18 Eylül 2018
  • Bolu22°C
  • İstanbul24°C
  • Ankara25°C

MUGAYYEBAT-I HAMSE YA DA BİLİNEMEYEN BEŞ ŞEY

Hasan Dinç

13 Mayıs 2018 Pazar 11:26

 

Yazının başlığını okuyucularımın şaşkınlıkla karşıladığını biliyorum. Çoğunun buda nereden çıktı dediğini işitir gibiyim. Ancak yazı okunduğunda bundan önceki yazılarımda söylediklerimle konu ile ilgili bundan sonra yazacağım yazıların daha iyi kavranılmasına vesile olacağını söyleyebilirim. Günümüzde bile başta Diyanet İşleri Başkanlığı da dâhil olmak üzere Kur’an-ı Kerim meal ve tefsir yazanların esas aldıkları kaynakların hicri birinci, ikinci ve üçüncü asırda meydana getirilmiş eserler olduğu ve bir türlü onların aşılamadığı görülecektir. O eserlerin doğruluğuna o kadar inanılmıştır ki başka türlü düşünenler ya da yazılanlar asla dinden sayılmamış, dışlanmış ve maksat aranmıştır. Elbette o dönem yazılanlar en muteber İslâm kaynaklarıdır. İslâm’a eğilirken o kaynaklar gözden geçirilmeli, söyledikleri esas alınmalı; ama orada kalınmamalıdır. İlerleyen ilim ve zamanın getirdiği hakikatler dikkate alınmalı, Kur’an’ın getirdiği hikmetler bunlar aracılığı ile yeniden yorumlanmalı ve insanlığa takdim edilmelidir.

Mugayyebat-ı Hamse yorumu bu söylediğime güzel bir örnektir. O nedenle bu haftaki yazımı buna ayırdım. Mugayyebat-ı Hamse Arapça bir terim olarak “insanlar tarafından önceden bilinmesi mümkün olmayan beş şey” demektir. Bu durum mukaddes kitabımızın Lokman suresindeki 34. Ayetine dayandırılmaktadır. Lokman suresi 34. Ayeti şöyledir. “Şüphesiz kıyamet saatinin bilgisi Allah katındadır. O, yağmuru yağdırmakta;  Rahimlerdekini bilmektedir.  Hiç kimse yarın ne elde edeceğini bilemez; hiç kimse nerede öleceğini bilemez; ama Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.”  Bu ayetten anlaşılan şudur.  İnsanlar şu beş şeyi önceden bilemezler. 1) kıyametin ne zaman kopacağını;  2)Havanın nasıl olacağı; 3)Ana rahmindeki çocuğun yaşantısı; 4)Her ferdin ertesi günkü kazancı; 5)Herkesin öleceği yer.

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanmış Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve tefsir adındaki beş ciltlik önemli eserde bu konu şöyle yorumlanmaktadır.  “Sûre, Allah’ın ilminin ve kudretinin kusursuzluğunu özetleyen ve ilâhi bilgi ile insan bilgisi arasındaki büyük farkı gösteren ifadelerle son bulmaktadır. Klasik tefsirlerde bu ayete dayanılarak, kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, rahimlerdeki bebeğin cinsiyetinin ve ten renginin ne olduğunu, insanın ilerde ne elde edeceğini, gelecekte ne gibi durumlarla karşılaşacağını ve ne zaman nerede öleceğini Allah’tan başka bilemeyeceği ileri sürülmüş dolayısıyla bunlara mugayyebat-ı hams (beş bilinmeyen) denilmiştir. (meselâ bk. Taberi, İbn Atıyye) Bu ayet Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adındaki meşhur on çiltlik meşhur tefsirinde ve Konyalı Mehmed Vehbi’nin Hülâsat’ül Beyân Fi Tefsir’il Kur’an adındaki on altı ciltlik büyük tefsirinde de hemen, hemen birbirine yakın anlamlarda tefsir edilmiş ve aynı yorumlarla anlatılmıştır. Çünkü bağlı kaldıkları ve yararlandıkları kaynaklar aynıdır. Dikkat çekici bir farklılık Prof. Dr.Seyyid Kutub’un yazdığı, dilimize Arapçadan Bekir Karlıağa, M. Emin Saraç ve İ. Hakkı Şengüler tarafından tercüme edilen F’izılâl-il Kur’an (Kur’an’ın gölgesinde) adındaki önemli tefsirinde bulunmaktadır. Bu tefsir çağın ilmi ve teknolojik gelişmeleri takip eden yazarın daha geniş ve ihatalı bir açıklamasıyla, akla ve mantığa daha fazla hitap eden şekilde yorumlanmış, ilk ve orta dönemlerin etkisinden kurtulmuş hüviyetiyle dikkati çekmektedir. Konu Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan Kur’an Yolu adındaki önemli tefsirde anne rahmini görüntüleyen teknolojik gelişmelerin dikkati alınması ve çağın meteorolojik hamleleriyle yağmur yağma konusundaki hava tahmin raporlarının doğru sonuçları ayetin yorumlanmasında esnemelere sebep olmuş ve şu yorumu dikkati çekmiştir. “Ayette kıyametin ne zaman kopacağı bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu, keza hiç kimsenin yarın ne elde edeceğini ve nerede öleceğini bilemeyeceği, dolayısıyla bu bilgilerin de sadece Allah’a ait olduğu belirtilmekte; fakat yağmurun yağma zamanı ve rahimdeki bebek hakkında “ bunları da yalnız Allah bilir” gibi bir sınırlama bulunmamakta, sadece yağmuru Allah’ın yağdırdığı, dolayısıyla zamanını da bildiği; keza O’nun rahimlerdekini de bildiği ifade edilmektedir. Bu ifadeden kesinlikle bu iki konuda Allah’tan başkasının önceden bilgi sahibi olamayacağı anlamı çıkmaz. Diğer bir ifadeyle ayette diğer üç konudaki bilginin yalnız Allah’a mahsus olduğu açıkça belirtilirken yağmurun vakti ve henüz doğmamış olan bebeğin cinsiyeti ve özellikleri hakkında, böyle bir sınırlamaya yer verilmemiştir.” Eğer Avusturalya’lı 104 yaşındaki bilim insanın kendi isteğiyle memleketinden kalkarak İsviçre’ye gelip hayatına orada son verdiğini bilselerdi muhakkak  “insanın nerede ve ne zaman öleceğini bilmeyeceği” hükmünde de bir esneme yapacakları tahmin etmek zor değildir.

