21 Kasım 2018
  • Bolu10°C
  • İstanbul13°C
  • Ankara9°C

ELİMDE HAZİNE DEĞERİNDE BİR BELGE

Hasan Dinç

01 Nisan 2018 Pazar 10:47

 

Biliyorum. Okuyucularımın hemen hepsi bu başlığı görünce heyecanlanmışlar, en azından meraklanmışlardır. Acaba elimdeki hazine değerinde olan belge nedir? Ne olabilir? Açıklayacağım ve de okuyucularımın heyecanlarını ve meraklarını gidereceğim.

Bu köşeyi takip eden okuyucularım bilirler. Gazetemizin 25 Ekim 2017 tarihli ve 4703 sayılı nüshasında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığına hitaben yazdığım bir yazı vardı. Bu yazının gerçek nüshasını 22 Ekim 2017 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığına göndermiştim. Bu yazımda teşkilat kuruluş yasasının 5/a maddesinde belirtilen “Görüş bildirmek ve dini soruları cevaplandırmak” görevi doğrultusunda sorularımın cevaplandırılmasını istemiştim. Aradan tam beş ay geçti. Artık cevaptan ümidimi kesmiştim. Bazı dostlarım sonucu benden daha fazla merak ediyorlar ve karşılaştığımız her noktada cevap konusunda benden bilgi istiyorlardı. Hatta bazıları bu konuda Diyanetin cevap vermeyeceğini bile dile getiriyorlardı. Bazı din adamları ise geç de olsa mutlaka cevap gönderirler diye beni ümitlendiriyorlardı. İşte tam böyle bir zamanda Diyanet İşleri Başkanlığı adına Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Dr. Ekrem Keleş imzalı ve 13.11.2017 tarihli, 69942030-105- E.102809 sayılı beklediğim cevap yazısı elime ulaştı. İçindeki cevap her nasıl olursa olsun teşkilatın duyarlı davranmasından dolayı tebrik ediyor ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Kısaca hatırlatmak için gönderdiğim yazıda cevaplandırılmasını istediğim konuyu bir kere daha özetleyerek okuyucularımın bilgisini tazelemek istiyorum. Adı geçen yazımda Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından cevaplandırılması gereken yazımda Mukaddes kitabımızın Maide Suresi 54. Ayetinde adı verilmeyen bir kavimden bahsedilmekte ve şöyle denilmektedir. “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar. Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lûtfudur. O her şeyi bilir”

Bin dört yüz küsur yıllık İslâm tarihinde Kur’an-ı Kerim’de zikredilen ve adı verilmeyen bu kavim merak konusu olmuş ve her dönem tartışılmıştır. Günümüzde olduğu gibi İslâm’ın ilk yıllarından beri bu ayet tefsir edilirken her müfessir kendine uygun bulduğu bir kavmin ismini vermiş, hatta Arap olmayan önemli sahabelerin mensup olduğu kavimlerin isimleri sıkça yazılmıştır. Meselâ Selman-ı Farisi’den dolayı bu kavmin Farslar olduğu, Bilâli Habeşi’den dolayı bu kavmin Habeşliler olduğu ve Veysel Karani’den dolayı bu kavmin Yemenli’ler olduğu ilk dönem İslâm müfessirleri tarafından kaydedilmiştir. Ancak on yıllar ve asırlar geçtikçe İslâm devletinin (Emevi ve Abbasi’lerin) bütün egemenliği Türklerin kontrolüne geçmiş sonra da Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılar zamanında İslâm sancağı tamamıyla Türklerin eline geçmiştir. Ancak ne Türk müfessirleri ne de başka kavimlere ait müfessirler bu ayeti tefsir ederken Türklerden bahsetmedikleri gibi yine ilk dönem müfessirlere uyarak  diğer kavimlerin isimlerini vermeye devam etmişler, bu kavmin Türkler olabileceğini yazıp söyleyememişlerdir. Osmanlı ulemasından günümüze süzülüp gelen birkaç müfessir hariç hemen bütün ulema bu konuda İslâm tarihini de dikkate alarak bir objektif bilgi sunmaktan çekinmiş, medresenin hışmına uğramak istememiştir. Bu nedenle ya eskileri tekrar etmişler ya da sükût geçmeyi durumlarını muhafaza bakımından daha uygun bulmuşlardır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Şeyhülislâmlık lağvedilmiş, yerine üç Mart 1924 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. İlk Diyanet İşleri Başkanlığına Ankara Müftüsü Rifat Börekçi Hoca atanmış ve teşkilat onun elinde şekillenmiştir. O yıllardan günümüze kadar yapılan tefsir çalışmalarında bu konu gündeme gelmiş ve başta Elmalı’lı Hamdi Yazır olmak üzere tefsir çalışması yapan İslâm âlimleri bu konuda düşüncelerini kitaplarında ifade etmişlerdir. Merhum Hamdi Yazır bu kavmin Türkler olabileceğini sanki birilerinden çekinerek ifade etmiş, ilmi dirayetini ortaya koyamamıştır. Arkasından gelen Merhum Ömer Nasuhi Bilmen net bir şekilde bu kavmin Türkler olduğunu yazmış, yirminci yüzyılın diğer Türk müfessirleri de, kanaatlerini tefsirlerinde ortaya koymuşlardır.

Ancak Diyanet İşleri Başkanlığının resmi görüşünü ifade eden meâl ve tefsir çalışmaları bu konudaki kafa karışıklığını artırmış, düşünceleri yeniden bulandırmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığının resmi düşüncesini ihtiva eden bu konudaki görüşü Kur’an Yolu Türkçe meâl ve Tefsir adındaki beş ciltlik kitapta şöyle ifade edilmiştir. “Hz. Peygamber zamanından beri İslâm dünyasında az da olsa dininden dönme olayları meydana gelmiştir. Ancak bunlar gerek sayı gerekse nitelik olarak hiçbir zaman İslâm’ın yaşamasına ve yayılmasına zarar verecek derecede problem oluşturmamıştır. Allah’ın insanlığı aydınlatmak için yakmış olduğu meşale her geçen gün biraz daha güçlenerek dünyayı aydınlatmaya devam etmektedir. Bununla birlikte Yüce Allah müminlerin dinden dönmeleri durumunda yerlerine yeni nesiller getireceğini haber vermektedir”  denilmekte ve ayette ki bu kavmin isminden hiç bahsetmemekte, işi oluruna ve okuyucunun idrakine bırakmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığının Maide Suresi 54. Ayetiyle ilgili bu duyarsız ve farklı kanaatinin ne anlama geldiğini öğrenmek üzere 22 Ekim 2017 tarihinde bir yazı yazdım. Bu yazımda gerek meâl çalışmasında ve gerekse tefsirde konu ile ilgili kafa karıştırıcı durumu gidermek konusunda bilgi talebinde bulundum. Ayette geçen kavim ya da kavimlerin kimler olabileceğini sordum. Geçmiş İslâm tarihi de dikkate alınarak bin yıldan beri İslâm sancağını beş kıtaya taşımış, bu yolda kanını sebil etmiş Türklerin kastedilip edilmediğini sordum. Eğer böyleyse yetişen yeni nesillerden bu gerçeğin niye saklandığını, yeni nesillerin atalarının bu hizmetiyle onurlanmalarının önüne hangi sebeple geçildiğinin açıklanmasını istedim. Allah’ın bizzat sevdiğini söylediği bu kavmin bilinmesinin sakıncası var mıdır? Dedim.

Gelen cevabı ve bu cevabın değerlendirmesini önümüzdeki hafta yapacağım. Kalın sağlıcakla.   

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.