24 Eylül 2018
  • Bolu29°C
  • İstanbul26°C
  • Ankara30°C

12 EYLÜL TANIKLARI ANLATIYOR

12 EYLÜL TANIKLARI ANLATIYOR

26 Ağustos 2010 Perşembe 00:00

SUNUM

12 Eylül ile ilgili çok şey yazıldı, çok söz söylendi. Televizyon dizilerine konu oldu 12 Eylül hikâyeleri.20'ye yakın, hatta daha fazla 12 Eylül öyküleri sinemaya uyarlandı.

Peki, 12 Eylül neydi?

12 Eylül'ü yapan güçler neden bu kadar acımasız davrandılar?

Neden 12 Eylül sürecine girildi. Ülke, o çalkantılı yılları kazaya uğramadan atlatabilir mi idi? Bu ve buna benzer soruların yanıtları bütün kesimlere göre farklı farklı…

Bolu Gündem, bu yazı dizisinde bu soruların cevaplarını muhataplarını soracak ve onların bireysel 12 Eylül hikâyelerinden, değerlendirmelerinden yola çıkarak okuyucularımızı yorumları ile baş başa bırakacak. Bugün 12 Eylül 2010 referandum süreci, Türkiye'yi tekrar 12 Eylül 1980 darbesini mercek altına almasını da beraber getirdi. Başbakandan sokaktaki adama kadar herkes 12 Eylül 1980 günlerini sorguluyor.

Yaklaşık yirmi gün sonra, referanduma gidecek olan seçmenleri siyasiler 12 Eylül 1980 darbesi üzerinden etkilemeye çalışıyorlar. Örneğin Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz 24 Ağustos 2010 tarihi demecinde,” 12 Eylül'de en fazla ölenler solculardır. Daha sonra ise ülkücülerdir. İkisi de şu an 'Hayır' diyor.12 Eylül'de çile çekenlerin 'Hayır' demesine inanmam mümkün değil. Burada hiçbiriniz çile çekmediniz.12 Eylül'de çile çeken adam bu anayasaya 'Hayır' derse ihanet etmiş olur. Ben o çilenin içinden gelen bir adamım. Ben politik kurnazlıkları seven bir adam değilim. Ben idealist bir adamım siyasi partilerin hepsinin canı cehenneme vatan sevgisi ayrı bir şey”

Halka doğru bilgiyi zamanında yerinde vermeyi amaçlayan basının görevi ise tam burada başlıyor.

Halkı bilgilendirmek, halkın merak ettiklerini önüne getirmek.

Arşivleri karıştırdık tanıklara başvurduk yorumları da size bıraktık.

DEVAM EDECEK..

Hasan Dinç: BOLU GÜNDEM gazetesinin bir girişimi var. Yaklaşan 12 Eylül Anayasa referandumu için geçmişi günümüze aktarmak ve o dönemi yaşayanlardan kanaatlerini kamuoyuyla paylaşmak ve kamuoyunu bu yönde aydınlatmak isteği. Bu girişimin önemli bir hizmet olduğuna inanıyorum. Yakın geçmişimizi çabuk unutuyoruz. Gereği gibi değerlendirip yeni nesillere aktarmadığımız için onu herkes kendi eğilimleri doğrultusunda eğip bükerek anlatıyor ve doğrular ortadan kalkıyor. Öyle bir zaman geliyor ki bu saptırmalar gerçeklerin yerini alıyor ve yeni nesiller maalesef saptırmaları, maksatlı yönlendirmeleri gerçek olarak kabul etmek durumunda kalıyor. BOLU GÜNDEM gazetesinin bu girişimi sınırlı da olsa bir devri yaşayanların kanaatlerinden hareketle, o devri bir yanından aydınlatmak ve gerçeklerin saptırılmasına engel olmak yönünden faydalı buluyorum.

Ben o çalkantılı yılları yaşamış birisiyim. Hem bir kamu görevlisi hem de o dönemin önemli siyasi aktörü olan Milliyetçi Hareket Partisi'nin Bolu İl Başkanı olarak söyleyeceklerimin o dönemi değerlendirmeye alanlar için önemli olduğuna inanıyorum. Daha birçok olay anlatabilirim ama gerek görmüyorum. Ancak çalkantılı yılların eşiğinde bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim. 1977 yılında Bolu eğitim Enstitüsüne tayinim yapıldı. 1978 yılında hükümet değişti. CHP hızlı bir girişimle devleti ele geçirme gayretiyle okullardan işe başladı. Bir çırpıda okulda karşı taraftan bilinen öğretmenlerin çeşitli yerlere tayinleri yapıldı. Ben henüz yeni geldiğim için benim hakkımda yerel yetkililerin bir kanaati oluşmadığından tayinim çıkarılmadı. Yeni okul yönetimi atandı ve göreve başladı. Aramıza yeni öğretmenler de katıldı. Bir Pazar günü iki bakanlık müfettişi eşliğinde bir öğretmenler kurulu toplantısı yapıldı. Ertesi gün okul tedrisata başlayacağından, toplantıda önemli şeylerin konuşulacağını bekliyordum. Okul müdürü sözü dolaştırmadan sizinle önemli bir konuyu konuşacağım dedi ve konuşmaya başladı. Arkadaşlar başörtülü kızları kimse okula almayacak ve hiçbir öğretmen derse kabul etmeyecek dedi. Ben söz alarak, “Bu konu öğretmenler kurulu meselesi değildir. Kanun ve yönetmelik meselesidir. Bu konuda kanun ve yönetmelik varsa onu uygulayalım. Yoksa bu bir insan hakkı olarak bizi zor duruma düşürür” dediğimde, bakanlık başmüfettişi söz alarak “Kanun ve yönetmelik vardır. Atatürk'ün resmi bulunan bir yere kimse başörtüsüyle giremez” dedi. Bize ertesi gün sabahtan haftalık ders dağıtım çizelgelerimizin verileceği, bu nedenle sabah erkenden gelmemiz tembihlendi. Ertesi gün istenildiği gibi herkes okula gelmişti. Bayrak töreninden sonra müdür muavini olan arkadaş herkesin ders dağıtım çizelgesini eline verirken, bana senin çizelgen okul müdürümüz de dedi. Okul müdürünün yanına ders dağıtım çizelgesini almaya girdiğimde, gece telgrafla gelmiş tayin emrim elime tutuşturulmuştu. Hem de görevimle uygun düşmeyen çok uzaklarda bir köye.

1979 yılında büyük ısrarlarım sonucu Milli Eğitim Bakanlığı beni Sakarya ili Büyük Söğütlü kasabasına atayınca, çok sevdiğim mesleğimden isteyerek ayrılmak zorunda kaldım. Bundan sonra siyasi çalışmalarım başladı.

3 Ekim 1979'da başladığım MHP İl Başkanlığı görevim 12 Eylül 1980 tarihine kadar fiilen, 12 Eylül yönetiminin siyasi partileri kapattıkları güne kadar hukuken devam etmiştir. Bu süre içinde gördüklerim, yakın tarihimizin bazı karanlık noktalarına ışık tutacak nitelikte olup bunların bazılarını BOLU GÜNDEM okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

KORKU KORKU KORKU!

12 Eylül döneminden önceki çalkantılı yılların en önemli özelliği korku yılları olmasıdır. Herkes belli etmediği ama hissedilen bir korku içindedir. Silahlı gruplar hiç tereddüt etmeden adam öldürmekte, günde yurt sathında 15, 20, 25 bazen de daha fazla sayıda insan katledilmektedir. Bazen bu durum kitlesel katliamlara bile dönüşebilmektedir. O nedenle toplumu bir korku sarmış, çeteler bırakın sivilleri, devlet görevlilerini bile korkuyla sindirebilmişlerdir. Polis karakolları ve mahkemeler artık hak aranılan yerler olmaktan çıkmış, korkunun sindiği ve bu korkuyla işlem yapıldığı yerler haline gelmişti. Yakalanan suçlu çok geçmeden ya karakoldan ya da savcılıklardan serbest bırakılıyor, hiç ummadığı anda yine şikâyet edenin karşısına bir ejderha gibi dikilebiliyordu. Bu durumu en iyi özetleyen cümle, MHP Genel Başkanı Sayın Alpaslan Türkeş tarafından 28 Mayıs 1980'de Rahmetli Gün Sazak Bey'in cenaze töreninde “cenaze töreni yapmaktan siyaset yapmaya fırsat bulamıyoruz” şeklinde söylenilmiştir.

Halka ve kamu yönetimine sızan korkuyu anlatacak üç örnek anlatmak istiyorum.

Siyasete atıldığımın dördüncü günü maalesef ben de bir suikasta maruz kaldım. Kısa mesafeden atılan ve sol omzumdan giren bir kurşunla yaralandım. Eğer katilin tabancası tutukluk yapmasaydı şimdi ben de adı o dönemde ölenlerin listesine dahil olanlardan olacaktım. Silahlı tecavüze maruz kaldığım yerde mahallede komşu olduğum bir kişi ailesiyle birlikte yanımdan geçiyordu. Bizzat hadiseye şahit olduğu halde mahkemeye gelerek şahitlik yapmadı. Çünkü kendisinin ve de çocuklarının başına gelebileceği kötülüklerden korktu ve şahitlik yapmaktan vazgeçti.
Yine o dönemde sol bir hücre Bolu Nüfus Müdürlüğü'nde bir soygun yaptı. Birçok nüfus kağıdı ve soğuk damgayı alarak kaçtı. Bu arada nüfus müdürünü, Nüfus başkâtibini ve bekçiyi darbederek ellerini ve ayaklarını bağladı. Bu çete yakalandı. Çaldıkları bütün malzemeler de ele geçirildi. Mahkemesi benim mahkemeyle birlikte Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'nde birleştirildi. Korkuyu ben o mahkemede gözlerimle birebir yaşadım. Ağır ceza reisi yakalanan sanıkları göstererek nüfus müdürüne, başkâtibe ve bekçiye “sizi döven, bağlayan ve nüfus müdürlüğünü soyan bunlar mıydı” diye soruyor. Fakat onlardan “Bilmiyoruz, görmedik ve tanımıyoruz” cevabından başka cevap alamıyordu. Bu adamlar kendilerine çetenin yapacağı kötülüklerden korktukları ve kendilerini devletin koruyamayacağı kanaatiyle hâkime vicdanlarını sızlatırcasına öyle cevap veriyorlardı.

O dönemde korku sadece sıradan vatandaşta ve silahsız kamu görevlisinde değil, silahlı güvenlik görevlerinde de görülen bir şeydi. Ben il başkanlığı görevini ifa ederken, bana Emniyet Müdürlüğü'nden bir koruma tahsis edilmişti. Bu koruma beni sabahtan evimden alır, görev mahalline götürür ve dışarıda beklerdi. Yolculuk esnasında beni üç, beş metre geriden takip eder onun varlığından kimse de kuşkulanmazdı. Bazı ilçe ziyaretlerimde bindiğim otobüsün en gerisinde ona da bir bilet alır öyle seyahat ederdim. Onbeş gün sonra bir başka koruma görevlisi yanıma gelirdi. Bu onbeş günlük fasılalarla kaç tane koruma görevlisi polis değiştirdiğimi hatırlamıyorum. Bir gün onlardan birine niye bu kadar sık değiştiriliyorsunuz? Dedim. Bana “Sizinle birlikte olmaktan korku içindeyiz. Yönetim bu nedenle sıkça değişiklik yapıyor” cevabını aldım. Anladım ki devlet tarafından bizi korumakla görevlendirilen kişi de korku içinde ve benimle uzun süre beraber olmamak için tedbirler aramaktadır.

12 Eylül müdahalesinden sonra Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki dosyam İstanbul 1. Ordu Sıkı Yönetim komutanlığındaki sıkıyönetim mahkemesine gönderildi. Bir gün elime bu mahkemeden bir davetiye geldi. Verilen tarihte mahkemede hazır olmam isteniyordu. Aynı tarihte İstanbul'a gittim. Nöbetçiler nezaretinde içeri alındım. Beni İkindi vaktine kadar küçük bir odada beklettikten sonra yanıma mahkeme savcısı geldi. Bana “Sen ne cesaretle buraya geldin” diye sorduğunda cevaben “Siz istediniz ben geldim” deyince “Biz senin ifadeni alalım ama buralarda pek vakit geçirme. Hemen geri dön. Çünkü bunların adamları buralarda seni görürlerse seni yaşatmazlar" dedi. Anladım ki en güvenlikli yerler olması gereken yerler bile güvenli değil ve 12 Eylül öncesi korku oralarda da egemenliğini sürdürüyor.

POLİS POLİS POLİS!

Çalkantılı yıllara gelmemizde bence en önemli sebep polis teşkilatıdır. Polis güvenilmez, yanlı ve zorbadır. İstediği her şeyi herkes için yapar. İfadeyi istediği gibi alır, suçu zorla kabul ettirir ve bu yönde delilleri de toplar. O dönemde polis ikiye ayrılmış, her polis devletin değil yandaşının emrine girmiştir. Onun için olan, anlatılan değil yandaşının kendisinden istediği önemlidir. Karakolda hazırlanan evrak olayın tarafı ve görgü tanıklarının ifadelerinin söylediklerinden ziyade yandaşının istediği doğrultuda çıkar. Bu iş için zor araçları her zaman hazırdır ve kimse polisin istediğinin aksini söyleme hakkına sahip değildir.

Polis aynı zamanda tahrik edici ve yönlendiricidir. Görevde olduğum süre içinde partilerde ve derneklerde sızmış polis vardı ve çoğu olaylar onların kışkırtmaları ve yönlendirmeleriyle çıkıyordu. Ülkü Ocaklarındaki gençlere ve diğer Ülkücü kuruluşların yöneticilerine bu yönde sürekli ikazlar yapılmış olmasına rağmen yine de zaman zaman polis marifeti olduğu anlaşılan gelişmeler oluyordu.

O günlerde MHP Genel Merkezinden duvarlara, yollara, resmi ve özel konutların duvarlarına slogan yazılmasını yasaklayan bir emir almış ve bu emri ilgililere duyurmuştum. Aynı gün Bolu Valisi ve Emniyet Müdürünün bir şikâyetiyle karşılaşmış, yollara ve duvarlara slogan yazılmaması yönündeki isteklerini iletmişlerdi. Ben onlara bu yazıların bizimle ilgisinin olmadığını, bu yazıların başkaları tarafından yazıldığını ifade ettim. O yazıları yazanları yakalayıp yasal işlemleri yapabilirsiniz dediğimde, bana “Bu dediğini unutma dediler.” Bir gün sonra ocak başkanı" arkadaşlarının yazı yazmak suçundan dolayı karakolda olduğunu, bunlara aracılık yapmamı “isteyen talebiyle karşılaştım. O zaman anladım ki ocak içinde parti ve genel merkezin dışından emir alıp onları ocak adına icra eden unsurlar var. Bu unsurlar kesinlikle polislerdir. Polis sadece ocak içinde değil sol sağ ayırımı yapmaksızın, diğer bütün kuruluşların içinde de etkindir ve bunları birbirine karşı kullanmıştır.

Çalkantılı dönemde ülkücü camia tarafından Bolu'da beş şehidimiz ve de çok yaralımız bulunmaktadır. Hatırladığım kadarıyla Sol cenahtan hiç kimseye bu yönde bir zarar gelmemiştir. Bu durum bizim bütün kışkırtmalara rağmen taraftarlarımıza ne kadar hakim olduğumuzu da göstermektedir. Ama bunun yanında yine ülkücüler sol kesim tarafından katil olarak nitelendirilmeye devam etmekte; hem maktul hem katil ilan edilebilmektedir.

O çalkantılı yıllarda Bolu bir kan gölü olmadıysa ya da çok analar ağlamadıysa bunda önemli bir payımın olduğu kanaatindeyim. Bazı yabancı simaların ya da tanımadığım bazı kişilerin yanıma gelerek “bir emrin var mı başkanım?” dediklerini çok iyi hatırlıyorum. Bana atılan kurşundan sonra karşı taraftan mukabiline ateş etmemiz konusunda kulağıma çok şeyler geldi. Her seferinde onlara “Biz siyasi bir kuruluşuz. İşimiz siyaset yapmak ve siyasetle ülkeyi düzlüğe çıkarmaktır. Eğer ben bir haksızlığa maruz kalmışsam bunun hesabını görmek devletin işidir. İlhak-ı hak geri toplumların yoludur” şeklinde ikazlarım olmuştur.

Bu ikazlarım Bolu'da bazı fırsatçıların kan dökmek ve Bolu'yu birbirine düşürmek arzusunu frenlediği bir gerçektir.

Bir gün Cumhuriyet Türkiye'sinin en meşhur Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak Bey'in şehit edilmesinden dolayı yüksek düzeyde bir kamu görevlisini ziyaretim sırasında bana aynen “Yahu başkan siz ne zaman meydanlara dökülecek ve intikamınızı alacaksınız” dediğini duydum. Hemen ayağa kalkarak “Bu sözü ben duymamış olayım. Ne benim yanımda ne de bir başka arkadaşıma böyle şeyler söyleme. Biz bir siyasi partiyiz. Milletten güven alabilirsek iktidar olur ülkeyi programımız doğrultusunda idare ederiz. Bize yapılanların hesabının devletimiz tarafından görüleceği kanaatini muhafaza ediyoruz” dedim. Kapıdan tam çıkarken arkamdan yetişerek “Yahu başkan ben şaka söyledim. Sen ciddiye aldın” dediğini duydum. Bu da gösteriyor ki çalkantılı dönemin hazırlığı içinde siyasi partilerin yönetim beceriksizliği yanında devletin yukarı noktalarından desteklendiği gerçeği de mevcuttur ve açıkça anlaşılmaktadır.

Hasan Dinç'in görüşlerine tekrar döneceğiz.

***

ŞEREF ÖZKUREDE

Şimdi ise İsterseniz 12 Eylül öncesi solun Bolu'daki önemli isimlerinden Şeref Özkurede:

12 Eylül nerden çıktı? 12 Eylül'den önce geçmişe dönmekte fayda var. Biz ne 78, ne de 68'liyiz. Bizim kuşak 53 doğumlu. Biz biraz ortada kaldık. 68'in biraz ucundan yakaladık, 78'in tamamen içindeydik. İnsanlar bazen der ya, bedavadan yaşıyorsun. Biz de bedavadan yaşıyoruz. Birçok olayda işkence koşullarında mapushane koşullarında birkaç defa mezarımızı kazdılar; fakat inadına yaşıyoruz.

Siz içerdeyken sizin birkaç defa öldüğünüze ilişkin iddialar ortaya atılmıştı?

İnsanlara şu oldu böyle oldu diye anlatmak istemiyorum.

O dönem okumaya yöneldik. Okurken de hem Türkiye'nin ve dünyanın siyasi durumunu öğrenmeye ve bu durumu beğenmemeye başladık. Bilgi birikimi ve kültür birikimiyle birlikte mevcut duruma muhalif bir tutuma yöneldik. Daha sonrada bu muhalefet ülkeyi nasıl değiştirebilirize, daha nasıl özgür yaşayabilirizi düşünmeye başladık.

O vardı, bu vardı demeye gerek yok. Zaten o dönem olanlar kendilerini açıklarlar.

Ben Karadeniz Teknik Üniversitesi Matematik Bölümünü bitirdim.

Günümüzde 12 Eylül anlatılırken, sağcılar solcular kullanıldı diye anlatılır. Ben bu görüşün hiçbirine katılmıyorum. Sağ kesimdeki MHP'lilerle faşist tabir ettiğimiz insanlarla sokak çatışması yaptık ancak o işin görünen kısmı. Subjektif olan kısım yani. Objektif olarak böyle bir sağ sol çatışması yok. Türkiye'nin bağımsızlığı için uğraşan gençlik kesimi bu ideolojiyi savunan insanlar ve bunların karşısına o günkü devlet yapısını kullanarak bizim karşımıza dikilen sağ kesimdeki gençler. Bugün bu durum sağ sol çatışması olarak yansıtılıyor. Aslında özü öyle değil. Bir tarafta özgürlük, demokrasi ve ülkenin kurtuluşu için mücadele edenler, diğer tarafta onları nasıl yok ederiz, nasıl sindiririz, bu hareketin halka ulaşmasını nasıl engelleriz diyen ve tabir-i caizse piyon olan kişilerdi. Bunlar daha sonraki yıllarda nasıl örgütlendiği, hatta 12 Eylül'de MHP'nin ikinci adamı Agâh Oktay Güner şöyle dedi: “Biz kendimiz ceza evindeyiz, bizim düşüncemiz iktidarda.”
Bu şu demektir, bizi bir biçimde kullandılar ve görevimiz bitti ve ceza evine attılar.

Üniversite yıllarımıza gelince, o günkü koşullarda iyi okuduk. 1971-75 yılları arasında. Bizim üniversiteye girdiğimiz yıllarda Deniz Gezmiş asıldı, Mahirler vuruldu. Ve o günleri biz üniversite yıllarında karşıladık. Bu hiçbir zaman sağ sol çatışması değil, solun özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine karşı birilerinin birilerini piyon olarak kullanmasıdır. Buna ister derin devlet deyin, ister Gladyo'nun Türkiye'deki uzantısı deyin ve buna bu şekilde bakmak lazım.

Bugünkü terörün alt yapısı o günkü koşullarda oluşmuştur. Bu gün hala savunduğum bir teorim var. O da bugünkü devlet yapısının sömürge tipi bir faşizm olduğudur. Bu yönetimi ayrıntılarıyla anlatmak gereksiz. Bu sömürge tipi faşizm, halkın demokrasi talebi, özgürlük talebi, iktidara olan talebi karşısında emperyalizmin gizli işgaline dönüşen bir devlet yönetimidir. Genel anlamda sömürgecilik ve emperyalizm kendi ülkemiz içindeki mevcut silahlı güçleri kullanarak, cuntalar vasıtasıyla yönetimi ele geçirmesidir. 1960'larda başlayan askeri cuntalar 71'de de sürdü. 73 ve 74'te yeniden denendi, 80'de amacına ulaştı. Daha sonra 28 Şubat post-modern darbesini yaşadık. 12 Eylül öncesi sağ sol çatışması veya gençlerin çatışması olarak gösteriliyor. Ancak ikisi de değildi, bu halkın ezilmişliğe karşı mücadelesiydi. Üniversite eğitimim bittiğinde öğretmen olarak göreve başladım. Sinop Lisesi, Yığılca Lisesi ve Bolu Lisesi'nde öğretmen olarak çalıştım. Mücadelemiz kendi siyasi düşüncemiz doğrultusunda devam etti.

Her mesleğinin kendi içinde bir örgütlenmesi vardır. Öğretmenler mesleğinin örgütlenmesi de TÖBDER'di ve bu kuruluşun bünyesinde mücadelemizi sürdürdük. Ancak öğretmenliği bir süre sonra bırakmak durumunda kaldık. Ardından 12 Eylül açık faşizm işgali gerçekleşti ve ardından tutuklandık.

O günkü koşullarda annem rahatsızdı. Annemdeydim bu nedenle ve beni polisler buradan aldılar. Bolu'da bugünkü Köroğlu Otel'in hemen altında bulunan pastanenin yerinde bir karakol vardı. Bir de Bahçelievler Karakolu vardı. İki karakol arasında git gel yaptık. Karakol ve askeriyeyle birlikte gözaltılar 47 gün civarı sürdü. O an her türlü baskıyla karşılaştık.

Neyle suçlandınız?

“Ülkedeki egemen güçlere, sömürgeye karşı Amerikalılara karşı neden mücadele ettin?” suçumuz bu, başka suçumuz yok. Amerikalıları neden denize döktünüz? Bugün herkes antiamerikancı. İstanbul'da 6'ncı floyu denize dökülürken, sağcılar bizi arkamızdan vurdu. Gelelim şu mağdur edebiyatına, Biz mağdur olmadık; ancak “Nasıl olmadınız? O kadar ceza aldınız. Hapis yattınız.” diyeceksiniz. 'Nasıl olur?' diyeceksiniz. Biz mücadele ettik. İki taraf olduk ister istemez. Mücadelenin sonunda da bir kaybeden olur. Biz bir bedel ödedik. Bizimki mücadeleydi, bir taraf yendi bir taraf yenildi. Biz sadece bedel ödemek zorunda kaldık.

Kaldı ki yani düşüncelerimiz şu veya bu bağlamda günümüz koşullarına göre bizler de değiştik. Hiçbir şey değişmedi hala demek olmaz. Biz de bazı konularda değiştik. Sol düşüncenin en büyük özelliği de budur. Mevcut döneme uygun değişmek, hazırlanabilmek, tavır alabilmek, biz de bunu başarmaya çalışıyoruz. Mağdur olanlar başta MHP'liler, sağ kesim ve solun bir kısmı. Biz 'Açık faşizm' diyorduk, 'Cuntacılar geliyor' diyorduk, onlar ise 'Türkiye'de demokrasi var' diyorlardı. Karşı tarafın saldırısı karşısında 'Demokrasi var' deyince, o zaman siz mağdur olursunuz. Biz mücadele edildiğine inanıyoruz. Mücadele 12 Eylül'de de kesilmedi, yıllarca sürdü. Bugün de bir şekilde sürüyor, sürmemesi toplumun dinamiğine aykırı bir olay.

Gölcük'te ne kadar kaldınız?

İçinde bulunduğumuz örgütlenmenin lideri olmakla beni yargıladılar. Ben on yıl ceza aldım 6 yıl 3 ay yattık. Gölcük'te ve Çanakkale'de yattık. O dönem meselenin ayrıntılarını bilmeyenlere ben konuyu espriyle anlatıyordum. Mesela o dönem uzun bir aradan sonra beni yeniden görenler “Hocam sizi ne zamandır göremiyorduk, yok oldun” diyorlardı. Ben de onlara “Yaş belli kemale erince beni donanmaya yazdılar. Donanmadaki görevin ardından savaşa Çanakkale'ye gönderdiler diyordum. Onlar da bunun üzerine sen Çanakkale Savaşını gördün mü diye aynı şekilde espriyle yaklaşıyorlardı ve ben de “Bizim gittiğimiz yer de savaştan farksızdı. O dönem mapushane de bir nevi savaştı. Türkiye'de o dönem birçok insan mahpushanelerde öldürüldü. Ve bunu belli güçler yaptı.

Cezaevinde ölen ya da idam edilen arkadaşlarınız oldu mu?

Yazgan kardeşler vardı, farklı düşüncelerimiz olsa da bu arkadaşlar bir başka ceza evine nakledildikten sonra ertesi gün idam edildi. İşkenceden bizim bulunduğumuz ceza evinde ölen olmadı; ancak bunlarla karşılaşıldı, çok ağır şartlar yaşandı. Ölüm sadece fiziksel anlamda değildir, o dönem çok sayıda insanın beyinleri öldü. İşkence karşısında akıl sağlığı bozulan çok kişi oldu. Benim boğazımda elektrik şoklarından dolayı kömürleşme oldu ve kansere dönüştü. Çok ağır kanamalar geçirdim. Gata'da 3 ay kaldım, donanma hastanesinde 6 ay kaldım. O dönem bir teşhis koyamadılar. Çünkü işkencenin teşhisi konulamadı. Bu işkencelerden dolayı oluşan bu hastalıktan çok kilo kaybı yaşadım. Çok kan kaybı yaşadım. Fiziki yıpratmadan çok işkencenin ama yıldırmak ve düşüncenizi çökertmektir. Bu olaylardan ailem de bir bedel ödedi. Annem, bana olan üzüntüsünden olsa gerek genç yaşta iken,1982 yılında hayatını kaybetti. Hatta hastanede beni ziyarete gelen annem ve babam, kendimde değilken benim ayaklarımın ve vücudumun soğuduğunu fark etmişler. Hatta mezarımın hazırlanması bile düşünülmüş. Ben mahpushanedeyken oğlum dünyaya geldi. Adını Ulaş koyduk.

Cezaevinden sonra…

Cezaevinden 1986 Mart'ta çıktık. 12 Eylül'ün insanlar üzerindeki olumsuz etkisi çok büyük oldu. Kendi toplumuna karşı böyle faşist bir tutum sergilenmesini beklemeyen insanlar alt üst oldu. Bunu atlatmak kolay değil. O günün şartlarında biz topluma yeniden adapte olmaya çalıştık. Ama biz bu meselelere mağdur olma değil, bedel ödeme gözüyle baktığımız için uyum sürecinde çok sorun yaşamadık.



 



UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.