10 Aralık 2018
  • Bolu6°C
  • İstanbul10°C
  • Ankara6°C

ŞİMDİ DE TEVBE SURESİ’NİN 39. AYETİ

Hasan Dinç

10 Haziran 2018 Pazar 11:45

 

Bundan önceki bir yazımda Kur’an-ı Kerim’de ki beş inzal ayetten bahsetmiştim. İnzal ayet Araplara yönelik ilahi ikaz ve tehdit anlamına gelmektedir. Eğer Araplar denilenleri yapmazlarsa sonlarının kötü olacağının Allah (C.C.) tarafından kendilerine Kur’an ayetleriyle tebliğidir. Bu ayetlerden biri Maide suresi 54. Ayetidir.  Bir diğeri Fetih suresi 16. ayetidir. Bu ayetlerden biri de Tevbe suresi 39. Ayetidir. Daha önceki yazılarımda Maide suresi 54. Ayeti ile Fetih suresi 16. Ayeti üzerinde genişçe durmuş, bu ayetlerle ilgili düşüncelerimi uzun, uzun açıklamıştım. Bu yazımda da yine bir inzal ayet olan Tevbe Suresi 39. Ayet üzerinde duracak, böylece konuyu eksiksiz toplamış, mümin kardeşlerimin bilgisine sunmuş olacağım.

Tevbe suresi hicri 9.yılda, miladi 631 yılında Medine’de nazil olmuş Kur’an-ı Kerim’in son surelerinden biridir. Konusu Tebük seferinin öncesi ve sonrası ile gelişen olaylardır. Mekke’nin fethinden sonra sınırları genişleyen ve Suriye’ye doğru uzanan İslâm devleti yeni bir durumla karşılaşmış, Bizans ordusu henüz İslâm’ı kabul etmemiş başta Gassaniler olmak üzere Suriyeli Arap kabileleri ile ittifak kurarak Medine’ye saldıracağı haberleri yaygınlık kazanmaya başlamıştı. Peygamberimiz bu haberler üzerine hazırlıklara başlamış, Tebük seferine katılmaları için Müslümanları seferberliğe çağırmıştı. Mekke’nin fethinden yeni dönmüş Müslümanlar hem yorgun, hem mevsim çok sıcak hem de yaygınlaşan kıtlık sebebiyle bu sefere katılmak konusunda isteksiz görünmüşlerdi. Ayrıca münafıkların menfi propagandaları ve Bizans’ın çok güçlü görünmesi Müslümanların isteksizliğini kamçılıyordu. Buna rağmen Peygamberimiz o günün şartlarına göre 30.000 bin kişilik bir ordu toplayarak Suriye sınırındaki Tebük mevkiine kadar geldi. Karşılarına çıkan bir ordu olmadığı anlaşılınca oraları haraca bağlayıp İslâm devletinin sınırlarına katarak geri döndü. İşte Tevbe suresinin önemli bir bölümü bu olayı anlatırken 39. Ayeti savaşa karşı isteksiz davranıp sefere katılmayanlarla ilgili ilahi hükmü ortaya koymuş, bundan sonra da bu gibi durumlar olursa Arapların karşılaşacağı akıbeti apaçık ifade etmiştir.

Tevbe suresinin 38 ayeti ve onu takip eden 39. Ayeti meâlen şöyledir. “Ey iman edenler! Size ne oldu ki Allah yolunda cihada çıkın denilince olduğunuz yere yığılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatına razı mı oldunuz? Fakat dünya hayatının zevki ahiretin yanında ancak pek az bir şeydir. Eğer topluca savaşa katılmazsanız, O sizi acı bir azaba uğratır ve yerinize başka bir kavmi getirir ve siz ona zerrece bir zarar veremezsiniz. Allah’ın her şeye gücü yeter.”

Ayetin meâlinden açıkça anlaşılacağı üzerine Araplar Peygamberimizin seferberlik çağrısına gönülsüz ve de isteksiz kaldıkları için “Eğer topluca savaşa katılmazsanız, O sizi acı bir azaba uğratır ve yerinize başka bir kavmi getirir ve siz ona zerrece bir zarar veremezsiniz” anlamında ağır bir ikaz ve tehdide maruz kalmışlardır. İlahi ikaz ve tehditte geçen “acı bir azaba uğratır”  maksadının da “yerinize başka bir kavmi getirir” şeklinde tecelli edeceği açıkça beyan edilmesi olmuştur.

Ayette “acı bir azaba uğratır” tehdidinin “yerinize başka bir kavmi getirir” şeklinde tecelli edeceği İslâm’ın ilk yıllarından itibaren dikkati çekmiş ve bu kavmin kimliği hep merak konusu olmuştur. Her müfessir de bu kavimle ilgili olarak yaşadıkları zamanın siyasi şartlarını da dikkate almak suretiyle tahmini beyanlarını eserlerinde zikretmişlerdir. Günümüz Türk müfessirleri ve Türkçeye tercüme edilmiş tefsirlerde ise ayetin bu anlamına hiç değinilmemiş ve es geçilmiştir. Meselâ Elmalılı M.Hamdi Yazır’ın 10 ciltlik HAK DİNİ KUR’AN DİLİ adındaki büyük eserinde ayetin vahiy sebepleri ve ortamı tafsilatlı bir şekilde anlatmasından sonra Arapların yerine getirilen kavimden tek satır bahsetmemesi dikkat çekicidir. Aynı şekilde son yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığınca yayınlanmış beş ciltlik KUR’AN YOLU TÜRKÇE MEÂL VE TEFSİR ADINDAKİ önemli eserde de durum farksızdır. Bu tefsirde de ayetin nazil olduğu ortam çok iyi anlatıldığı halde Arapların yerine geçen kavimden hiç bahsedilmemesi dikkat çekicidir. Dilimize tercüme edilerek kazandırılan Prof.Seyyid Kutub’un yazdığı FÎZILÂL- ÎL KUR’AN adındaki meşhur tefsirde de durumda bir değişiklik yoktur. Ayetin nazil olduğu sebepler ve şartlar çok iyi tahlil edilip anlatıldığı halde Arapların yerine geçen kavimden hiç söz edilmemesi anlaşılır gibi değildir. Ancak Prof. Seyyid Kutub bu konuda mazur görülebilir. Kendisi Arap olması nedeniyle konudan uzaklaşması milli hislerinin galip gelmesiyle izah edilebilir. Son olarak Konyalı Mehmet Vehbi’nin yazdığı HULÂSAT’ÜL BEYÂN Fİ TEFSİR’İL KUR’AN ADINDAKİ 15 ciltlik büyük tefsirde ayetin nüzul sebebi ve ortamı çok genişçe anlatıldıktan sonra Arapların yerine geçmesi muhtemel kavimden İbn-i Abbas’tan bir alıntıyla bahsetmektedir.

İbn-i Abbas hicretten üç sene önce dünyaya gelmiş, Peygamberin irtihalinde on üç yaşında olan ve Peygamberin amcası Hz. Abbas’ın oğludur. Yani İslâm’ın ilk asrında yaşamış, peygamberimizi görmüş ve onun duasını almış bir İslâm âlimidir.İslâm’ın ilk müfessiri ve de Fıkıhçısı (İslâm hukukçusu) dır. Bu nedenle kendinden sonra gelen bütün İslâm müfessirlerini derinden etkilemiş ve kendisi hep kaynak gösterilmiştir. Hz. Ömer halifeliği döneminde görüş ve düşüncelerine çok itibar etmiş ve devlet yönetiminde onun hukuk düşüncesini esas almıştır. İşte bu İbn-i Abbas yaşadığı dönemin siyasi şartları ve İslâm Devletinin komşularını dikkate alarak tefsirinde Arapların yerine geçecek kavim olarak kuzeydeki Farsların ya da güneydeki Yemenlilerin olabileceğini kaydetmiştir. Ondan sonraki bütün müfessirler tarihi gelişmeleri hiç dikkate almadan Hz. Abbas’ın bu ifadesine bağlı kalmışlar ve bu kavmin Farslar ya da Yemenliler olacağını eserlerine derç etmişlerdir. Merhum Konyalı Mehmet Vehbi’de geleneği bağlı kalarak ayette adı geçen kavmin Farslar ya da Yemenliler olduğunu iftiharla kaydetmiştir.

Mehmet Vehbi Efendi 1923 TBMM hükümetinin ilk Şeriye vekili olması bakımından da bizim için çok öneme haiz birisidir. Görülüyor ki Kuvay-ı milliyecidir. Milli hisleri diri ve canlı olan birisi olduğundan şüphe bulunmamaktadır. Ancak aynı oranda Türk ve İslâm tarihi hakkında bilgi sahibi olmadığı aşikârdır. Tefsir konusunda da sadece nakilcidir. Yani kendinden öncekileri aktarmaktan başka bir şey yapmamıştır. Hz. Abbas’tan bu yana 1350 sene geçmiş ve İslâm üç kıtaya taşınmış, egemenliğini ve sancağını buralarda yükseltmiş bir dindir. Bu egemenliği ve sancağı oralara şerefle taşıyan bir kavmin kendi müfessirlerimizce görülememesini başka bir sebeple izah etmemiz mümkün değildir. İnzal ayetlerde Arapların yerine geçecek bir kavimden özellikle bahsedilirken başta Diyanet İşleri Başkanlığımızın ve çağdaş Türk müfessirlerinin bu kavim konusunda sessiz kalması ve bütün tarihi gelişmeler Türk milletini işaret ederken konuyu es geçmeleri affedilebilir bir durum değildir. Gelecek nesillerin kendilerini ağır bir şekilde yargılayacakları kesinken ve de bin yıldır bu din için can verip kanlarını sebil eden atalarımızın huzuru mahşerdeki serzenişlerinden kendilerini nasıl kurtaracaklarını doğrusu çok merak etmekteyim.

NOT: Öncelikle Kadir gecenizi tebrik ediyorum. Bayramınızı kutluyorum. Nice Kadir gecelerini ve bayramları huzur ve mutlulukla idrak etmenizi yüce Allah’tan niyaz ediyorum. 24 Haziran seçimlerinin milletimiz açısından önemini idrak ederek herkesi sandık başına davet ediyorum. Her vatandaşımızı hiçbir etki altında kalmadan sadece ve sadece milletimizin geleceği açısından oy kullanmasını özellikle istirham ediyorum.     

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.