14 Kasım 2018
  • Bolu3°C
  • İstanbul11°C
  • Ankara0°C

BELGEYİ DEĞERLENDİRMEYE DEVAM

Hasan Dinç

22 Nisan 2018 Pazar 11:53

Bir önceki yazımda Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Dr. Ekrem Keleş imzalı belgeyi değerlendirmeye başlamış, “ Kur’an-ın dili, üslubu ve mesajı evrensel olup herhangi bir millet, ırk veya kavme mahsus değildir” hükmü üzerinde durmuş ve hükmü değerlendirmiştim. Kur’an-ı Kerim’in üslup ve mesaj itibariyle evrensel; dil itibariyle milli olduğunu söylemiş bu kanaatimi kutsal kitabımız Kur’an’dan alıntılarla desteklemiştim. Bu yazımda ise belgenin  “Tarihin her döneminde İslâm bayraktarlığını yapmış farklı kavimler, milletler olmuştur” hükmünü değerlendireceğim.

Konuya girmeden önce geçtiğimiz hafta Diyanet İşleri Başkanı Sayın Prof. Dr. Ali Erbaş’ın basına yansıyan ve konumuza ışık tutan bir beyanını buraya alarak başlamanın faydasına işaret etmek istiyorum. O beyan ise “Ayetleri, ilgili alanların uzmanlarıyla tefsir etmek istiyorum” cümlesinde mündemiçtir. Bu cümle günümüze kadar yapılmış Kur’an tefsirlerinin, özellikle de tefsiri uzmanlık isteyen bazı Kur’an ayetlerinin vahiy amacına uygun, ilahi hikmeti açık eden biçimde, yeterli tefsirlerinin yapılamadığının açık bir itiraftır.

Kutlu kitabımız Kur’an sadece ilahiyatçıların anlayıp yorumlayacağı bir kitap değildir. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Prof. Dr. Ali Erbaş’ın ifade ettiği gibi değişik konularda anlaşılıp anlatılması uzmanlık isteyen çok sayıda ayet ihtiva etmektedir. Bu ayetlerin hemen her asırda yapılan ilmi hamlelerin ışığında yeniden ele alınıp açıklanması, kısaca tefsiri gerekmektedir. Şairin “Asrın idrakine söyletmeliyiz Kur’an-ı” derken kastettiği de tam budur.

Kutlu kitabımızın şu ayetlerine bir kulak verelim. “Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilişten şüphede iseniz, şüphesiz biz sizi topraktan yarattık. Sonra nufte (meni)den, sonra alaka (rahme yapışan)dan, sonra yaratılışı belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki öldükten sonra sizi tekrar diriltmeye gücümüzün yettiğini açıklayalım. Belirli bir süreye kadar dilediğimizi rahimlerde durduruyoruz. Sonra da sizi çocuk olarak çıkarıyoruz.” (Hacc suresi ayet 5)  Bu ayet her ne kadar âlim olsa da bir ilahiyatçının açıklayacağı ve tefsir edeceği ayet değildir. Bu ayette ki hikmet ancak ana rahmini oturduğu oda gibi tanıyan  ve nutfenin alaka, alakın et parçasına ve onun da çocuğa dönüştüğü rahim hayatının en başından doğuma kadar yolculuğunu saat, saat izleyen inanmış bir jinekologun (Kadın doğum uzmanı) anlatımından dinlemek ilahi hikmeti anlamak bakımından daha uygun düşecektir. Bir de şu ayetlere bakalım. “Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize verdi. Size açık ve gizli nimetlerini bolca verdi.” (Lokman suresi Ayet 31), “Yeryüzüne gireni ve ondan çıkanı, gökyüzünden ineni ve gökyüzüne çıkanı bilir. O esirgeyendir, bağışlayandır” (Sebe suresi Ayet 2), “O Allah ki, yeryüzünde olanların tamamını sizin için yaratan sonra göğe yönelip yedi kat sema olarak donatan O’dur. O her şeyi bilir.”(Bakara suresi Ayet 29) “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardı ardına gelişinde akıl sahipleri için ayetler (İbretli deliller) vardır.” ( Âl-i İmran suresi ayet 190)  Bu ayetlerdeki derin hikmetler ise ancak konunun uzmanları olan astronomi, jeoloji, meteroloji ve botonikçiler tarafından açığa kavuşturulabilir. Bugün dev teleskoplarla uyduları, gezegenleri, güneş sistemini, Samanyolu galaksisi ile diğer bütün galaksileri ve onların ötesinde insan idrakinin kavramakta zorlandığı kâinatın sonsuz derinliğini içinde yaşadığımız şehrin sokakları, caddeleri ve diğer alanları gibi tanıyan bilim adamları ancak bu ayetlerdeki ilahi sırları insanlığa açıklayabilir. Eğer ilimler sınıflandırmasında astronomiyi haram ilimler sınıfına dâhil eder de insanları gökyüzü ve kâinatı tanımaktan uzaklaştırırsanız ay ve güneş tutulmalarında teneke çalmaya, tabanca atmaya devam edebilirsiniz. Ancak bunu kutlu kitabımızla ilişkilendirmenin vebalini İslâm âlemine ve insanlığa izah edemezsiniz.

Maide suresinin 54. Ayeti de açıklanması bir uzmanlık işidir ve tarihçileri ilgilendirir. Yeterli tarih bilgisi olmayan kişilerin bu ayeti tefsir etmesi içinden çıkılmaz yanlışlara sevk eder. Bu ayet genelde insanlığın başından günümüze; özelde ise İslâm’ın başından günümüze kadar olan tarihi geçmişi ihtiva etmekte, insanlığın kıyamete kadar geleceğine de ışık tutmaktadır. Ayeti bir kez daha tekrar ederek konumuza devam edelim. “Ey insanlar sizden kim dininden dönerse Allah öyle bir kavim getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. (O kavim) müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihat eder ve kınayanların kınamalarından çekinmezler. Bu Allah’ın bir lûtfudur. Onu dilediğine verir. Allah’ın lûtfu boldur. O her şeyi bilendir.”

Bu ayet İslâm’ın ilk asrından günümüze birçok müfessir tarafından tefsir edilmiş, ancak murad-ı ilahi anlaşılmaktan daha ziyade konu saptırılmış, karmaşık hale getirilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı adına yazılan Meâl ve tefsirde de geleneğe uyulmuş işin doğrusunu anlama yönünde küçük bir adım bile atılmamıştır. Bu meâl ve tefsirde ayet şu şekilde açıklanmıştır. “İslâma hiç girmemiş kâfirler ile Müslümanların içinde bulunan münafıklardan başka bir de mürtedler(Dinden dönenler) vardır. Bunlar evvelce Müslüman oldukları halde sonradan dinden dönen, İslâm’ı terk eden bedbaht kişilerdir. Hz. Peygamber zamanından beri İslâm dünyasında az da olsa irtidat olayları olmuş, bazı şahıs ve guruplar İslâm’ı terk etmişlerdir. Ancak bunların, İslâm’ın yayılmasına ve yaşamasına hiçbir zararı olmamış, Allah’ın cihanı aydınlatmak için yaktığı meş’ale her geçen gün biraz daha kuvvetlenerek yanmış ve ışıklarını beş kıtaya ulaştırmıştır. Tarih boyunca birçok toplum İslâm’ın bayraktarlığını yapmış, onun bayrağı hiç yere düşmemiştir. İnsanlar yeryüzünde yaşadıkları müddetçe de İslâm ümmetinden bir topluluk daima Hakkı ayakta tutacak ve bayrağı taşıyacaktır.

Diyanet İşleri Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığına kuruluş yasalarına uygun olarak ayette bahsi geçen kavim kimdir diye bir soru yöneltmiştim. Bu soruya verilen cevapta ise konu biraz daha evrimleşerek “Tarihin her döneminde İslâm bayraktarlığını yapmış farklı kavimler, milletler olmuş, olacaktır. Yüce Allah bu şerefi İslâm’a bağlılığı ve sarılması sebebiyle asırlar boyunca Türk milletine de nasip etmiştir. Ancak ayetlerin tefsir ederken özellikle bir topluluğun veya bir milletin ayetin kastettiği ırk veya millet olduğunun vurgulanması veya öne çıkarılması ayetin tefsirini daraltacağı gibi dinin evrensel mesajıyla da bağdaşmayacaktır” diye cevaplandırılmıştır.

Ben bir tarihçiyim. İslâm ve Türk tarihi ile Türkçe yazılmış tarih kitaplarını okuduğumu sanıyorum. Ayetin ilk muhatabı kuşkusuz Araplardır. Araplar gerek asr-ı saadette, gerek dört halife döneminde, gerekse Emeviler ve Abbasiler döneminin ilk yıllarında bu ayetin bütünüyle gereklerine uymuş, seven ve sevilen bir kavim olmuşlardır. Daha Hz. Ömer zamanında İran, Irak, Suriye, Filistin, Mısır alınmış, o topraklar İslâm’la şereflenmişlerdir. Emeviler zamanında ise bütünüyle kuzey Afrika ve ispanya fethedilmiş 1492 yılına kadar bu topraklar Endülüs adıyla İslâm medeniyetinin ışık gibi parlayıp dünyayı aydınlattığı topraklar olmuştur. Emevi’lerin son döneminde ve Abbasi’ler zamanında yeni hedef Anadolu, Kafkaslar ve Orta Asya olmuş buralarda da kısmi başarılar sağlanmıştır. Ancak Kuteybe ile birlikte Orta Asya’ya yönelen Arap fütuhatı İslâm’ı yaymaktan ve oralara İslâm’ı getirmekten ziyade oraların zenginliğini Bağdat’a taşımak için katliam ve talana dönmüş, Türklerle Araplar iki asır kanlı bir boğuşmaya girmiştir. Zenginlik ve ihtişam Arap yaşayışını etkilemiş, savaş yeteneklerini kırmış ve tembelleştirmiştir. Sonra da fethedilen topraklar sapık mezhep temsilcileri başta olmak üzere Bizans tarafından geri alınmış, Arap egemenliği Bağdat’a ve saraya hapsedilmiştir. Halife kendini kurtarması için Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet etmiş, Tuğrul Bey’de 1056 yılında Bağdat’a gelerek hilafet merkezini işgalden, halifeyi de saraya mahkûmiyetten kurtarmıştır. O gün İslâm halifesi Sultan Tuğrul Bey’i şarkın ve garbın (Doğunun ve batının) Asya’dan Atlas Okyanusuna kadar bütün İslâm âleminin hâkimi ilân etmiştir. Böylece günümüze kadar İslâm egemenliği Türklerin eline geçmiş, İslâm’ın sancağı da kaldığı yerden dünyanın üç kıtasına taşınmıştır.

Şimdi Diyanet İşleri Başkanlığına soruyorum. Bin dört yüz yıllık İslâm tarihinde hangi farklı milletler İslâm’ın bayraktarlığını yapmış da bizim haberimiz yoktur? İslâm’a hizmet eden bu farklı kavim ve milletleri bilmek ve onları hayırla yâd etmek bizim için bir görev değil midir? İslâm toplumuna bu hizmetleri veren her milleti günümüz ve gelecek İslâm nesilleri niye bilemesin, sakıncası nedir?

Önümüzdeki hafta devam etmek üzere kalın sağlıcakla.    

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.