18 Kasım 2018
  • Bolu5°C
  • İstanbul11°C
  • Ankara6°C

ERGİN: ÇARMIHTA ELEKTRİK VERİLEN ARKADAŞIMIZ EDİSON'A KÜFÜR ETTİ

ERGİN: ÇARMIHTA ELEKTRİK VERİLEN ARKADAŞIMIZ EDİSON'A KÜFÜR ETTİ

31 Ağustos 2010 Salı 00:00

SÜLEYMAN SİNAN ERGİN

78 kuşağındanım. İlk, orta ve lise son sınıfı Bolu'da okudum. Ardından boykot nedeniyle sürüldüm ve okulu Ankara'da bitirdim. Daha sonraki süreçte Mamak Askeri Cezaevi'ne girdim. ODTÜ Şehir Planlama Bölümü'nü kazandım ama cezaevi süreci uzun olduğu için okulu bitirme imkânım olmadı. Toplam yedi yıla yakın cezaevinde yattım. Bolu'da yaşadığım süreci de sayarsak dokuz yıla tekabül ediyor.

Sol görüşe nasıl sahip oldun?

Yaşadığım süreç bugünkünden çok daha farklıydı. İnsanlar arasındaki dostluk dayanışma bir hayli fazlaydı. Mahallemizde yapılan bir haksızlığa insanlar başkaldırırdı. Aç bir insan gördüğümüzde onunla paylaşımlar gerçekleştirirdik. Bu anlattıklarım çocukluk anılarından şeyler. Biraz büyüdüğümüzde bizim dışımızda bir dünyanın olduğunu keşfettik, bu dünya da emek olduğunu, bu emeğin içinde insanlar olduğunu, bunu kullanan insanlar olduğunu, bir Türkiye olduğunu, bir dünya olduğunu anladık. Aile yapım siyasal düşüncemin oluşmasında etkili olmuştur. Bu nedenlerle diğer arkadaşlarımdan daha erken kavradım diyebilirim.

Ortaokuldaydım, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan olayları vardı Türkiye'de. Deniz Gezmiş'in önce adı beni cezbetmişti, Mahir Çayan'ın ise soyadı etkilemişti. Haberlerde söyleniyordu yakalanamadı şeklinde, Amerikalıları kaçırdığı şeklinde. Aile içinde ve mahallede bu tip şeyler yasaklanmasa bile 'Aman konuşmayın' şeklinde denilince çok daha dikkatimi çekti. İlk kez o zaman bir gazeteyi sonuna kadar okudum. Deniz Gezmiş nedir, kimdir? Bunları okudum. Gazeteye bir baktım emperyalizm diye bir şey var. O dönem bu kavramı henüz tanımıyoruz, onu öğrenmeye çalıştım. Ama kötü bir şey olduğunu ilk gördüğümde düşündüm. Bu anlattıklarım ortaokul döneminde yaşadıklarım.

Başka bir şehirde olsa hiçbir gencin gelişmesi bu kadar kolay olmaz. O dönemki gençlik önderlerimizin gerçekten aklıselim olması bilinçli olmaları; hem bizi çok yanlışlardan kurtardı, hem de doğruyu yakalamamızı sağladı. O dönem Türkiye cadı kazanı gibi kaynıyordu. Sömürülmenin ne olduğunu artık biliyordum. Kendimde yaz aylarında çalışan biri olarak sömürülmenin içinde olduğum için bunu daha rahat kavradım. Yurtsever Gençlik Derneği'nde üye oldum. Ardından 12 Eylül oldu.

ERGİN: “12 EYLÜL DÖNEMİNE BEN 9 DAVAYLA GİRDİM, İDAM CEZASI ALDIM”

İstanbul davası, Gölcük davası, Ankara Davası. Sonuçta Ankara'da yargılandım. 4. Kolordu'da yargılandım ve idam cezası aldım. Olay tarihinde herhangi bir cinayetle ilgili bir suçum yok, cezam konusunda bir indirime gidildi. Ve buna bağlı olarak dört buçuk sene Mamak'ta ardından Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde kalan kısmını da Bartın E Tipi Cezaevi'nde bitirdim.

İşkence baskı gördünüz mü?

Şimdi, 12 Eylül tepeden inme gelmedi. Örgütlenmiş bir olaydı. Bunun ana noktası da cezaevleriydi.

Çok çok kötü bir süreç yaşandı. Örneğin 4 yıl boyunca sabah ve akşam sayımlarında dayak yiyordum, havalandırmalarda dayak yiyordum. Bunun nedeni, ya da İstiklal Marşı'nın şu bölümünden ya da Gençliğe Hitabe'nin şu satırından başlayın dediklerinde bunu ya söylememek ya da alçak sesle söylememdi. Her sayımdan sonra falaka cezaları ile cezalandırılıyorduk. Havalandırma günde 10–15 dakikaydı. Askerlere bakmak yasaktı. Ben normal bir şekilde avluda volta atardım, bu bile suçtu. Yaklaşık 30 metrekarelik bir yerde 23 kişi kalınırdı. Haftada bir gün 5 dakika görüş vardı. Mahkemelere gidilip gelinirken zaten tam bir rezillikti. Dayakla yüz göz olmuştum ve bedenim dayak yemeye alışmıştı. Dayak yemediğimiz tek an dini bayramlardı. Dini bayramlarda dövmüyorlardı.

İLK AÇLIK GREVİMİZ 34 GÜN SÜRDÜ

Ben açlık greviyse açlık grevi, ölüm orucuysa ölüm orucu, protestoysa protesto deyip her türlü protestoya katılmıştım. İlk açlık grevimizde 34 günlük bir süreç yaşandı. Ben şunu söyleyebilirim, açlık grevi bugünün koşullarında insanlara bir saçmalık gibi gelebilir. O cezaevi koşullarında içeride yaşayan bir insanın kendisini savunabileceği başka hiçbir savunma mekanizması yok. Ve yüzlerce insan bu uğurda hayatını kaybetti, bana göre şehit oldu. Çünkü bu, dünyanın en onurlu ölümüdür. İdama gidersiniz, boyun kemiğiniz kırılır, ölürsünüz. Kurşuna dizilirsiniz, kurşun yaşama son verir ama insanların saniye saniye ölümü beklemesi kadar dünyada onurlu bir davranış olamayacağını düşünüyorum. İnsanlar tek tip kıyafet, askerleştirilmemek, okumak, sevdikleriyle görüş günü rahatlıkla görüşebilmek, mektuplaşabilmek ve küçücük insani nedenlerden dolayı canlarını ortaya koymuş olmaları kadar onurlu bir davranış olacağını düşünmüyorum.

ANNEM AKIN BİRDAL'IN YAKASINA YAPIŞTI

Cezaevindeyken babam yoktu, annem vardı hayatta. Abim ve ablam Bolu dışında yaşıyordu. Ben kendimi cezaevi sürecinde bu noktada biraz şanslı hissettim. Şundan dolayı. Birçok insanı cezaevine girdikten sonra aileleri tanımaz oldu, görüş günleri gelmez oldu. Benim annem benim yaptıklarımı benimseyen benimle gurur duyan biri oldu. Ve annem bana hep 'Bu ülke sizin gibi gençler sayesinde kurtulur, sömürü son bulur' diyerek telkinlerde bulundu. Kadın başına cezaevlerinde arkamda durdu, hatta ve hatta açlık grevlerine katıldı. Didar Şensoy vardı, meclis önünde hayatını kaybeden. O eylemde annem de yanındaydı. Ve şu anda birçok şeyin şakşakçılığını yapan Akın Birdal'ın bile yakasını yapışıp 'evlatlarımız içeride ölüyor' diyebilecek bir kadın olmuştur annem.

12 Eylül kime karşı yapıldı?

O noktada 12 Eylül Kenan Evren'in dediği şekilde değil de bu çok daha yıllar önce planlanmış bir olaydı. 12 Eylül öncesi insanların bağımsızlık yolunda olması insanların sosyal haklarının peşinde olduğu bir duyarlılık vardı ve bu zapt edilemez duruma gelmişti. Ve bu devletin korktuğu başına gelmişti. Sosyalizm olgusu işçi sınıfına yayılmıştı. Grevler hat safhadaydı. Genel grev sürecine ramak kaldı. Türkiye'de devrim hareketi çok küçük yaştaydı. 12 Eylül emeğe ve insana karşı yapılan bir müdahaleydi.

Neden idam cezası aldınız?

Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasasının bir kısmını veya tamamını değiştirmeye yönelik örgüt kurma, örgütü yönetmek, eylemlerde bulunmaktan ötürü idam cezası aldık.

1978 kuşağı bedeller ödemiş bir kuşak. Siz 12 Eylül'ün muhatabı mısınız yoksa mağduru musunuz?

Mağdur olmayı ben kabul etmiyorum. Biz o dönemde hala bugünde inandığım belli şeyler için mücadele veriyorduk. Bu mücadelelerde bizi bekleyen olası şeyler öldürülmek, böyle bir hareketin bastırılması, bastırılırken de cezaevlerine atılmak. Biz o süreçten zaferle çıkamadık, öldürülmedikte ama cezaevi süreci oldu. Cezaevine girmeden önce ben birçok şeyi bildiğimi sanırdım, ama cezaevinde kendimi birçok konuda kendimi geliştirmek adına ya da şöyle söyleyeyim birçok şeyin daha farkına vardım.

Çünkü benden alınan bir gençlik vardı. Birçok olaya siyasi anlamda vakıf kişilerle tanışıp görüşme artı beyin gelişimini daha hızlı tamamlama sürecini yaşattı. O nedenle ben kendimi mağdur olarak görmüyorum. O süreç gerçekten bir yargılanma süreci olacaksa bunu alakasız kişiler değil, o dönemin muhatabı olan, bedel ödemiş kişilere sorulmalı. Bizim düşüncelerimiz değerlendirmeye alınmalı.

ÇARMIHTA ELEKTRİK VERİLEN ARKADAŞIMIZ EDİSON'A KÜFÜR ETTİ

İşkence sürecinde biz beden olarak insanlıktan çıkmışız. 66 günlük bir süreç yaşandı. Derin Araştırma Laboratuarı (DAL) diye geçen bir yer vardı. Orada o kadar çok işkence yapılmaya başlanmıştı ki, bizi işkencelere çift çift alıyorlardı. Çarmıha gerilip yükseğe çıkarılarak bize elektrik veriliyordu. Filistin Askısi dediğimiz olay kendi başına bir işkence metodu. Çarmıhta elektrik verilen bir arkadaşımıza sanırım elektriği biraz fazla vermişler. Bağırarak “Edison ananı…” dedi. Artık bunlarla karşılaşınca işkence aralarında birbirimizle şakalaşmaya bile başlamıştık.

ARKADAŞIMIZIN ADI “HAYATIM TROÇKİ” KALDI

Mamak'ta belli kitapların girmesine izin veriliyordu. Bir arkadaşımız vardı, ismini hatırlayamadım. Annesi gelirdi ziyaretine başka kimsesi yoktu. Bu annesini aklında tutamaz diye görüşlerde vermek üzere hazırladığı kirli eşyaların torbasına istediği kitapları da yazmış. İstediği kitapta “Hayatım Troçki”. O dönem tutuklu binlerce insan vardı. Zaman zaman bizim de başımıza gelen torbaların kaybolması sık sık yaşanırdı. Neyse görüş bitti. Arkadaşım annesine demiş, “Anne kirlileri bir çantaya koydum. Çantanın da bir kenarına kitap ismi yazdım. Bulabilirsen bana alır mısın?”
Neyse görüş bitti akşam saatlerine yakın mazgala asker vurdu orda ki kocaman yazıyı okumayıp dedi ki, “Koğuş, Hayatım Troçki burada mı?” Bir tek o yazıyı yazan arkadaş ayakta kalabildi biz yerlere düştük gülmekten. Ve bu arkadaşımızın ismi Hayatım Troçki kaldı ondan sonra.

İSMAİL SARIER

İsmail Sarıeriin hikâyesi ise hemen herkesten çok daha ilginç 12 Eylül'de tutuklanmış. Çamyayla Köyünün muhtarı aynı zamanda iş adamı üstelikte merkez sağ düşünceleri düşünen bir görüşe sahip bir ihbar mektubu hayatını değiştiriyor. Bolu kamuoyunun çok iyi tanıdığı rahmetli MHP'li İbrahim Kuyupınar ile gözaltına alınıp Ankara Askeri Cezaevi Mamak'ta uzun süre tutuklu kalıyorlar. Kendi ifadesi ile nerden geldiğini anlayamıyor. Üstelikte sağcı olmasına rağmen “Kızıl ordu çekirdeği “ davasından yargılanıyor. Şaşkın ve umutsuzdur. Şimdi isterseniz sözü Çamyayla Köyü Muhtarı İsmail Sarıer bırakalım.

Çamyayla köyünden 1 Ocak 1945 doğumluyum. Darbe döneminde muhtardım. 82'de kereste atölyesinde çalışırken sivil polisler bizi aldı götürdü. Bugünkü Köroğlu Otel'in altında karakol vardı oraya götürdüler. İki, üç akşam orada kaldık. Ankara'dan bir ekip geldi. Bizi aldılar Ankara'ya 1. Şubeye götürdüler. 25 gün 1. Şubede kaldık. Orada gözaltı süresinde bir iddianame hazırlandı ve iddianame de bizi örgüte koymuşlar. Onu orada öğrendik. Epey bir çaba sarf ettik; ancak tutuklandık. Ardından sorguya çıktık 100–125 kişiyle birlikte. Bizi götürdüler. Nerede yargılandığımızı bile bilemiyorum. Kapalı bir spor salonuydu. Bizi 1. Şubeden Mamak'a götürdüklerinde nizamiyeye gittik. 15–20 kişi silahlarla sağımıza solumuza sanki katliam yapmış gibi bizi çevirdiler. Beni 13. Koğuşa, İbrahim Karapınar'ı da 9'uncu koğuşa koydular. Oranın belli kuralları var, o kurallara zorda olsa alışıyorsun. O kadar felaketti. 25 gün orda mozaiğin üstünde yattık. Yiyecek yok içecek yok. Fiziksel bir şiddet görmedik. Yalnız tabii manevi baskı sizi götürüyor. Mesela arkadaşlarımız vardı. Yanımızdan alıp götürüyorlar, 2–3 gün sonra geldiğinde arkadaşını tanıyamıyorsun. Yani fiziki işkenceden geçmiş. Suratı patlamış, dudakları patlamış, kan revan içerisinde ayakları şişmiş işkenceden. Biz yaşamadık ama orada arkadaşlarımız yaşadı. Arkadaşlarımız derken söz gelimi diyorum. Yoksa öncesinde her hangi bir tanışıklığımız yok.

ORADA İNSANLIĞINI KAYBEDİYORSUN

Öyle bir kural var ki nefes alamıyorsun. Birisi bir hata yaptı o hata yüzünden mesela orada bulunan 50 kişi dayağa maruz kalıyor. Hiç unutmam bir ramazan günü isyan var dediler. En yaşlı orada Yılma Durak'la benim. Yılma Durak doğunun başbuğu diye anılan MHP'nin Alparslan Türkeş'ten sonra gelen ikinci adamı, iftara tam 10–15 dakika vardı. Makarna vardı yemekte arkadaşlarda cacık yapıyorlardı. İsyan var denilince arkadaşlar, “Ağabey sen yaşlısın. Şöyle kenara çekil.” 35–40 kişi solcu var, 10–15 de sağcı var. İsyan nedeni de tuvalet meselesi. Bizim arkadaşlardan biri başka tuvalete gitmiş, orada iki kişi sıkıştırmışlar pata küte girmişler birbirlerine.

ULAN BEN SİZİN ALAYINIZI ÖLDÜRSEM NE YAZAR

Bizden giden çocukta boksörmüş. Geleni yıkmış, gideni yıkmış. Ardından bas bas bağırmaya başlamışlar, “Faşistler bizi öldürüyor. Haydi!” Koğuş kapısı bir açıldı, koridora asker sıralanmış. Kapıdan çıkana Allah ne verdiyse. 70-80 uzunluğundaki koridorda artık coplar kimin kafasına, kimin gözüne gelirse. Kendi kendime o anı yaşarken, “Hey Allah'ım bu insanların çektiği azap nedir böyle. Öbür dünyadaki azapta mı böyle olacak?” dedim. Neyse havalandırma yeri vardı, toplandık 50–60 kişi. İftar yapacağız, açız. Marş söyleye söyleye yürüttüler bizi yarım saat bir saat. Ondan sonra çömelttiler bizi yere. Ensemize de ellerimizi koyduk. O anda birisi geldi. Dedi ki: “Ulan ben sizin alayınızı öldürsem ne yazar?” O anda da herkesin başında birer tane asker. O hakaretler söyledi. “Siz birer ogandasınız” dedi. Hani hayvana yapılır biz ürgendere deriz. Neyse o gitti. Millet sessiz duruyor. Yanı başımda patırtılar duyuluyor. İki asker kolumdan tuttu, başladık yürümeye. Banyo yapılan yerler var, o akşam gördük onu da. Musluk var, musluktan su akıyor. “Çoraplarını çıkar” dediler. Hemen çıkardım çoraplarımı. Dediler, “Sende isyan da var mıydın?” “Ben yoktum, tam iftar açacaktım bizi buraya getirdiler, hiçbir alakam yok” dedim. Ondan sonra beni götürenler, “banyoya girdin mi, diye soranlara girdim diyeceksin. Tamam, mı?” dediler. Ben de tamam deyince o banyo da dayak yemekten kurtuldum. İftar açtık neyse. Sabah kalktık. Bir avukat arkadaşım var, aman aman diyor. Yattığımız yerde çok sık. Ama yataklarda hareket edemiyoruz. Bir de vücudumuza baktık ki cop vurulan yerler patlamış. Sonra havalandırmaya çıktık, orada bir kafes vardı. O kafes ne işe yarar diye düşünüyorduk. Meğerse Mehmet isimli arkadaşımızı isyan çıkarttın diyerek oraya almışlar ve sürekli marş okutmuşlar. Sürekli bir ses geliyor ama uğultulu bir sesti gelen, altını da ıslamışlar. O çocuk gece gündüz hiç uyumadan orada 3 gün kaldı ve sonradan koğuşa bir daha dönmedi. Artık hasta mı oldu gitti mi bir yere bilmiyorum. Akıbetini bilmiyoruz. O günün şartlarında bu çileleri çektik. Ben orda 3 buçuk ay kaldım, ardından dediler ki, “Senin bu işte bir hatan yok. Sen sivil de yargılanacaksın.”

Mamak'tan beni sivil mahkemeye Bolu'ya gönderdiler. Yaklaşık 7–8 ayda Bolu'da yattım. Ondan sonra da beraat ettim.

Ben yargılandığım dönem 40 yaşındaydım. Ailem her halükarda bana destek oldu. Hadise çok büyük, bizi iddianame de örgüte koymuşlar.

Zaten tiksinmişim bu işlerden ben bir de bununla mı uğraşacağım?

TİKOÇ'tan yargılandım. Bizi Abbas Aslan'la beraber iddianame de örgüte koymuşlar.

İbrahim Kuyupınar'da aynı davadan yargılandı ve Bolu'dan başka isim yoktu. Sonucunda ekonomik olarak çok büyük bedel ödedik. Hâkime dedim ki, ben bir iş adamıyım. Ben haksız yere buradayım, benim zararımı kim ödeyecek” dedim. Hâkim de dedi ki, “Tazminat davası açarsan devlet öder.” Zaten tiksinmişim bu işlerden ben bir de bununla mı uğraşacağım.
Solcuları anlayamıyorum demişsiniz, neden hayır dedikleri için…

BEN DARBE DÖNEMİNİN MAĞDURUYUM

Benimle birlikte yargılanan diğer arkadaşlarımda bu memleketin çocuğu. Sağcı olması solcu olması suç değil ki. E oraya iten nedir? Devlettir. O çocuklar oraya kendi isteğiyle gitmedi. Şimdi hepsi kınıyor Kürtleri. Hayır, bu suç onların değil ki. Sen dil öğretememişsin. Devlet olarak senin bu senin görevin. Sen devlet olarak görevini niye yapmadın? Adama broşür bastırıp gönderiyorsun adamın okuma yazması yok ki.

BEN REFERANDUMDA EVET DEMEYİ DÜŞÜNÜYORUM!

Evet ya da hayır denildiğinde bana bir faydası olmayacak. Ama anayasa bu şekilde değiştirilmemeliydi. Sağcısı, solcusu, alevisi, kürtüyle herkesin fikirleri alınmalıydı yani. Ama ben evet demeyi düşünüyorum. Bunun artısı biraz daha fazla geliyor; ancak içime sinmiyor. Bu ülkenin bir daha askeri vesayeti görmemesi için bu kararı verdim.

MANSUR ŞEN MHP Eski İl Başkanı

958 Bolu doğumluyum. İlköğretim ve lise çağlarım Bolu'da geçti. Ardından Eskişehir'de Devlet Mimarlık –Mühendislik Akademisi İnşaat Fakültesi bölümüne gittik. Bolu'dayken herhangi bir siyasi fikrim yoktu. Çevremdeki arkadaşlarımın belki de yüzde 80'i sol görüşlüydü. Ama benim öyle bir tercihim yoktu. Eskişehir'e gidince kendimizi öğrenci olaylarının içinde bulduk. Gerek burada yerleşim sorunları olsun, arkadaş çevresi olsun durumlara baktık, sonradan kendimizi ülkücü bir çevrenin içinde buldum. Ve bizim bu yolu tercih etmemizde bizden önce burada okumuş büyüklerimizin de etkisi var. Sonuçta kendimizi bir mücadelenin içinde bulduk. Birçok arkadaş sınavdan sınava okula gelirlerdi ama biz akademi olduğumuz için devamsızlık yapamazdık. Hem derslerimiz hem mücadele açısından hareketli bir dönem yaşadık. Olaysız gün geçmiyordu. Dört tane mahkemem vardı. Öğretim özürlüğünü engelleme adı altında. Taşlamalar, karşılıklı mücadeleler. Ancak bir arkadaşımızın silahlı yaralama davasında olay yerinde bulunmaktan yargılandık. Talihsiz bir olaydı. Bizim evimiz o dönem bulunduğu mahalle sıkıntılı bir mahalleydi. Bizim evimiz solcuların hâkim olduğu bir mahalledeydi. Bir gece büyük bir grup eve baskın düzenledi. Kimi sopa kimi silah alarak dışarı kaçıyor. Bunun üzerine bir arkadaşımız o gece elindeki silahla birini yaraladı. Ve bizde olay yerinde olmaktan yargılandık, ancak beraat ettik.

Ülkücülükten zarar gördüğünüz oldu mu?

Evet, tabi silah ruhsatı alamadım örneğin. Biz sanki vatan hainiymiş gibi bir muameleyle karşılaştık. Şimdi düşünüyorum da konularına ve memleket bilincine sahip solda da sağda da insanlar vardı. Ama bu gençlik karşı tarafı çok net şekilde suçluyordu. Şu anda bile zaman zaman o günlerin etkisini yaşıyorum.12 Eylül'den benim çabuk sıyrılmam benim o süreçte askerde olmamdı. Darbeyi yapanların içindeymiş gibi oldum. Yani orada görev yapmış gibi oldum.

O dönem ailemde sürekli diken üstünde. Bizim yaralama olayını Hürriyet Gazetesi'nden duymuşlar. Konuştuk ama biz olayları biraz daha onları rahatlatacak şekilde anlatıyorduk.

KİMSE FEDAİLİK YAPMASIN!

Darbe dönemini askerde olmam dolayısıyla çok rahat ve biraz uzakta atlattım. Şu gerçekleri zamanla anlıyorsunuz. Hep 68 kuşağı derler ya, bence en kanlı kuşak 78 kuşağıydı. Can pazarı yaşandı, ateş çemberinden geçti herkes. Göremeyen arkadaşlarda oldu. Orada öldürülen arkadaşlarda oldu. Suçsuz yere hapishaneye giren insanlar oldu hem sağda hem solda. Bugün Başbakan ağlayarak anlattığı insanlar var ya onların birçoğu suçsuz yere idam edildi. Haksız yere idam ettiler. 78 kuşağı çok büyük bedel ödedi. Şu anda o tecrübelerle gençlere şunu anlatmak istiyoruz ve diyoruz ki: “Kimse fedailik yapmasın” Biz şu özeleştiriyi bugün yapıyoruz. Bizim bir kutsal anlayışımız vardı. Kutsallar ordumuz, bayrağımız, vatanımız. Bunlar bizim için çok büyük şeyler ifade ediyor. O dönem bir törpülenme oldu. Yine kendi kabahatimiz. Bizim şöyle bir mantığımız vardı, solun bütünü bizim nezdimiz de bu ülkeyi bölmeyi satmayı çalışan gruplar olarak değerlendiriyorduk. Hatta bazı şeyler de bizi doğruluyordu. O zaman Leninciler, Maocular, Sovyetçiler Çinciler, hatta Enver Hocacılar bitmiyordu. Bizim düşüncemiz, bu gruplar milli değerler üzerinden konuşmayan unsurlardı. Ve dışarıya bağlı unsurlar olarak görüyorduk. Ve bu düşüncemiz bizi solcularla bu yüzden karşı karşıya getirdik. O kutsal değerlerin yerle bir edildiğini gördük ve o çok acı bir duygudur. Ve kendimiz bir muhasebe yapacağız dedik. Eğer genel başkanından üyeye kadar MHP bu muhasebeyi yapmasaydı şu an Anadolu da kan gövdeyi götürürdü.



UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.