Mugayyebat-ı hamsede yer alan “ana rahmindeki çocuğun cinsiyetin önceden bilinememesi” konusu toplumumuzda o kadar çok kabul görmüş ve benimsenilmiştir ki aksi bilgi kıyametin kopacağına işaret kabul edilmiştir. Hâlbuki ayette“rahimlerdekini bilmektedir” denilmekte, bu ifadenin rahimdeki çocuğun cinsiyeti, rengi de dâhil onunla ilgili her gelişmeyi bilir anlamı çıkmaktadır. Ayetin bu bölümündeki çocuğun cinsiyeti konusu tamamen ilk müfessirlerin yorumu olup bu yorumlardaki isabetsizliklerin günümüz ilahiyatçılarını ne kadar da zora soktuğu açıkça görülmektedir. Ana rahmine yerleşmiş meni, sonra pıhtı, sonra cenin ve daha sonra da çocuk hakkında günümüz tıp ilimleri ve cihazların aracılığı ile bir kısım şeyleri takip eder hale gelmişiz. Bu takip ettiğimiz şeylerin içinde çocuğun cinsiyeti, rengi, rahim içindeki hareketleri, kalp ritmi ve bir kısım rahatsızlıkları vardır. Ancak bu bildiklerimiz bilmediklerimizin milyonda biridir. Gerçekte bu günün insanı sahip olduğu bunca ilim ve teknolojiye rağmen bırakın ana rahmindeki çocuğu kendini bile tanıyamamaktadır. Ve insan Fransız biyoloji âlimi Aleks Carel’in dediği gibi meçhul olmaya ve esrarını korumaya devam etmektedir. Bu bakımdan önümüzdeki dönemlerde gelişen ilim ve teknoloji gerek ana rahmindeki çocuğun bilinmeyen halleriyle kendi hakkındaki esrarı çözecek, insanın bilmesine müsaade edildiği sınıra kadar Kur’an’ın bütün hikmetlerini hem doğrulayacak hem de ilmi gelişmeleri yerinde, yeterince ve zamanı içinde takip edemeyen müfessirlerin yanlış yorum ve kanaatlerini düzeltecektir.

Görüldüğü gibi mukaddes kitabımızın açık hikmetlerinin günümüzde bile yorumlanmasında bin sene, bin iki yüz sene öncesindeki İslâm âlimlerinin şahsi idrakleri doğrultusundaki yorumları yegâne doğru kabul edip ondan ayrılamayan günümüz İslâm âlimlerinin İslâm’a bir katkıları olmadığı gibi, gelişmelere ilim çerçevesinde yorum getirmek isteyenlere de engel oldukları bir vakıadır. İslâm âlemi bu hengâmeden tez zamanda kurtulmalı, hem kendine hem de bütün insanlığa İslâm’ın aydınlığını taşımalıdır. Aksi halde yeni nesilleri kaybetmek üzere olduğumuzu herkesin bilmesi gerekmektedir.

   

 

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.