20 Eylül 2018
  • Bolu10°C
  • İstanbul21°C
  • Ankara10°C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ BAZILARINI YORMUŞ (VI)

Hasan Dinç

24 Aralık 2017 Pazar 11:52

Yazı dizimiz bundan önceki bölümlerinde ATATÜRK’ÇÜ sistemin 1938 den sonra CHP’nin iktidarında ve ondan sonra gelen iktidarlar sonunda uğradığı sapmaları konu edinmiştik. İkinci ve en büyük sapma ise 2002 yılında iktidar olan ADALET VE KALKINMA PARTİSİ zamanında maruz kaldığı sapmadır. Aslında buna ben sapma diyorum. Gerçekte bu tarihten sonra sistemin maruz kaldığı müdahale sapma kelimesiyle anlatılamaz. Anlatılanlardan sonra siz benim sapma olarak nitelediğim müdahaleye başka bir kelimeyle karşılık bulabilirsiniz.

1923 tarihinden hemen sonra cumhuriyete yönelmiş birkaç başarısız Hürriyetçi İtilaf fırkası artığı, hilafet ve saltanat yanlısı sözde İslamcı gurupların ayaklanma teşebbüsleri bastırıldıktan sonra yeraltına çekilen mensupları gerçekte cumhuriyet için her zaman bir tehdit unsuru olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi dışında kurulan ve teşkilatlanmasına izin verilen hangi siyasi parti olursa olsun bu guruplar o parti içinde yuvalanmış, dikkatlerden uzak sinsi faaliyetlerini hep sürdürmüştür. Zaman,  zaman bu unsurlar kendilerine güvenleri geldikçe ortaya çıkmış, yaptıklarıyla niyetlerini açık etmişlerdir. Özellikle cumhuriyeti ve medeniyet hamlemiz olan inkılâpları hedef alarak onlara karşı kitlesel hareketleri ve yıkıcı faaliyetleri organize etmişlerdir. Cumhuriyetin ilk yıllarında bu tür faaliyetlere karşı tavizsiz davranılmış, asırlarca milletin geri kalmasına ve devletin çökmesine sebep olan kaşarlanmış bu unsurlar şiddetle tedip edilmiştir. Bilhassa Şehit Kubilay hadisesinde olduğu gibi yeşil bayrak açarak ayaklanma ve isyanları kışkırtmışlar, etnik ve inanç farklılıklarını kaşıyarak genç cumhuriyeti yıkmak teşebbüslerinden asla vazgeçmediklerini göstermişlerdir.

 Cumhuriyetin ilk yıllarında çok partili demokratik sisteme geçme konusunda önemli bir deneme olan ve ATATÜRK tarafından arkadaşı Ali Fethi Okyar’a 12 Ağustos 1930 tarihinde kurdurulan SERBES CUMHURİYET FIRKASI kısa zamanda kurucularının bütün ihtimamına rağmen bu gurupların sızdığı bir parti haline gelmiştir. Sonuçta bu deneme hüsranla bitmiş ve 17 Kasım 1930 tarihinde kapatılmıştır.

Türkiye 1946 yılından itibaren günün dünya şartları sonucu çok partili bir döneme girmiş, bu tarihten itibaren başta Demokrat parti bu unsurların yeni siyasi odakları haline gelmiştir. Siyasi partilerin iktidar olmak için oy tabanlarını genişletmek arzusu bu unsurların tam da işine geliyor ve kendilerine uygun siyasi zeminleri rahatlıkla bulabiliyorlardı. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kurulan Adalet Partisi bu unsurların siyasi ikici sığınağı haline geldi. Ancak 1969 genel seçimlerinde Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Türkiye genelinde başlattığı bağımsızlar hareketi kısa zamanda Milli Nizam Partisine dönüşünce bu unsurların önemli bir kısmı Adalet Partisinden koparak oraya geçti. 12 Mart 1971 müdahalesinden sonra Merhum Erbakan Hoca partisinin kapatılmasını müteakip siyaseti bırakarak İsviçre’ye yerleşti. Dönemin kudretli paşası ve Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur’un girişimleriyle Erbakan Hoca ikna edilerek ülkeye davet edildi ve bir kısım garantilerle Milli Selamet Partisinin kurulması sağlandı. Bu parti kısa sürede teşkilatlanarak yapılan ilk genel seçimde önemli bir sonuç aldı ve CHP ile bir koalisyon hükümeti kurdu. Bu hükümetin akılda kalan en büyük başarısı KIBRIS BARIŞ HAREKETİ’dir.

Türkiye bu tarihten sonra koalisyon hükümetlerinin kısa ömürlü yönetimlerine mahkûm olmuştur. Meclis başkanı ve en önemlisi cumhurbaşkanı seçilememiş sonra da 12 Eylül darbesiyle karşılaşmıştır. Darbe yönetiminin güdümlü çok partili sisteme izin vermeiyle bu unsurlar geçici olarak Anavatan partisinde toplanmış, sonra da siyasi afla birlikte kurulan 12 Eylül öncesi partilerine geri dönmüşlerdir. Merhum Erbakan Hoca’nın kurduğu partiler Anayasa mahkemesi tarafından aynı gerekçe ile kapatılmış ve Gömlek değişikliği ile bu partinin bünyesinden Adalet ve Kalkınma Partisi kurulmuştur. Bu parti Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidar olmuş, çekingen ve ürkek bir hükümet icraatına başlamıştır. Her geçen gün kendine güveni gelmiş, sonra da asıl yapmak istediklerini bir bir gerçekleştirmiştir.

Bu partinin lider kadrosunun önemli bir kısmı ATATÜRK’E ve onun kurduğu sisteme içten içe karşı olduğunu çeşitli vesilelerle zaten ortaya koymuştu. Mesela bu partinin ilk başbakanı Sayın Abdullah Gül daha önceki dönemlerde ATATÜRK’ÜN “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” vecizesine takılmış, bu sözün dağa taşa yazılmasını “ ilkellik” olarak nitelemişti. Partinin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan ise “Bir insan hem laik hem de Müslüman olamaz” diyerek ATATÜRK’ÇÜ sistemin en önemli umdesine karşı olduğunu ihsas etmişti. İktidar yıllarının başlarında ürkütücü olmamak için daha çekingen hareket eden bu parti, daha sonraki yıllarda güçlendiğini hissettiği oranda gerçek niyetini ve rengini de uygulamaya koymuştur. Milli Eğitimde “Dinci bir nesil” yetiştirmek adına durmadan sistem ve müfredat değişikliğine gidilmiş, İmam Hatip liselerinin sayısı kat, kat artırılmıştır. Okullarda cumhuriyet uygulamalarının bütününe cephe alınmış. Zaman içinde bu uygulamalara son verilmiştir. Mesela her sabah okullarda öğrencilere söyletilen  “TÜRK’ÜM; DOĞRUYUM; ÇALIŞKANIM” diye başlayan ant  “bu ülkede herkes Türk değildir” gerekçesiyle uygulamadan kaldırılmıştır. Şimdilerde bu ant’ın yerine bu ülkede yaşayan herkes Müslüman’mış gibi “Elimizde Kur’an, kalbimizde iman, Müslümanız Müslüman, Yaşasın İslâm” diye öğrencilere söyletilen yeni bir uygulamanın ilk denemeleri yapılmaktadır. Bu girişim Türk Milleti gerçeğinden çıkarak siyasi ümmetçiliğe ilk adımın atıldığına mükemmel bir örnektir. Zaten Cumhurbaşkanı işin başından beri Türk Milletine “Aziz millet” diyerek ve bu milleti 36 unsura ayırarak niyetini ortaya koymuş Türklüğü sıradan bir unsur haline indirmiştir. Yine millet bütünlüğünü  “Farklılıklar zenginliğimizdir” ve “mozaik yapı” ifadeleriyle hedef aldıklarını ilk günden bugüne göstermişlerdir. Gerçekte ise farklılıklar zafiyeti, mozaik ise ufalanmış ve parçalanmış bir yapıyı ifade eder. ATATÜRK ise Türk milleti bütünlüğünü ve granit mermer yapıyı tercih etmiş ve bunu hedeflemiştir.

ATATÜRK’ÜN sistemine ve eserlerine karşılıklarını o kadar fütursuzca ortaya koymuşlardır ki, önceleri milli bayramlara hastalık ya da seyahatleri mazeret göstererek katılmayan bu ekip daha sonra alenen önce Cumhuriyet Bayramına, Gençlik ve Spor Bayramına, Ulusal egemenlik Bayramına, Zafer Bayramına katılmamayı adet haline getirmişlerdir. Hatta  anıt kabire gidip “sap gibi durmak” diye saygı duruşunu ve katılanları kınamak ve aşağılamak gayretleri de gözden kaçmamıştır. Sonra doğrudan cumhuriyet hedef alınarak “90 yıllık reklam arası” tabiri kullanılmış, bu tabiri kullanan kişilere anlayış ve hoşgörülü davranılarak yaygınlaştırılmanın önü açılmıştır.

Bu yapılanlar yeterli bulunmamış iş bizzat ATATÜRK’E, onun yakın arkadaşlarına, anne ve eşine saldırılara geçilmiş, bizzat cumhurbaşkanı cumhuriyetimizin kurucu iki liderine “İki ayyaş” demek yaklaşımını göstermiştir. Yandaş avenesi bundan güç alarak ATATÜRK’ÜN muhterem anneleri Zübeyde Hanım’a en ağır hakaretler etmişler, eşi ve kadın çalışma arkadaşlarına da olmadık saldırılarda bulunmuşlardır. Ayrıca ATATÜRK’ÜN büst ve heykellerine saldıran meczupların (!) sayısında da son günlerde büyük artış görülmektedir. Ne yazık ki, Türk adaleti bu saldırıları ya görmüyor ya da infiale kapılan toplumun gazını almak için sözde soruşturma açarak sorumluları yakalatıp serbest bırakıyor.

NOT: Bu yazı serisine gelecek hafta İYİ PARTİ’NİN Türk milliyetçiliğinden vatanseverliğe evirilmesi hamlesi üzerinde durularak sona erdirilecektir.

 

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.