• BIST 93.721
  • Altın 209,357
  • Dolar 5,3419
  • Euro 6,0635
  • Bolu 6 °C
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 5 °C

MEDENİ İSLÂM – BEDEVİ İSLÂM

Hasan Dinç

 

İslâm gerek doğduğu ve gerekse geliştiği yer itibariyle medeni bir dindir. İslâm bilindiği gibi Mekke’de doğdu, Medine’de gelişip devletini kurdu. İslâm Dininin doğup geliştiği bu iki merkez günümüzde olduğu gibi o zamanda Arabistan’ın iki önemli şehir merkezidir. Bilhassa Mekke hem toplum hayatı, hem ticari faaliyet, hem kültür, sanat ve edebiyat bakımından Arabistan’ın en gelişmiş merkezi durumunda idi. Panayırlar kurulur, Yemenden Bizans’a, Hindistan’dan Mısır’a ticari kervanlar düzenlenir ve edebi sanat faaliyetleri çağdaş merkezlerle paralel hareketlilik gösterirdi. Mekke Arap ağırlıklı olmak üzere kavmi ve dini çeşitliliği içinde barındıran bir şehir özelliği gösterirdi. Bütün bu özellikleriyle medeni hayatın o dönemde gelişmiş önemli bir merkezi durumunda idi.

Bu iki merkezin dışında bilhassa çöllerde bedevi Arap kabileleri yaşarlar, acımasız iklim ve çöl şartlarına uygun bir hayat sürerlerdi. Kabileler arası savaş, baskın ve çapul hareketleri bu hayatın belirgin özelliklerindendi. Haram ayları denilen aylarda barış sağlanır, Mekke onlar için bir sığınak olurdu. Medeni Mekke hayatı bile onların yetiştiği bedevi çöl yaşantısında olumlu bir değişiklik meydana getiremezdi. Dönemin Mekke uluları yeni doğan erkek çocuklarını bu kabilelerden ücret mukabili tuttukları sütannelerine gönderir, çocukların hem has Arapça öğrenmelerini hem de sağlıklı büyümelerini temin ederlerdi. Peygamberimizde ilk çocukluk yıllarını böyle bir sütannesinin yanında geçirmiş, bir ömür sütannesine saygıda kusur etmemiştir.

İşte İslâm böyle bir medeni ortamda miladi 610 yılında Peygamberimize vahiy yoluyla indirilmeye başlandı. Yani İslâm’ın ilk muhatapları Medeni bir toplum olan Mekke halkıdır. Mekke uluları Hz. Muhammed tarafından tebliğ edilen yeni dine önce mesafeli davrandı. Sonra ticari hayata olumsuz etkileri olacağı kanaatiyle durumunu daha da sertleştirdi. Atalarının inançlarına karşı olan yeni dini hem Mekke için hem de kendi sosyal yapılarını bozacağı endişesiyle reddettiler. İslâm dininin bütün bu engellemelere rağmen her geçen gün gerek Mekke’de gerekse Mekke’ye gelenler arasında kabul görmesi Mekke ulularını telaşlandırdı ve İslâm’a savaş açmalarına sebep oldu. Bu durumda Müslümanlar Mekke’yi terk etmek durumunda kaldılar. Peygamberimize bizzat gelerek ona biat edem Medinelilerin ısrarlı talepleriyle Medine’ye hicret ettiler.

622 yılında gerçekleşen hicret İslâm dininin gelişmesinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Araplardan oluşan Medine halkı İslâm’ın gelmesiyle yeni bir döneme girdi. Hz. Muhammed gerek Yahudiler, gerek Hıristiyanlar ve gerekse diğer inanç gruplarıyla bir anlaşma yaparak birlikte ve barış içinde yaşamanın ilk adımını atmış oldu. Böylece medeni hayatın gereklerinden olan birbirlerine saygı ortamı sağlanmış, inanç hürriyeti içinde İslâm yerini almıştır.

Her geçen gün Medine ve çevresinde yayılan İslâm medeni âlem içinde dinin merasim ve ibadetlerini, itikat ve amellerini şekillendirirken bu medeni ortamı ve yaşayanlarını dikkate alıyor, onları sıkıntıya sokacak tavırlardan uzak duruyordu. “Leküm diniküm veliyedin” senin dinin sana, benim dinim bana ilâhi hükmünden zerrece uzak düşmüyordu. Medeni hayatın vazgeçilmezlerinden olan anlaşmalara sadık kalıyor, verilen sözlere bağlılığını her ortamda gösteriyordu. Kendi mensuplarında bile olsa bunlara uymayanları kınıyor, aynı zamanda cezalandırıyordu. Yeni din Medine’den sonra çevre kabileler arasında da yayılıyor, gözden uzak yerlerde kabilelerin gelenek ve kültür yapılarına uygun şekilleniyordu. İslâm’ın esaslarından taviz verilmeden kabileler arası bu şekillenmelere müsamaha da gösteriliyordu. Zamanla bedevi Arap kabileleri arasındaki bu şekillenmeler İslâm dininin medeni olan özünden kopup bedevileşmesine yol açıyor, kabalaşıp katılaşmasının önünü açıyordu. Bırakın başka din ve inançlara saygıyı, kendisi gibi inanmadığını kabul ettiği dindaşlarını bile katletmeyi dinin bir vecibesiymiş gibi gururla yerine getiriyordu. Maalesef dinin bu bedevi yorumu medeni İslâm’ı boğuyor, önüne geçmek de mümkün olmuyordu.

İslâm Dini asırlar içinde yayıldı. Yeni kavimler ve kabilelerle tanıştı. Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya ve İspanya’ya, Hindistan içlerinden Malezya ve Endonezya’ya, Rusya içlerinden Balkanlara ve Avrupa içlerine kadar büyük alanlarda yeni devletler ve imparatorluklar kurdu. Vardığı her yerde ve karşılaştığı her toplumda türlü gelenekler, çeşitli kültürler, değişik adet ve ananeler, farklı diller ve renkli insanlar İslâm’ın muhatabı oluyordu. Her yeni toplum ve kültürde İslâm özünden taviz vermeden yeni şekil ve görüntüler kazanıyordu.

Değişik toplumlar içinde en dikkate değer şekillenme şüphesiz Türk milletiyle İslâm’ın karşılaşmasından sonra olmuştur. Türk milleti binlerce yıllık tarihi içinde süzüp getirdiği inançları, örf adetleri, oluşturduğu devlet geleneği, toplum yapısı, kendine özgü mimari ve sanat üslûbu içinde ve zirveleştirdiği ulusal kültürü içinde yeni dine bütün içtenliği ile sarılmış, Türk-İslâm anlayışını medeni İslâm’ın parlayan yeni örneği olmuştur.

Ahmet Yesevi Hazretlerinin kutlu önderliğinde oluşan bu medeni anlayış Yunus Emre’de, Hacı Bektaşi Veli’de, Mevlana’da, Hacı Bayramı Velide, Akşemseddin’de, Osmanlının kuruluşunda devletin her zerresine bu anlayışı işlemiş olan Şeyh Edebali’de taçlanmıştır. Osmanlının her vardığı yerde bayraklaşan bu medeni Türk İslâm anlayışı insanlığın özlediği barış ve huzuru temin ediyor, bütün milletler hiç olmadığı kadar insan olmanın tadını çıkarıyorlardı.

Ne zaman ki Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethetti ve bedevi İslâm temsilcisi olan din adamlarını İstanbul’a taşıdı. Türk’ün de, İslâm toplumlarının da huzuru yavaş, yavaş kaçtı. Çünkü bu Bedevi İslâm temsilcileri medreselere kendi inançlarını egemen kılarak Yunus’u, Mevlana’yı ve Şeyh Edebali İslâm anlayışını aforoz etti. O günden bu yana yaygınlaşan bu bedevi İslâm anlayışı Osmanlının yıkılışını hazırlamış ve Türk’ün medeni hamlesini yok etmiştir. Cumhuriyetin kurulmasıyla milletimiz bu anlayışın şerrinden biraz olsun uzaklaşmış ise de günümüzde bu anlayış hem ülkemizde hem de bölgemizde yeniden hortlamıştır. Hem milletimiz hem bölgemiz İslâm toplumları bu bedevi İslâm anlayışının şerrinden kurtulmadıkça mutluğu ve huzuru bulamayacak, İslâm’a ve şanlı Peygamberimiz Hz. Muhammed’e layık bir ümmet olamayacaktır.    

  

  

.

 

 

Bu yazı toplam 1600 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim