kaynaklanıyordu.

Arapların bu kabile asabiyetine dayalı gücün, zulmün ve düşmanlığın geçerli olduğu sistemlerinde bir Arap milleti oluşmamış, geçici süreler için birlik, beraberlik ve ittifaklar ancak kabileler arası düzeyde kaldığı görülmüştür. Bu durum düşmanlıkların yaygınlaşmasına, kan ve gözyaşının çölde hayatın vazgeçilmezi haline gelmesine sebep olmuştur.

Bu zora, baskıya, soyguna ve zulme dayalı sistem Peygamberimizin yaşadığı döneme kadar devam etmiş, Peygamberliğini ilân etmesiyle doruğa yükselmiştir. Mekke yönetiminde söz sahibi olan Ben-i Ümeyye (Emevi) kabilesiyle Peygamberimizin mensup olduğu Haşimi kabilesi arasında gerginlik artmaya başlamıştı. Ben-i Ümeyye kabilesinin şefleri Peygamberimiz Hz. Muhammed’in zamanla kendi Mekke hâkimiyetlerine son vereceği endişesiyle ona ve yeni dine olanca güçleriyle karşı çıkıyor, ilk Müslümanlara akıl almaz işkenceler yapıyor, adeta Mekke’yi onlara yaşanmaz hale getiriyorlardı. O nedenle ilk Müslümanlar önceleri Habeşistan’a daha sonra da topluca Medine’ye hicret etmek zorunda kaldılar.

Peygamber Medine’ye geldikten sonra kurduğu yeni devlet düzeninde yaptığı ilk iş Allah’ın emri doğrultusunda kabileler arası düşmanlıklara son vermek olmuş, Medine’de Araplar arası bir barış toplumu meydana getirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de bu durum “Hepiniz toptan sımsıkı Allah’ın ipine sarılınız. Böylece birleşiniz, bütünleşiniz. İri, diri ve kardeş olunuz.  Hem sakın ola ki aranızdaki bazı anlaşmazlıklar yüzünden ihtilafa düşmeyiniz, birbirinizden kopup ayrılmayınız. Hem sizler Allah’ın bu sonsuz nimetlerini bir kere daha hatırlayınız ve İslâm’dan önce nasıl bir durumda olduğunuzu bir kere daha düşününüz. Hani siz İslâmiyet’ten önce birbirlerinizin azılı düşmanları idiniz. Birçok kabile ve boylara ayrılmıştınız, eli kanlı ve bıçaklı idiniz, birbirinizin malına ve canına kastedip duruyordunuz. Oysa Allah, size vermiş olduğu bu İslâm nimeti ve iman kerameti ve hele, hele Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak suretiyle kalplerinizi uzlaştırdı, aranızdaki bütün soğuklukları giderdi. Artık bundan böyle Allah’ın bu yüce nimetleri sayesinde ve gerçek manada bir din ve iman kardeşi oldunuz ki bu haseb,  nesep ve sıhriyet (Soy, kan) kardeşliğinden belki bin defa daha güçlüdür. Oysa bundan önce sizler tam bir ateş çukuru ve bir uçurumun kenarında ve çok tehlikeli bir durumda idiniz ve her an o ateş deryasının içine düşebilirdiniz. İşte Allah-u Teâlâ, sizleri böyle bir durumda iken İslâm nimeti ve imân saadeti ile kurtardı. Bunlar şüphesiz, Allah’ın size olan özel ayetleridir. Böylece Allah bu ayetlerin yücelik ve nimetlerinin güzelliklerini beyan etmiştir. Tâ ki O’nun hidayetine ulaşasınız ve kıymetini bilesiniz.” ( Âl-i İMRAM suresi, Ayet 103. Ayetin meali Prof. Dr.Zekeriya Kitapçı’nın Kur’an-ı Kerim ve Vahy-i İlahide Türkler kitabından alınmıştır)

Mekke’nin fethinden sonra Arap kabileleri arasında sağlanan barış, İslâm ve iman kardeşliği diri bir İslâm ümmeti ve güçlü bir Arap kavmiyetinin oluşmasına sebep olmuş; bütün bir Arap yarımadası sanki İslâm egemenliği altında birleştirilmişti. Peygamberimizin vefatından sonra başlayan dört halife devri, bu sağlanan birliğin devamı konusunda zamanla tereddütlerin uyanmasına sebep olacak uygulamalara sahne oldu. Bilhassa Hz. Osman zamanında üzeri küllenmiş Ben-i Ümeyye (emevi) kabileciliği ortaya çıkmaya başlamış, devletin bütün üst yönetim kademelerine bu kabileden kişiler getirilmiştir. Bu durum hoşnutsuzlukların ve huzursuzlukların artmasına sebep olmuş, sağlanan birlik Emevi asabiye şuurunun devlete egemen olması nedeniyle sarsılmış ve Hz. Osman’nın şehit edilmesiyle sonuçlanmıştır. Böylece İslâm nimeti ve iman saadeti ile üzeri küllenmiş Arap kabilecilik şuuru bir kor halinde yeniden görülmüştür. Muaviye ile Hz. Ali ve evlad-ı Resul (Peygamberin torunları) arasındaki iktidar mücadelesi gerçekte Ben-i Ümeyye ve Haşimi kabilelerinin o dönemdeki iktidar mücadelesinden başka bir şey değildi.

Kerbelâ’da Hz. Hüseyin ve etrafındakilerin tümüyle katledilmesinden sonra Emevi iktidarı devlete tümüyle sahip olmuş kan, gözyaşı ve zulmü iktidarlarının temel aracı haline getirmişlerdir. Ondan sonra kurulan Abbasi iktidarı ise bu yönetim şeklini aynen devam ettirmiştir. İslâm Hilafetini babadan oğla geçen bir mülk ve saltanat haline getirmişler, insanlar arasında adaletle muameleyi rafa kaldırmışlardır. Cahiliye dönemi Arap kabile şovenizmini bir devlet politikası haline getirmişler ve Allah’ın kendilerine verdiği nimete arka dönmüşlerdir. Gerek Emevi ve gerekse Abbasi halifeleri Evlad-ı Resûl’e ve Ehl-i Beyte çok ağır zulüm ve baskı yapmakta; sefahat, içki, aşırı derecede seks ve şehvet, inadına israf ve gönüllerine göre yaşamakta birbirleriyle yarışmışlar; Cenab-ı Hakkın Kur’an-ı Kerim’de bildirdiği şu sınırı çoktan aşmışlardı. “Bir millet şayet Allah’ın koyduğu ilâhi sünnete uyduğu ve ahlâki değerlerini değiştirmediği ve kendisine verilen ilâhi emanetlere sahip çıktığı sürece, Cenâb-ı Hak onlar hakkındaki ilâhi iradesini kolay, kolay değiştirmez. O, kimselere haksızlık etmez. O, mutlak manada adil ve merhametlidir. Ne var ki onlar bu ilâhi sorumluluklarının aksine hareket eder ve ilâhi düzenin dışına çıkarlarsa artık onlar bu cezayı hak etmiş olurlar. Bu takdirde şayet Cenâb-ı Allah bir kavim ve milleti, o yaptıklarından dolayı bir şekilde cezalandırmayı murat ederse, artık O’nun önüne hiçbir kimse geçip de bunu durduramaz. Onlar için artık Allah’tan başka onları koruyacak bir kimse, bir dost ta kalmamıştır. ( Er-Rad suresi 11. Ayet)

Not: Konuya devam edilecektir.

Bu yazı toplam 1864 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim