eryaman escort , ankara escort bayan, escort ankara, eskişehir escort - ankara escort
  • BIST 105.964
  • Altın 163,597
  • Dolar 3,9427
  • Euro 4,6503
  • Bolu 1 °C
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 2 °C

MAİDE SURESİNİN 54. AYETİ ( IX )

Hasan Dinç

 

Dizi yazımın bundan önceki bölümünde Diyanet İşleri Başkanlığının Maide suresi 54. Ayeti ile ilgili düşünceleri üzerinde durmaya başlamış, teşkilatın resmi görüşünü yansıttığına inandığım ve Türk Diyanet Vakfı tarafından yayınlanmış KU’RÂN-I KERİM VE AÇIKLAMALI MEÂLİ adında bir Kur’an meâlinden, bir de KUR’AN YOLU TÜRKÇE MEÂL VE TEFSİR ADINDA beş ciltlik bir tefsirden bahsetmiştim. Kur’an meâli’enden Maide suresi 54. Ayetin meâlini yazmış ve konuya bu hafta kaldığımız yerden devam edeceğimizi bildirmiştim. Okuyucularımın konu hakkında daha doğru bilgi sahibi olmaları için ilgili ayetin Arapça metninin ilk cümlesi ile  ayet meâlinin altındaki dip nottan bir bölümü buraya alarak onlar üzerindeki düşüncelerimi yazacağım.

 Ayetin Arapça metnin ilk cümlesi aynen şöyledir. “ Ya eyyühelleziyne amenü men yertedde minküm andinihi fesevfe ye’tillahü bi kavmin  yu hübbühüm ve yuhübbü” Dip nottaki size aktaracağım bölüm ise şöyledir. “Tarih boyunca birçok toplum İslâm’ın bayraktarlığını yapmış, onun bayrağı hiç yere düşmemiştir. İnsanlar yeryüzünde yaşadıkları müddetçe de İslâm ümmetinden bir topluluk daima hakkı ayakta tutacak ve bayrağı taşıyacaktır.”

 Dikkat edilirse ayetin Arapça metninde kavimden bahsedilmektedir. Türk Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEÂLİ adındaki kitapta ayetin anlamını ise Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki ) Allah, sevdiği ve kendisini seven mü’minlere karşı alçak gönüllü ( şefkatli ), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir şeklinde vermektedir. Kur’andaki Arapça “kavim” kelimesini “toplum” şeklinde dilimize aktarmakta, ayetin sadece anlamını değil inzal amacını da bozmakta ve inzar anlamını yok etmektedir. Arapçada kavim kelimesinin anlamı Bir peygamberin gönderildiği topluluk, insan topluluğu, Kavm ise, kabile, hısım akraba” anlamına gelmektedir. Türkçede ise kavim kelimesi “aralarında töre, dil ve kültür ortaklığı bulunan boy ve soy bakımından da birbirine bağlı insan topluluğu” anlamına geldiği Türk Dil Kurumunun hazırladığı Türkçe Sözlükte kaydedilmiştir. Sözlükte verilen örneklerle dilimizde bu kelimenin söylenişiyle anlamını pekiştirmeye gayret edilmiş,” kavim kardeş” kelimesinin” bütün akrabalar ve tanıdıklar” anlamına geldiği; “ kavmiyetçi” kelimesinin ise “kavmiyetten yana olan kimse” olduğunu yazmakta, bugün kullanılan anlamıyla kelimenin “milliyetçi” anlamına geldiği kaydedilmektedir. Öyleyse kavim kelimesi anlam genişlemesine uğramış ve millet kelimesiyle eşdeğer anlam taşımaya başlamıştır. Ayette bir topluluğun değil bir kavmin bugünkü anlamıyla bir milletin özellikleri belirtilmektedir. O nedenle ayette bir topluluktan ziyade bir milletten bahsedildiği gayet açıktır. Bu nedenle de hemen bütün müfessirler ayeti bu anlamda yorumlamışlar ve kastedilen kavmi isimlendirmeye gayret etmişlerdir. Çoğu kez her müfessir tarihi gelişmeleri bir tarafa bırakarak ayette bahsedilen kavmin kendi kavmi olduğunu ve bu şerefin kendi kavmine ait olduğunu yazıp değerlendirmeye çalışmıştır.

Dip notta ise “ tarih boyunca birçok toplumun İslâm’ın bayraktarlığını yaptığı vurgulanmakta ve İslâm’ın bayrağının hiç yere düşmediği ifade edilmektedir.”  Evet, İslâm’ın bayrağı hiç yere düşmemiş ama bu bayrağı düşürmeyen birçok topluluktan birkaçının adını zikretmek gerekmez mi? Elbette bu tür ciddi iddia sahipleri iddialarını verdikleri örneklerle ispatlamalıdır.  Ancak verilecek örmek yoktur. Bin dört yüz yıllık İslâm tarihi gün kadar aydınlıktır. Hemen hiç karanlık bir tarafı yoktur. Bu süre içinde İslâm’ın bayrağını yükselten iki kavim “Millet” vardır. Biri İslâm’ın ilk muhatapları Araplar, diğeri de Müslüman Türklerdir. İslâm tarihinin başlangıcından itibaren İslâm yayılması bir asır içinde Mısır’dan Fas’a kadar bütünüyle Kuzey Afrika ve oradan İspanya’ya kadar uzanmış, Kıbrıs ve Sicilya adasından İtalya’yı etkilemiştir. Doğuda ise Suriye, bütünüyle İran ve Türkistan, Anadolu’nun bir kısmıyla Kafkaslar bölgesi İslâm sancağının dalgalandığı topraklara dâhil olmuştur. Fetihlerden elde edilen zenginlik ve ihtişam Bağdat sarayının savaş gücünü kırmış lüks, eğlence, israf, işret ve seks ağırlıklı yaşamı tercih etmesi gerilemeyi ve kazanılan topraklarla birlikte İslâm’ın geri çekilmesine sebep olmuştur. Öyle ki Onuncu ve on birinci asırlarda Halife kendi sarayında mahkûm bir şekilde yaşamaya başlamış, mezhep savaşlarıyla İslâm bütünlüğü parçalanmış, Bizans imparatorluğu eski topraklarını geri almaya başlamıştır. Sözün kısası Araplar geldikleri Arap yarımadasına geri dönmekle karşı karşıya kalmışlardır. Bu sırada büyük bir devlet kuran Selçuklular Halifenin ısrarlı davetleri sonunda Bağdat’a gelmiş, İslâm Halifesini esaretten kurtarmış, İslâm bütünlüğünü yeniden temin etmiş ve duran İslâm fütuhatını yeniden başlatmıştır. 1056 tarihinden itibaren de yönetime el koymuş, egemenliğin paylaşılamayacağı gerçeğiyle halifeye sadece manevi liderliği bırakmıştır. 1517 yılında Araplara bırakılan manevi liderlik Yavuz Sultan Selim tarafından alınarak yönetim ve dini liderlik tek elde toplanmış ve böylece günümüze kadar İslâm sancağı Türk milletinin elinden hiç düşmemiş, bu kutlu sancağı Anadolu’dan Balkan’lara, oradan Orta Avrupa ve Viyana’ya. Polonya’dan Kırıma ve Ural Dağlarına. Orta Afrika’dan Somali’ye, İç Asya’dan Afganistan’a, Pakistan’dan Hindistan’a ve Çin Hindistan’ından Endonezya’ya kadar geniş coğrafyayı, İslâm’la tanıştırmış; Hint Okyanusu, Ak Deniz, Kızıl Deniz, Kara deniz ve Hazar Denizi bir iç deniz haline getirmiştir. Bu süre içinde İslâm sancağını yükseltmek için emek sarf eden ikinci bir milleti tarih kaydetmemiştir. Tam aksine başta İran olmak üzere son asırda Araplar bu sancağın düşürülmesi konusunda Türkleri arkadan vurmak konusunda düşmandan hiç de geri kalmamıştır.

Bütün tarihi gerçek bu iken ve 1400 yıllık İslâm tarihi gün kadar açıkken bir milli kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığının milletimizin alın terini, emeğini ve bin yıllık döktüğü kanı neden inkâr etmekte ve hangi sebeple görmezden gelmektedir. Bu başarıları şu ya da bu İslâm topluluğuna (!) mal edip milletimizi bir kenara itmesini anlamak mümkün değildir. Bugün bile takvim yapraklarının arasına sığınarak cumhuriyetimizin temel felsefesi ve milletimizin varlık sebebinin yegâne kaynağı olan TÜRKLÜK, TÜRKÇÜLÜK ve güzel dilimiz TÜRKÇE’YE karşı IRKÇILIK suçlamasıyla saldırıya geçmesi bu kurumun iç dünyasını ifşa eden işarettir. Dinimizin sancağını yükseltmesi, Bilinen dünyanın yarısına bu kutlu sancağı taşımasının şerefini yetişen yeni nesillerimizden esirgemesi ümmetçilikle de izah edilemez. Bunun geçerli sebebi acaba soy düşmanlığı mıdır, ya da cehalet midir? Birileri bize bu durumu açıklamalıdır.  

Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı KUR’AN YOLU TÜRKÇE MEÂL VE TEFSİR adını taşıyan beş ciltlik Kur’an tefsiri yine bir eksiği ile aynı kişiler tarafından yazılmıştır. Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez ve Prof. Dr. Sadrettin Gümüş tarafından kaleme alınan bu tefsirde Maide suresinin 54. Ayetinin meâli aynen şu şekilde verilmiştir. “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar. Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lutfudur. Allah’ın lutfu geniştir; O, her şeyi bilir.”  Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yazdırılan adı geçen meâl ve tefsirin farkı mukayeseli bir şekilde okunduğunda hemen anlaşılmaktadır. Her ne hikmetse meâlde “ toplum” şeklinde dilimize aktarılan  “kavim” kelimesi tefsirde  “kavim” şeklinde tercüme edilmiş ve bizce bir hatadan dönülmüştür.

Ayetin tefsirinde ise Peygamberimiz zamanından beri yaşanılan dinden dönme (İrtidad) lerden bahsedilmekte, bunların İslâm için pek de önemli olmadığı kaydedilmektedir.  Ayrıca Arapların yerine getireceğini vaat ettiği kavmin özellikleri üzerinde durulmakta, Allah’ın sevmesi ve sevilmesi hakkında bilgiler verilmekte; müminlere karşı alçak gönüllü olmanın ve kâfirler karşı vakarlı olmanın ne anlama geldiği açıklanmakta; Allah yolunda cihad etmenin nasıl olacağı anlatılmakta ve kâfirlerin kınamalarından yılgınlığa düşmemenin ne anlama geldiği anlatılmaktadır.   Ancak hepinizin merak ettiği gibi anlatılanlar burada bitmekte, bu kavimden hiç bahsedilmediği gibi o kavmi isimlendirmekten bir şekilde kaçınıldığı görülmektedir.

Başka milletlerin müfessirlerinden milletimize karşı soğuk davranılmasını hatta farklı şekillerde milletimize hak etmediği iftiralarda bulunulmasını anlamak mümkündür. Ancak bu fakir milletin vergileriyle geçinen ve milletimizin kendisine takdim ettiği makamlarda oturanların milletimize yönelmiş Allah sevgisi ve onun lutfunu ifade etmekte sessiz kalmalarını hatta yabancı milletlerin haksız ithamlarına iştirak etmelerini izah etmek mümkün değildir.

 Peki, bu konuda tarih ne demektedir? Biliyorum yazı uzadı ve okuyucularım meraklandı. Yazının son bölümüyle birlikte sorunun cevabı gelecek hafta okuyucularıma sunulacaktır.

 

 

Bu yazı toplam 1096 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim