25 Eylül 2018
  • Bolu10°C
  • İstanbul17°C
  • Ankara16°C

NOSTALJİK YAZI BİZİM MAHALLE(

İlhami Candemir

31 Ağustos 2018 Cuma 10:27

       Sayın okurum,ben, Bolu ili merkez İlçesi Sarıcalar köyü(mahallesi)nüfusuna kayıtlı,  05/12/1937 tarihinde o köyde (mahallede)doğmuş, o köyde(mahallede) bağı-bahçesi olan,yaşamının büyük bölümünü-özellikle çocukluk ve gençlik yıllarını-  o köyde geçiren, köyle irtibatını  hiç kesmeyen İlhami Candemir’im.Yukarıda  belirttiğim doğum tarihine göre 82 yaşına merdiven dayamış bir Pir-i  fani’yim.Bir çınar ağacı misali 82 yılın ağır yükü sonucu göçmek üzereyim. Göçmeden önce çocukluğumdan bu güne dek o köyde(mahallede) yaşadıklarımı, gördüklerimi- biraz da duyduklarımı -sizlerle paylaşmak istiyorum;

       Bir gün, küçüklüğümde yaşadıklarımı torunum Taner’e anlatıyordum; Evlerde ve hatta sokaklarda bile elektrik yoktu, su yoktu, telefon yoktu der demez hemen ablası Zeynep ile kardeşi Soner’e seslenerek “gelin gelin dedem yontma taş devrini anlatıyor” dedi. İşte ben o devirleri yaşadım.Şimdi o günlerden bu günlere dek  yaşadıklarımı , gördüklerimi ve duyduklarımı sizlerle paylaşmaya çalışacağım;

      Ya Allah ya Bismillah,9 yaşımda iken babam ve ağabeyim ormanda kesim-çekim yapıyorlardı,beni de götürdüler,ben de manda öküzlerinin önünde,onları çekerek yardımcı olurken annemin vefat haberini aldık.Yani dokuz yaşımda öksüz kaldım. Bizden önceki nesil köyde okul olmadığı için Çakmaklar köyünde okumuşlar.Bizler okul çağına geldiğimizde okul açıldı ama öğretmen yok, Arifiye öğretmen okulunda kurs görmüş eğitmen var.Ben sekiz yaşımda ilk okula başladım.Okul üç yıllık.Biri,ikiyi,üçü okuduk, okul tek derslikli olduğu için bu üç yıl zarfında yeni öğrenci alınamadığı gibi hiç bir öğrenci de sınıfta bırakılamıyor. Biri, ikiyi,üçü hep birlikte okuyoruz,üçüncü sınıftaki öğrenci sınıfta kalırsa tekrar dönüp birinci sınıftan başlıyor.Nitekim Eğitmen bir arkadaşımızı sınıfta bıraktı(nedenini hala anlamış değilim),kayıtlar üç yılda bir yapıldığı için o arkadaşımız tekrar birinci sınıftan başladı.Allah uzun ömür versin kendisi halen sağdır.Bizler üçüncü sınıftan mezun olunca bu kez  Arifiye Öğretmen Okulu’dan mezun bir öğretmen tayin edildi ama babam beni Sakarya İlk Okulu  dördüncü sınıfına kaydettirdi ve iki yıl sonra o okuldan mezun oldum.İlk okul macerası böyle.

   Daha sonra orta okula kaydoldum ve üç yılda mezun oldum. Bolu’da öğretmen okulu var ama ben Lisede okumak istiyorum ve fakat Bolu’da lise yoktu.1953 yılında Kastamonu Lisesi’ne leyli olarak(yatılı olarak) kaydoldum. Şans bu ya,ertesi yıl yani 1954 yılında Bolu Lisesi açıldı. Lise bitti, evlendim, vatani hizmetimi Bolu’da yedek subay olarak yaptım,devlet memurluğu sınavını kazanarak Bolu Orman Bölge Müdürlüğünde memur olarak göreve başladım,memur iken Ankara Hukuk Fakültesini bitirdim,avukat oldum, 1985 yılında   Bolu orman Bölge Müdürlüğü hukuk müşaviri ve aynı zamanda  Bolu Orman İşletmesi Müdürlüğü  avukatı iken emekli olup serbest avukat olarak 2013 yılına kadar çalıştım ve o yıl kendi kendimi emekli ettim.Şimdi son durakta,  bu fani dünyadaki misafirliğimi sonlandıracak olan Azrail’in kullandığı otobüsün! gelip beni iki yıl önce vefat eden rahmetli eşimin mezarının yanındaki ebedi ikametgahıma götürmesini bekliyorum. İşte ben buyum. Şimdi gelelim köyde(mahallede) yaşadıklarıma, gördüklerime, duyduklarıma;

       Sayın okurum,Sarıcalar köyü  2009 yılında  mahalle oldu.Tabii ki ben sizlerle özellikle geçmişte kalan yaşam biçimlerini paylaşmaya çalışacağım için doğal olarak  mahalleye dönüştürülen“KÖY” yaşamından söz edeceğim.

       Bizler Birinci Dünya Savaşının,Balkan Savaşının,İkinci Dünya Savaşının ve nihayet Kurtuluş Savaşının ağır ekonomik tahribatları sonucu ortaya çıkan kıtlık-yokluk  döneminde dünyaya geldik.Köyde Elektrik yok.evlerde su bile yok. Çeşmelerden getiriyoruz. Telf.yok.Gaz lambaları ile aydınlanıyoruz.Bunlar gerek yakıt tüketimi ve gerekse aydınlatma gücü bakımından üç kategoriye ayrılıyordu. Birinci kategori “löküs” ki bunu zenginler kullanırdı,ikinci kategori “beş numara gaz lambası”,bunu orta halliler kullanırdı, üçüncü kategori beş numara gaz lambasının yavrusu niteliğinde olan “idare” adı verilen küçük gaz lambaları idi ki bunu da fakirler  kullanırlardı. Evler genellikle ahşaptan yani keresteden yapılırdı. Odalarda  geniş bir ocak bulunurdu. Evin büyüğü ocağa yakın yerde- ki buna “ocak başı” denilirdi- orada otururdu. Sigarasını kahvesini orada  içerdi.Yemekler ocakta yapılırdı.Kibrit harcanmasın diye iş bitince kalan kor parçaları küle gömülürdü ki gerekli olduğunda üstündeki kül alınır,kor parçası üflemek suretiyle canlandırılır ve üzerine çıra ve odun konularak yeniden ihya edilirdi.Hatta kor tamamen sönmüş ise komşudan alınırdı.İşte gelip de hemen gitmeye kalkışan misafir için halk arasında söylenen“ateş almaya mı geldin” sözü buradan gelir.Ocaktaki ateşin sönmemesine azami dikkat edilirdi.Bu durum çok önemli idi.”ocağı sönesi””ocağı söndü” gibi kötü sözler bunun önemini anlatmak  için söylenmiştir.Halk arasında ”adam bir kibrit için karısını boşamış” sözü ile  kibritin dahi ekonomik bir değer olduğu vurgulanıyordu. Ocağın iki yanında dolap olurdu.Birisi erzak ve mutfak malzemeleri için,diğeri  ise -ki buna “boş dolap”denilirdi-banyo için kullanılırdı. 

      Sayın okur,ocak başı deyince aklıma şu hayali tablo geldi;Rahmetli babam ocağın başında bulunan pöstekiye(keçi veya koyun postu) oturur-tabi ocak şömine gibi yanıyor-İçinde altın sarısı tütün ve zardan ince sigara kağıda olan tabakasını çıkarır(Tabaka, tütün ve sigara kağıdının konulduğu madeni küçük bir kutudur) tütünü sigara kağıdının içine koyup,yuvarlayarak onu sigara haline dönüştürürdü  ve o anda ya ben veya ağabeyim veya odada küçük kim varsa hemen maşaya sarılarak ocaktan kor parçası alıp babamın sigarasını yakmasına yardımcı olurduk.Tabi bu arada kor parçaları ile karışık ocak külünün içinde bakır cezve ile kahve de pişmiş olurdu.Görüldüğü gibi insanoğlu elverişsiz koşullarda yaşamak zorunda kalsa dahi kendisini mutlu edecek ortamı yaratabiliyor.( Not/O dönemlerde sigaranın zararları gündemde değildi. Şimdi olsa babama yalvar yakar sigarayı bıraktırırdık. )

       Gelelim o zamanki düğün merasimlerine; Önce şu hususu belirtmeliyim; Evlilikler genellikle görücü usulü ile olurdu gibi gösteriliyor idiyse de kızlar genellikle yakın köylerden veya köy içinden alınırdı.(Not/Alınırdı kelimesi için özür dilerim, o kelime o dönemin kelimesidir).Bu nedenle uzaktan da olsa kız-erkek  biri birlerini görürlerdi.Örneğin benim babaannem, anneannem,                        kayınvalidem komşu köy Salıbeyler’li idiler.Çoğu kez de evlilikler köy içinden olduğu içindir ki herkes şöyle veya böyle biri birbirleriyle  hısımdı.Yani köyde HASIMLIK değil HISIMLIK söz konusu idi.Hal böyle olunca kişiler arasındaki ilişkiler hem İslami ve hem de insani açıdan  çok çok iyi idi. Düğünlere gelince;Kadınlarınki ayrı erkeklerinki ayrı olurdu.Kadınların eğlencelerine “KINA” erkeklerin eğlencelerine  “ŞENLİK”denilirdi ve  bu iş için tahsis edilen evlerde gece  yapılırdı.Kadınların  eğlencelerinin enstrümancısı  bir kişi olurdu o  da genellikle “ud” veya “keman” çalardı.Hatırladığım kadarı ile eğlencelerde ya “ud”cu Seher veya Kozlu köyünden kör kemaneci denilen görme engelli bir erkek  olurdu.Yani kadınların enstrümancısı gözleri gören erkek olmazdı. Erkeklerin eğlencelerinin saz ekibi  genellikle davul-zurna,keman,klarnet ve köçeklerden oluşurdu. Geceleri sabahlara kadar yenilir-İÇİLİRDİ.Evlerde TV yok, köyde sinema yok,çoğu evde radyo dahi yok,eğlenceye susamış,eğlence özlemi ile şarj olmuş bu kişilerin yılda bir-iki kez ele geçen bu fırsatı değerlendirerek sabahlara kadar eğlenmeleri tabii ki gayet doğaldı.İÇİLİR derken alkolden söz ediyorum( Not/O dönemlerde haram içen çoktu,şimdi ise dünya tersine döndü haram içen azaldı,haram yiyen çoğaldı.)Gelin alma konvoyu, öküz arabalarından ibaretti.Bu arabaların üzerleri hanımların binmeleri için değişik renkli kilim ve halılarla kapatılırdı.Yani bu arabalara erkekler binemezlerdi. Atı olan birisi eline bir horoz alır,açık alana gider horozu atardı, horozu kim yakalarsa onun olurdu.Bir defasında da ben yakalamıştım.Mevlüt genellikle cenaze merasimlerinde veya sünnetlerde okunurdu,düğünlerde okunduğunu hatırlamıyorum.(Not/Nereden nereye,şimdi  Mevlüt’süz düğün olmuyor).

       Sayın okur,ben düğünlerin eğlence kısmına değindim, kız istemeden tutun da  gerdek gecesine kadar olan prosedürü genellikle kadınlar icra ettiklerinden  ben bu hususta bilgi fakiriyim  konuyu es geçiyorum,af ola.

         Cenaze merasimlerine gelince, halen uygulanmakta olan merasimlerle pek bir fark olmamakla birlikte o zamanlar şimdi olduğu gibi mezarlıkta pide ikram edilmezdi ve kadınlar mezarlığa gelmezlerdi.

        Kandillerde şimdi olduğu gibi lokum(lokma) veya helva yapılıp dağıtılırdı.  Bugünlerden farklı olarak biz küçükler  gece ellerimizde birer mum veya meşale “mum gecesi kandil gecesi” diyerek köyün içinde gece yarılarına kadar  tur atardık.Hatta bir keresinde komşunun samanlığını yakmıştık.

        Dini bayramlarda bayram namazını müteakip cemaat cami önünde toplanıp bayramlaşırlardı. Dargınlar varsa büyüklerin telkinleri sonucu hem barışırlar ve hem de bayramlaşırlardı. Şimdi bakıyorum da bayramlaşmalar var ama barışma pek yok.  Daha sonra her ev karınca-kararınca yemek hazırlar,tepsiye koyar,köy meydanına getirir ve tüm köy halkına ikram edilirdi ki benim köyümde bu iki kez yapıldı ve daha sonra terk edildi (Not/Halen bu usulü  devam ettiren köylerin olduğunu duyuyorum.)

        Köyümüz şehir merkezine  1-2 Km mesafededir. Bu nedenle köyde kahvehane veya kıraathane yoktu.Köyün yetişkin erkekleri  tarım arazileri  sınırlı olduğu için tarımın yanında  ya esnaflık yaparlardı,ya   zanaatkarlardı.  (terzi,marangoz vs.gibi).  Köyümüzün yetişkin erkekleri arasında alkol tüketimi vardı, şimdi ise alkol tüketimi yok denecek kadar azdır.

          Yukarıda da değindiğim gibi köy sakinleri arasındaki dayanışma insanı hayrete düşürecek kadar iyi idi.Bir yangın olsa yediden yetmişe herkes koşardı.Birisinin büyükbaş hayvanı zorunlu olarak kesildiğinde- veteriner raporu uygun ise - etleri bedeli mukabili adeta kapışılırdı ki hani “üzüntüler paylaşıldıkça azalır” derler ya onun gibi hayvan sahibinin mağduriyeti paylaşılırdı.

         Köyümüz şehir merkezine yakın olduğu için kent kültürünün etkisi gözle görülürdü.O dönemlerde dahi köyümüzde  ilk okul,orta okul  veya mesleki okul mezunlarının çok olduğunu biliyorum.

           Bolu bir serhat şehri olmadığı gibi soykırımlara  maruz kalmadığı içindir ki kahramanlık türkülerimiz yoktur,ne vardır? Eğlence ve safahat  içeren türkülerimiz vardır.Üç o yandan beş bu yandan,estireyim mi estireyim mi yavrum sana fistan kestireyim mi.Yeşil yeşil ördek,Ada yolu kestane vs gibi türküler görüldüğü gibi  hep eğlence ve safahat  içermektedir.

          Sayın okur,bu kadar gevezelikten sonra  tatlı ve acı  bir anım olarak şu hususu  sizlerle paylaşmak istiyorum;Halen Atatürk Stadyumunun, Pazar yerinin bulunduğu alan ile DSİ binaları ile o binaların sağındaki-solundaki alanlar çayır idi ve mera olarak kullanılıyordu. Bu çayır hergele (hayvan sürüsü)çayırı idi.Köyümüz hayvanlarını sabahleyin hergeleciye bırakıp  akşam gelip alırdık.Anneannemin de büyükbaş hayvanları vardı,ben getir-götür işini yapardım,o da bana her gün bir dilim kaymaklı(manda kaymağı)ekmek verirdi.Şimdide manda kaymağı alıyorum ama o kaymakların tadı bir başka idi.Gerçi bu fark kaymaktan mıdır yoksa yaştan mıdır bilemiyorum.Galiba yaştan,zira insan yaşlanınca bırakın kaymağın tadını yaşamın dahi tadı kalmıyor.

           Not/Bolu belediyesi “Bizim Mahalle”adlı bir dergi çıkarmaktadır.Buna vesile olanları kutluyorum,emeği geçenlere de teşekkür ediyorum.

             Hoşça kalın

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.