eryaman escort , ankara escort bayan, escort ankara, eskişehir escort - ankara escort
  • BIST 106.239
  • Altın 160,342
  • Dolar 3,8713
  • Euro 4,5671
  • Bolu 8 °C
  • İstanbul 11 °C
  • Ankara 3 °C

MAİDE SURESİNİN 54. AYETİ (VIII)

Hasan Dinç

Belki unutmuş olabiliriz. Maide suresinin 54. Ayetini bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Ayet şöyle “ Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, duysun: Allah onların yerine, kendisinin sevdiği, onların da kendisini seveceği, mü’minlere karşı boyunları aşağıda, ( Alçak gönüllü ve mütevazı) kâfirlere karşı başları yukarda,(şiddetli ve onurlu) Allah yolunda savaşan, dil uzatanların kınamasından korkmayan bir kavim getirir. İşte o, Allah’ın bir lütfudur ki, dilediğine verir. Allah ihsanı bol olan, her şeyi bilendir.”(Ayetin meâli Elmalılı Hamdi Yazır’ın KUR’AN-I KERİM VE YÜCE MEÂLİ ADINDAKİ KİTABINDAN ALINMIŞTIR)

Dizi yazımızın bir önceki bölümünde 20. Yüz yılda yazılmış bazı tefsirlerde yukarıdaki ayette belirtilen Arapların yerine getirilmesi ifade edilen kavmin ismi üzerinde durmuş, müfessirlerin bu konudaki düşüncelerini tefsirlerinden alıntılarla açıklamıştık. Yazımızın bu bölümünde ise Diyanet İşleri Başkanlığının bu konudaki düşüncesi üzerinde duracağız. Ancak geçen hafta yazımızın çok uzun olması nedeniyle yazamadığım bir tefsirden daha bahsetmek istiyorum. Bu tefsir FÎZILÂL-İL KUR’AN adını taşımakta; El-Ezher Üniversitesi mezunu İsmail Hakkı Şengüler, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü öğrencisi Bekir Karlıağa ve El-Ezher üniversitesi Şeria Fakültesi mezunu M. Emin Saraç tarafından dilimize tercüme edilmiştir. Yazarı ise İhvan-ı Müslimin’in lideri (Müslüman Kardeşler Teşkilatı Başkanı, Mısırda idam edilmiş) Prof. SEYYİD KUTUB’dur. Seyyid Kutup bir sosyolog olup ayrıca şimdiki Selefi İslâm akımının öncülerindendir. FÎZILÂL-İL KUR’AN 16ciltlik dev bir Kur’an Tefsiridir. Okuyanlar İslâm öncesi Arapların sosyal hayatı, aile ve toplum hayatı, kültür ve inançları hakkında çok detaylı bilgiler bulabilirler.

Bu tefsirin Maide suresi 54. Ayetinin tefsirini özellikle defalarca okudum. Yaptığı çok kısa açıklama da “Allah, yeryüzünde Allah’ın yüce dininin ikrarı hususunda ilâhi takdirin bir vasıtası olmalıdır, beşer hayatında Allah’ın hâkimiyetini sağlamlaştırmaları, kendi durumlarında, nizam ve intizamlarında O’nun nizamını gerçekleştirmeleri, her türlü ahval ve hükümlerinde O’nun şeriatını infaz etmeleri, bu nizam ve şeriat sayesinde yeryüzünde salâhı, hayrı, temizliği ve gelişmeyi tahakkuk ettirmeleri için mü’minleri seçmiştir… Bu vazifeleri yerine getirmek için mü’minlerin seçilmeleri, Allah’ın hudutsuz lütuf ve ihsanının ifadesidir. Kim bu lütfu reddeder, bu ihsanı kendine haram ederse, kendisi bilir… Allah ondan müstağni olduğu gibi, bütün âlemlerden de müstağnidir. Yüce Allah, bu büyük fazilete lâyık olduğunu bildiği başka kullarını seçme gücüne de sahiptir.” Demekte, ayetlerin hepsine çok geniş açıklama ve yorum getiren müfessir Kur’an-ı Kerim’in bu çok önemli ayetini konuyla ilgisi çok az bir açıklama ile bitirmektedir.

Görüldüğü gibi Seyyid Kutup burada bir kavimden değil mü’minlerden bahsetmekte, ayette seçilmiş kavmin özelliklerini ise hiç gündeme getirmemektedir. Sadece Allah’ın emanetini tevdi edeceği kullarını seçme gücünü ifade ederek konuyu bağlamakta, Allah’ın sevdiği ve onların da Allah’ı çok sevdiği kavmin kimliğini sis bulutlarının arkasına saklamaktan kaçınmamaktadır. Şurası utulmamalıdır ki ülkemizdeki İslâmcı kesimin 20. yüzyılda etkilendiği en önemli Selefi âlimlerinin başında Seyyid Kutup gelmekte, onu Pakistanlı El- Mevdudî, ve yine Mısırlı Muhammed Kutup izlemektedir. Onların tercüme edilmiş kitapları 20. yüzyıl İslâmcı akımın dinamosunu oluşturmuştur. Günümüz Müslümanlarının milliyet realitesinden uzak kalmaları, milliyet şuurunun İslâm inancına mugayir olduğu kanaati hele de Türk milletinin varlığını kabul etmeme konusundaki yanlış kanaatin biraz da bu kişilerin milletimize şaşı bakan öğretilerinden kaynaklanmaktadır.

Sıra bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığının düşüncelerini öğrenmeye geldi. Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924 tarihinde 429 sayılı kanunla kurulmuş milli kurumlarımızdan biridir.  Görevi kuruluş kanununda “ İslâm Dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek” şeklinde tespit edilmiştir. 22 Haziran 1065 tarih 633 sayılı DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI KURULUŞ VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN’LA görev alanı genişletilmiş ve kanunun 1. Maddesiyle görev alanı  “İslâm Dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI kurulmuştur ”şeklinde tespit edilerek sınırlandırılmıştır.

 Diyanet İşleri Başkanlığı Hilafetin ilgası ve Şeyhülislâmlığın kaldırılmasıyla onların görev alanının bir kısmını doldurmak üzere kurulmuş genç cumhuriyetin önemli ayaklarından biridir. Ancak Osmanlı’nın yukarıda adı zikredilen iki kurumundan tevarüs ettiği düşüncelerden kendini kurtaramamış, onun Türk’e ve Türkçeye bakış hastalığını aynen koruyarak devam ettirmiştir. Yani Osmanlı Medrese ve Şeyhülislâmlık makamlarının asırlara varan Arabizm ve İsrailiyata dayalı hastalıklı düşünce tarzı bir şal gibi yeni ve milli bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın üzerini örtmüştür. Bu örtü günümüze kadar bütün ihtişamıyla devam etmiş, Türk’e ve Türkçeye dair her gelişmenin karşısına İslâm Dinini dikmeyi bir marifet saymış, yıllar sonra yaptığı yanlışlardan dönmeyi bile becerememiştir.

Bütün bunlara rağmen cumhuriyetin kurucuları tarafından her türlü hürmet ve saygı kurumdan ve başkanından esirgenmemiştir. Devletimizin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk’ün makama geldiğinde hürmeten ayağa kalktığı tek kişi zamanın Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi Hocadır. Ancak bu hürmet ve saygı zamanla törpülenmiş, aşınmış 1960’larda başkanlığın kendisine bağlı olduğu devlet bakanı Refet Sezgin’in ağzından şu yakışıksız ve tarihimizin hiçbir döneminde görülmeyen “Diyanet İşleri Başkanının yanımda Tapu Kadastro memurundan bir farkı yoktur”  sözü makamın devlet hayatında düştüğü seviyeyi işaret etmiştir.

Cumhuriyete kuruluşundan itibaren karşı olan İslâmcı unsurlar doğal olarak onun bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığına ve onun vatan sathındaki bütün unsurlarına karşı amansız gizli bir mücadeleye girmişler, bu cumhuriyet kurumunu işlevsiz bırakabilmek için her türlü yalan, iftira ve dedikodu silahını kullanmışlardır. Diyanet İşleri Başkanlığına önce anlamı hala meçhul olan DİNAYET, sonra da daha gözü kara davrananlar ise HIYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI olarak nitelendirmeyi cumhuriyet kurumunu yıpratmak, halk nezdinde itibarsız kılmak için insafsızca kullanmışlardır. Bütün faaliyetlerini bu arada halkı aydınlatmak için çıkarılan kitaplarını bile karalamaktan geri durmamışlardır. Bu kitaplar arasında Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adındaki büyük tefsiri ile Prof. Dr. Kamil Miras’ın Türkçeye çevirdiği Hadis ilminin temel kitabı sayılan Sahih-i Buhari adıyla bilinen dev eseri de bulunmaktadır. Son yıllarda hazırladığı Cuma hutbelerinde iktidar sözcülüğü görünümü ve Cuma günleri camilerden cami inşaatı ve Kur’an Kursları için yardım toplayan, Haç ve Umre ziyaretleri için faaliyet sergileyen bir duruma düşmesi, kurumun halk nezdindeki mevcut itibarını da iyice sıfırladığı hissedilmektedir.

 Şimdi sıra üzerinde cumhuriyet elbisesi taşısa da Osmanlı şeyhülislâmlığının varisi olmaktan kendini kurtaramayan Diyanet İşleri Başkanlığının Maide suresi 54. Ayeti ile ilgi yorum ve düşüncesini öğrenmeye geldi. Ancak kurumun bu yöndeki yorum ve düşüncesini yazmadan önce kurumun varisi olduğu Osmanlı şeyhülislâmlığının Türk ve Türkçe ile ilgili düşüncelerini aktarmak ve kurumun ayetle ilgili yorumunu bu düşünce üzerine bina etmek daha isabetli olacaktır. Osmanlının son Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi İstiklâl savaşının o en sıcak zamanında milletin milli duygularının tavan yaptığı sırada milletle psikolojik savaş yaparcasına “ Yalnız Müslüman ve insan olarak kalmak üzere Türk’lükten şeref ve izzetimle istifa ediyorum. Allah’ım! Sana tövbe ediyorum beni Türk milletinden sayma” diyecek kadar soyumuza düşmanlığını aleniyete dökmüş; “Elimden gelse bütün Türkleri Arap yapardım” niyetiyle milletimize bakışını ortaya koymuştur. 1876 yılında ilk Kanuni Esasi’nin (Osmanlı Anayasası) hazırlanışı sırasında “ devletin resmi dilinin Arapça olması”  teklifini yapan kişi ve guruplar arasında maalesef Şeyhülislâmlık makamı da yerini almıştır. 2017 yılına ait Diyanet işleri Başkanlığınca hazırlanan duvar takviminin 13 Ağustos Pazar gününe ait yaprağının arkasına yakın geçmişin önemli kişilerinden olan Babanzade Ahmet Naim Efendi ile ilgili bilgiler verirken “ Türkçülük gibi ırkçı düşüncelere karşı çıkardı” şeklinde yazması Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine hastalıklı bakışın teşkilatta hala devam ettiğini göstermektedir.

İşte böyle bir geçmişin varisi olan Diyanet İşleri Başkanlığı Maide surenin 54. ayeti hakkında ne düşünmekte, ayeti nasıl yorumlamaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığını kurum olarak bağlayacağını düşündüğüm elimizde iki eser bulunmaktadır. Kurum adına hazırlanmış biri KUR’AN-I KERİM VE AÇIKLAMALI MEÂLİ, diğeri de yine kurum adına hazırlanmış KUR’AN YOLU TÜRKÇE MEÂL VE TEFSİR adını taşımaktadır.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Ali Özek, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş ve Doç. Dr. Ali Turgut tarafından hazırlanan KUR’AN-I KERİM VE AÇIKLAMALI MEÂLİ’inde ayetin meâli aynen şu şekilde dilimize aktarılmıştır. “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (Hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” Bu meâlin altına koydukları dip notta da şöyle bir açıklama yapmışlardır. “İslâma’a hiç girmemiş kâfirler ile Müslümanların içinde bulunan münafıklardan başka bir de mürtedler vardır; bunlar, evvelce Müslüman oldukları halde sonradan dinden dönen, İslâm’ı terk eden bedbaht kişilerdir. Hz. Peygamber (s.a. ) zamanından beri İslâm dünyasında az da olsa irtidat olayları olmuş, bazı şahıs ve guruplar İslâm’ı terk etmişlerdir. Ancak bunların,  İslâm’ın yayılmasına ve yaşamasına hiçbir zararı olmamış, Allah’ın cihanı aydınlatmak için yaktığı meş’ale her geçen gün biraz daha kuvvetlenerek yanmış ve ışıklarını beş kıtaya ulaştırmıştır. Tarih boyunca birçok toplum İslâm’ın bayraktarlığını yapmış, onun bayrağı hiç yere düşmemiştir. İnsanlar yeryüzünde yaşadıkları müddetçe de İslâm ümmetinden bir topluluk daima hakkı ayakta tutacak ve bayrağı taşıyacaktır.”

Bu arada daha doğru ve selim düşünmeniz için ayetin Kur’an-ı Kerimdeki Arapça metnin başlangıç cümlesini de size aktarmak istiyorum. “ Ya eyyühellezine amenu men yertedde minküm an dinihi fesevfe ye’tillahü bi kavmin yuhübbüküm ve yuhübbü nehu”  Bu cümlede Allah bizatihi kavim kelimesini kullanmakta, o kavmi sevdiğini ve o kavminde kendini sevdiği açıkça ifade etmektedir.

NOT: Bütün okuyucularımın kurban bayramını en içten dileklerimle tebrik ederim. Nice kurban bayramlarına birlik, beraberlik ve huzur içinde ulaşmalarını dilerim. Bir dahaki yazımda konunun geri kalan kısmıyla birlikte ayet hakkında tarihin hükmünü yazmaya çalışacağım.   

    

 

 

Bu yazı toplam 899 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim