21 Eylül 2018
  • Bolu15°C
  • İstanbul21°C
  • Ankara13°C

12 EYLÜL TANIKLARI ANLATIYOR

12 EYLÜL TANIKLARI ANLATIYOR

01 Eylül 2010 Çarşamba 00:00

SUNUM

Müesses Nizam ile mücadelelerini artık açık açık ilan eden siyasi hareketler kullanmaya başladıkları silahların namlularını ülkeyi kendilerine bağımlı kılan Amerika'ya ve ülkedeki Amerikan hedeflerine çevirmişlerdi. Amerika'nın Türk Genel Kurmayına bağlı olarak oluşturduğu Özel Harp Dairesi'nin gizli olarak kurulması da 1953 Yılında gerçekleşmişti.

Özel Harp Dairesi aksiyoner hareketleri provoke ediyor, aralarına yetiştirdiği ajanları sokuyor. Olaylar giderek tırmanıyordu.

12 Mart 1971'de ise askerler muhtıra ile yönetime el koyuyor. Kendi deyimleri ile “Demokrasinin üzerine şal örtüyorlardı.” Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam ediliyor. Ülkede sürek avı başlıyor binlerce insan tutuklanıyordu.

Bolu'da ise Bolu Lisesi'nde devrimci liseliler örgütlenmesi adı altında başlatılan (Dev-Lis) Öğretmen Sendikası TÖS yöneticilerini de kapsayarak gelişiyordu.

Öğretmenler Tayfun Karakaya, Turgut Şen, Osman Selçuk, Mehmet Çakır, Mehmet Ali Ak, Yücel Taşın, Raşit Hoca; öğrenciler Ahmet Cantürk, Orhan Aydın, Mustafa Başarslan, Hamza Gündüz, Okan Mekik, Niyazi Güler tutuklanarak Selimiye Askeri Cezaevine gönderiliyorlardı.

DEVAM EDECEK…

O YILLARDA ÜLKÜCÜLER ANITPARK'IN GÜZELLİĞİNİ BİLEMEDİLER

İMDAT ARSLAN

1963 Konya doğumluyum. Babamın memur olmasından dolayı şehir şehir dolaştık. Dolayısıyla birçok karma kültüre de sahip olduk, doğusundan batısından Karadeniz, Orta Anadolu ve son görev yeri babamın Bolu idi. Yaşadığımız yerlerdeki kültürleri yakinen tanıma fırsatımız oldu. İktisat fakültesi mezunuyum. Boş zamanlarımda kitap okumayı, bilimsel yayınları takip etmeyi tercih ediyorum. Bolu'da 20 yıldır esnaflık yapmaktayım. 10 yıldır Bolu'da yerel bir gazetede ve son 2–3 yıldır da bazı ulusal gazetelere köşe yazısı yazıyorum. Sosyal sorumluluk adına topluma faydalı olmaya çalışıyorum.
Sayın Arslan, siyasi bir duruşunuz var, ülkücü hareket içinde bulunuyorsunuz. Bolu'ya gelmeden önce ülkücü kimliğiniz belirginleşmiş miydi? Yoksa siyasi düşünceniz Bolu'da mı oluştu?
Bolu'ya 1978 yılında geldim. Özellikle Türk tarihine karşı bir yakınlaşmam vardı. Bunu ırkçılık anlamında anlaşılmasın lütfen. İnsanın hangi dalda olursa olsun köküne bakması gerekiyor, bu Rum'da olsa böyle, Ermeni olsa da böyle. Sonuçta asıl insanda bir merak konusu uyandırıyor. Dolayısıyla ben de merak ettim. Bir Türk olgusu var. Biz nereden geldik? Türk milliyetçiliği nedir? Atatürk kimdir, silah arkadaşları kimdir, düşünceleri nelerdir? Eksenin de milliyetçilik doğrultusunda büyüdük. Babamızın memur olması dolayısıyla da Devletçilik ilkesi düşüncelerine sahip olduk. Bolu'ya geliş tarihim 12 Eylül 1980 darbesin-den 2 yıl önceydi. Tabiî ki olayların en tavan yaptığı sona yaklaştığı, tabi darbeden sonra farkına vardığımız, bir dönemdi. Liseye başladı-ğımız yıllarda olduğumuz için biz işin daha pratik tarafındaydık, 25- 30 yıl son-ra anladık ki solcu dediğimiz insanlarla, onların ülkücü dediği kesimin aslında amacımız aynıymış. Ortak amaçlarımız ülkeymiş, Türkiye'ymiş. Düşünün ki valilikten belediyeye gelmek istiyorsunuz yolun bir tarafı gölgedir, bir tarafı güneş. Kimi gölgede gitmek ister, kimi güneşte, solcu dediğimiz arkadaşlar, ya da onların sağcı dediği arkadaşların amaçları aynıydı.

12 EYLÜL 80'DEN DEM VURANLAR, ÜLKÜCÜ ŞEHİTLER ADINA YALANDAN AĞLAYANLAR

Bir tarafta Amerika emperyalizmi gelecek korkusu vardı, bir tarafta Çin-Rusya emperyalizmi gelecek korkusu vardı. Amaç ülke için bir şeyler yapabilmekti. Ama anladık ki emperyalizmin ne sağı, ne solu var. Ama bu da bize çok büyük acılara neden oldu. Şunu belirtmek istiyorum ki, Cumhuriyetin yön değişimidir 80 ihtilali. 80'de ihtilallerin en büyüğü olmuştur. Ve yeni bir yola girmiştir Türkiye. Şu ana baktığımızda ise, 12 Eylül 80'den dem vuranlar, ülkücü şehitler adına yalandan ağlayanlar, şu anda vatan, millet ve din diyenlerin hiçbirisi 12 Eylül'de ne sağcıların karşısında ne solcuların karşısındaydı.12 Eylül 1980'de sadece ortam durulsun, ılımlı İslamcılara iktidar yolu açılsın, diye adeta AK Parti'nin çok açıkça ayak sesleridir. 12 Eylül AK Parti'yi doğurmuştur, şu anda da büyüme çağına gelmiştir, 12 Eylül 2010'da da gençlik dönemine geçecektir eğer bu millet izin verirse. Bugünkü iktidarın önü 12 Eylül 1980'de açılmıştır. Bu partiyi yaşatacak iklim o dönem oluşturuldu. Şimdi düşünüyorsunuz Ak Parti kurulmadan önce böyle bir partinin oluşacağını 3 sene önce söyleseydiniz kim inanırdı buna? Sadece partinin kurucusu olan 3–5 kişi, bu kişilerin dallarına değil köklerine de baktığımızda ise onların diğer insanları atlatarak nasıl haberdar oluklarını da öğrenmiş oluyorsunuz. Bugün başımızda madem demokrasi var, düşüncelerimizi ifade etmek için mevcut yasalar bazı Avrupa ülkelerinden daha elverişliyken, neden yeni bir yasa yapmak neyin nesidir, diye düşünüyorum. Yani bir Türk'üm diyemeyen, Türkiyeliyim kavramını ortaya koyan bir başbakanın olduğu bir ülke düşünün ve bu ülkede demokrasinin olabileceğini düşünüyorsunuz. Bunun yetmediğini, daha fazlasını vadeden bir başbakan düşünüyorsunuz. Türkiyeli-yim diyen bir başbakanın bundan sonra çıkacak yasalarla acaba ne diyecek ben bunu düşünüyorum. Türkiyelilikte kesmeyip başka şeylerde mi söyleyecek? Ve ben bundan da çok korkuyorum aslında. Bu söylenenlerin altını zamanla yetkililer dolduracaktır zamanla.

ÜLKÜCÜLER ANITPARK'IN GÜZELLİĞİNİ BİLEMEDİLER

1980 bizim gençlik yıllarımızdı. Yerel anlamda 12 Eylül'ü yaşayanların yanında bizler çömez olarak vardık. Onlardan söz alarak düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Bolu'da bir Yukarı Çarşı veya Aşağı Çarşı kavramı 12 Eylül'den kalan bir kavramdır. Yoksa Bolu'yu kime ikiye bölmemiştir. 12 Eylülde bu şekilde bölünmüştür. Yukarıda Erciyes Kahvehanesi denilen ülkücü arkadaşlarımızın, büyüklerimizin, ağabeylerimizin, reislerimizin bulunduğu bir mekân vardı, onlar ne yazık ki bir Anıt Park'ın güzelliğinden mahrumdular. Bir aşağıda özel idarenin olduğu mekân Çam Pastanesi'nin olduğu alanda solcular olurdu. Onlar da mümkün değil, yıllarca Yukarı Çarşı'yı görmemişlerdir. Akpınar Mahallesi'ni de bilmezler. 12 Eylül'ün 30 yıl öncesinin hesabını düreceğiz, onlarla hesaplaşacağız diyenlere bu arkadaşlar gülüp geçiyorlar ve diyorlar ki: “Bunlar 12 Eylül'de ne gördüler ki hesabını soracaklar.”Aynı şey ülke genelinde olduğu Bolu'da da bu konuda ahkâm kesenleri biz tanımıyorduk. Bunlara ben gizli 12 Eylülcüler diyorum, 12 Eylül'ü bir kenardan seyredenler. Bugünkü konjonktür gerçek solcularla, gerçek ülkücülerin ne yapmaya çalıştıklarının gerçek biçimde ortaya çıktığı bir konjonktür. Bu konjonktür ilerde iktidara gelecek konjonktürdür. Yani 12 Eylül'de ayrıştıkları insanlar önümüzdeki günlerde iktidara geleceklerdir. Buradan pay kapabilir miyiz diye kimisi kendini solcu cenahın içine koyuyor, kimisi de kendisi ülkücü cenahının içine koymaya çalışıyor. Ama bu cenahların gerçekten içinde olanlar, bu suya sabuna dokunmayan kimseyi gerçekten tanımıyor.

ÜLKÜCÜ KÖKENLİLERİ DEVLET FİŞLİYORDU

12 Eylül'den sonraki dönemlerde emniyet görevlilerinin arasındaki ülkücüler, bugün para vererek memurun gönderilemediği yerlere gözü kara gidiyorlardı. Bu anlamda Eğirdir Dağ Komando Okulu'nda askerliğimi yaptım, dereceyle bitirdim. Buna da güvenerek polis akademisi sınavlarına girdim. Orada başarılı olmama rağmen, bir türlü açıklanamayan nedenlerle bizim işimiz olmadı. Daha sonra anladık ki, şu anda çok yüksek yerlerde olan insanlara sadece kadro ayarlanması için sınav yapılmış. Biz 10 kişilik bir tim gönüllü gideceğimize dair kağıt imzalamamıza karşın polis akademisi sınavında başarısız gösterildik. Hiçbirimiz akademiye giremedi ve hepimiz ülkücü kökenli insanlardık. Fişlendiğiniz ne zaman ortaya çıkıyor? Devletin kurumlarına başvurduğunuz zaman. Başvurduğunuzda savcılıkta karşınıza bir şey çıkmıyor. Ama farklı olarak kayıt altına alınan kayıtlar zamanla ortaya çıkıyor, bir bakmışsınız ki olacak işiniz olmuyor. Şu an Türkiye'nin çıkmazından bir tanesi vatanını milletini seven kadrolara görev verilmemesi.

Şu an esnaflıkla uğraşıyorum. Ama 12 Eylül mağdurlarına bir bakın, yazarçizerlerin hepsi medyanın içine girmeye başladı. Çünkü en büyük eksikliğimiz medyaydı. Ama şuan her ne kadar yandaş medya olsa da onun karşısında durmuş, sağcı ve solcu medya kuruluşları var. Ve ben inanıyorum ki, önümüzdeki 5 yıl içinde Türkiye'de çok şey değişecek, hesaplaş-manın nasıl olacağını yaşayanlar bizzat kendileri yapacaklardır. 12 Eylül'ün hesaplaşması zaten başlamıştır. Şu an 12 Eylül mağdurları zaten bir araya gelmeye başlamıştır.

***

BENİM 80-87 YILLARI ARASINDA YAŞADIKLARIM ŞAHSIMA ÖZEL

MURAT GÜCÜM

1959 yılında Bolu'da doğdum. İlk, orta, lise ve yüksek okul eğitimimi Bolu'da tamamladım. Halen emekli işçiyim. Bolu CHP il yönetim kurulu üyesiyim.

Dinlemeyi ve okumayı çok sevdiğimden olacak; sosyal yaşamı hep takip etme ihtiyacı duydum. O yüzden fotoğraf çekmeyi de çok severim. Geçirdiğim eğitim sürecinde beraber olduğum öğretmenlerim ve arkadaşlarım ve aile ilişkilerim sayesinde, erken yaşlarda kendime olan özgüvenim sürekli gelişti. Bu güzden hep özgür ve çağdaş olmak istedim. Her sabah uyandığımda bir gün öncesine göre daha iyi insan, daha özgür ve çağdaş olmaya çaba sarf ederim.

Bu özelliğimden olacak toplumsal olaylara ilgim 1975'li yıllarda lise eğitimim sıralarında başladı.

1961 Anayasası'nın işçilere, memurlara, öğretmenlere, öğrencilere getirmiş olduğu kısmi hak ve özgürlükler 12 Mart 1971 muhtırasının ardından gelen Balyoz Harekatıyla yurttaşlarımızın elinden alınmaya çalışılması ve 1950 yıllarda başlayan soğuk savaşın gereği ülkemize biçilen yol haritasının yaptırımları ile birleşmesi sonucu, 1975 yılından 12 Eylül 1980 darbesine kadar Türkiye'de yaşayan herkes gibi kendimizi çok sıcak bir iç savaşın içinde bulduk. Bir tarafta 2. ve 3. Dünya ülkelerindeki zenginlikleri yağmalamaya çalışan dünya patronları ve onların yerli işbirlikçileri, diğer tarafta bağımsızlık ve özgürlük düşkünü yurtseverler, demokratlar, devrimciler. 1980 yıllara kadar dünya patronları bizim gibi ülkelerdeki kendisine karşı büyüyen muhalefeti bastırmak için daha rahat sömürme için zaman zaman işbirliği yaptığı taşeron yöneticilerin beceriksizliğini bahane edip Askeri darbeler yaptırır ve arkasından seyrederdi. Darbe sonrasında da o ülkeyi daha önceden hazırladığı yeni işbirlikçilerine teslim ederdi. İşte 12 Eylül 1980 Askeri darbesi halen Marmaris'te yaşayan taşeron ve arkadaşları tarafından bu temelde yapılmıştı. Sonuç olarak tarafım bağımsızlıktan yana olduğum için. Bu darbeden herkes gibi ben de nasibimi aldım. Yaklaşık 7 yıl yani 1987 yılına kadar olağanüstü günler yaşadım.

BENİM 1980–1987 ARASI YAŞADIKLARIM ŞAHSIMA ÖZEL

Benim 12 Eylül 1980 darbesi öncesi ve sonrası yaşadıklarımın ayrıntıları şahsıma özeldir. O yüzden ayrıntıya girmek istemiyorum. Çünkü yaşadıklarımız hepimizin yaşadıklarıdır. Yaşadıklarımdan pişman olmayan biri olarak ayrıntıları konuşmayı doğru bulmuyorum. Ayrıca benim yaşadıklarım; 1919 yılından bu yana direne direne bu coğrafyada bağımsızlık mücadelesi veren büyük babaların, büyük annelerin, babaların, annelerin ağabeylerin, ablaların yaşadıklarının yanında çokta bir şey değildir.

Gelelim 12 Eylül 1980 darbesine. Bu darbe sadece Kenan Evren ve arkadaşları mıdır, sadece alel acele asılan 50 kişi midir? Sadece Diyarbakır cezaevlerinde yaşanan işkence midir? Tabii ki hayır.

Fakat 12 Eylül 1980 tarihinde yapılacak referandumda evet almak için darbecilerden hesap soracağız, diye evet istemek, asıl olan 50 kişinin hesabını soracağız diye evet istemek. Diyarbakır cezaevinde size bunları yaşatanlardan hesap soracağız diye evet istemek. Gerçekleri karartmaktan başka bir şey değildir. Çünkü 12 Eylül 1980 darbesi Sadece işkence, gözaltı, sürgün, idam değildir. Yapılan darbe 24 Ocak kararlarıdır. Turgut Özal'dır. Yani dünya patronlarının ülkemizdeki ekonomik bağışıklık sistemini parçalamasıdır. Daha rahat pazarda at oynatmasıdır. Bugün 12 Eylül 2010 referandumuna giderken, dünya patronlarından aldığı görev gereği kendini büyük Ortadoğu projesinin eş başkanı ilan eden Turgut Özal'dan taşeronluk bayrağını devralan Başbakan ve yönetimi dürüst davranmalı. 1980 darbesinin gerçek sebep ve sonuçlarının üstünü kapatmamalı. Sosyolojik terimle ifade edersek ,oportünistlik yapmamalı.

***

BUNUN BEDELLERİNİ BİZ ÖDEDİK. OTUZ YIL BİLFİİL ÖDEDİK

MUSTAFA NURİ GÜRSOY

1955 Mengen doğumluyum. Öğrenim hayatımın liseye kadar olan bölümünü Mengen'de tamamladım. Daha sonra Bolu Erkek Öğretmen Okulunu bitirdim. Ardından iki yıl ilkokul öğretmenliği yaptım. Sonra Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümünü bitirdim. Lise öğretmenliği biçiminde devam etti hayatımız. Öğretmen olduktan sonra Ağrı'da görev yaptım. Benim için en önemli tecrübe noktam öğretmenliğime en önemli kriterlerimi donanımlarımı aldığım hayat görüşümün belirlendiği yerdir Ağrı İlinin Diyadin İlçesi. Daha sonra Mengen çok programlı lisesinde beden eğitimi öğretmeni ve yönetici olarak çalıştıktan sonra, 2003 yılında emekli oldum. Emekli olduktan sonra da boş durmadım, özel şirketlerde yöneticilik yaptım.

SİYASİ TERCİHLERİNİZ

Benim babam öğretmendi. Emekli olmadan vefat etti, 1967 yılında. Bizim evimizde bütün gazeteler okunurdu. En çok Hürriyet Gazetesi okunurdu. Hayat Mecmuası girerdi bizim evimize, mecmuayı en çok takip eden de annemizdi. Annem çok okuyan bir insandı, çocukluk yıllarındaki mevzuata göre üç yıl devam ettikten sonra ilkokuldan mezun olmuş. Kısacası demokrat bir aileden gelmeyiz. İnançlarımız, muhafazakâr tarafımız ne kadar güçlüyse, sosyal ahengimiz de o kadar güçlüydü. Dolayısıyla ailemizde ne annemizden, ne babamızdan hiçbir şekilde “şu olacaksın, bu olacaksın" diye bir telkinde bulunulmamıştır. Biz hayatı kendi normları ve bileşkesi içersinde yaşardık. Örneğin yaz aylarında Kuran kurslarına gönderilirdik. Yazları bu kurslarda sureleri ezberlerdik, Kuran ortamına yönelirdik. Ama bunun yanında da eğitim öğrenim ortamımızı da sürdürürdük. Yani böyle bir aile ortamı, böyle bir yaşantımız vardı. Yemyeşil bir hayatımız vardı. Ne mahalle baskısı, ne de başka türlü bir baskı vardı. Küsmeden, darılmadan, gücenmeden, kavga etmeden büyüdük. Benim siyasi atmosferdeki düşüncelerim üniversite yıllarımda ortaya çıkmıştır. Öğretmen Okulundayken öğretmenlerimi çok seviyordum. Öğretmen Okullarında 70'li yıllarda bir takım hareketler olmuştu. Biz o zaman çok bilincinde olmamakla beraber, öğretmenlerimizi sevdiğimizden ötürü onlara bir sempati duydum. Dolayısıyla tuttukları olaya ve var olan fikirlerine de bir sempati duydum. Cemil Genç isminde bir müzik hocamız vardı bize İstiklal Marşını mandolinle çaldırırdı. Mandolinle İstiklal Marşını çalamayan bir öğrencinin okuldan mezun olması mümkün değildi. Resim öğretmenimiz çok iyi resim çizerdi, sosyal bir insandı. Yine aynı şekilde beden eğitimi öğretmenimiz vardı. Yani hayatın her alanında çok komplike yetiştik, üretkendik. Bir şey üretiyorduk; resim üretiyorduk, müzik üretiyorduk. Spor üretiyorduk, takımlarda oynuyorduk. Yaptığımız resimler sergileniyordu. Ürettiğimiz müzikler dinleniyordu, konserler oluyordu. Bu üretkenliğin dışarıya, yani sosyal hayata yansıması söz konusuydu. Bu noktada sol veya sağ söz konusu değildi. Ama hayatımda bu üretkenlik ve sosyallik tezahür ederek gelişti.

12 EYLÜLDE VE SONRASINDA YAŞADIKLARINIZ

Biz 1960 darbesine ve 1970 müdahalesine dair şeyler işitiyorduk. Gerçi 1960 ve 1970 tarihlerinde benim yaşım küçüktü. Ben 1960 yılında beş, 1970 yılında ise on yaşındaydım. Ancak duyuyorduk, cunta yaklaşımlarını okuyorduk, öğreniyorduk. Birinci şahıslardan dinliyorduk. 1980 darbesinden sonra da biz de birebir bunları yaşadık. Yani 12 Eylül'de bir şekilde olayın direkt muhatabı olarak görüldük. İlk etapta muhatap gibi görüldük ama daha sonra mağduru da olduk. Yani muhatap olarak alındık, fakat bu noktadan sonra da mağdur edildik. Örneğin benim mesleğimin otuz yılı bu mağduriyet noktasında geçti. Birçok insanın geçmiştir. Belki de bir kuşağın, iki kuşağın. 1960'dan bu yana bakacak olursak bütün darbeler mağdurlar, muhataplar yaratmıştır. Biz bazı şeyleri büyüklerimizden, siyasilerimizden, ağabeylerimizden duyardık. Kırmızı ile işaretlenmiş bir dosya vakası vardı, gerçi ben kendim görmedim ama bu bilinen bir şeydi. İdareci olma noktasında olsun, diğer konularda olsun, insanların size bakış açısında bazı problemler ortaya çıktı. Bunları hep gördük, yaşadık. Sosyal hayatta yaşadık, fiziki anlamda yaşadık. Gelinebilecek mevkiler noktasında yaşadık. Çok mağduriyetler yaşanmıştır. Bunun bedellerini biz ödedik. Otuz yıl bilfiil ödedik. Her şekilde katlandığımız noktalar oldu, katlanamadığımız noktalar oldu. Akabinde de tercihlerde bir takım değişimler yaşandı. Dünya görüşü noktasında tekrar bir takım değerlendirmeler yapıldı. O kuşakta herkes bir mağduriyet yaşadı, bir bedel ödedi. Bu bedellerin karşılığında bir kazanım olmadı. Kazanım noktasında bazı gelişmeler ancak yeni yeni kendini göstermeye başladı.

ORİJİNİNİZ SOL OLMASINA RAĞMEN AKP'DEN İL GENEL MECLİSİ ÜYESİ SEÇİLDİNİZ

Öncelikle şunu belirteyim, ben ülkemi çok seviyorum. Çevremdeki insanları çok seviyorum. Bu ülkenin vatandaşlarını çok seviyorum. Biz bunu zaten aileden aldığımız gelenek ve kültürle, eğitim sistemiyle bağdaştırıyoruz. Örneğin ben Mengen'de görev yaptım. Göreve başladığım yer de Mengen'dir, emekli olduğum yerde Mengen'dir. Mengen'imi de çok seviyorum. Benim böyle bir yapım vardır, duygusal manada çok tutucuyumdur. Dolayısıyla Mengen'de yaşayan vatandaşımız da bu anlamda benim nasıl bir düşünce içersinde olduğumu bilir. Yani ülkesini seven, ülkesini kendisinden daha çok seven bir yapıdayım ben. Tuttuğum bir şeyi, yapmak istediğim bir şeyi sonuna kadar yapmak isteyen bir düşüncem ve özbenliğim vardır. Dolayısıyla benim İl Genel Meclisine seçilmem konusunda bir sorun yoktur. Ben siyaseti çok seven bir insan da değilim. Benim ağabeyim iki dönem ANAP'tan Belediye Başkanı olmuştur. Ben o dönemde hiçbir şekilde kendimi siyasetin içinde görmedim, hep kendimi uzakta tuttum. Ben siyasetin sadece hizmet tarafını seviyorum, arzuluyorum. Zaten benim Ak Parti içinde olmam, İl Genel Meclisinde görev almam bu şekilde tezahür etmiştir. Yani Ak Parti'de benim olmam, beni bu şekilde kendi içlerine dâhil etmeleri bana çok büyük bir gurur vermiştir. Bunu ANAP döneminde de çok yaşadık. Sağ düşüncede olan siyasi partiler soldan gelen insanlara kucaklarını açıyorlar. Fakat bu kucak açmayı diğer kendisini sol diye ifade eden, sosyal demokrat partilerde görmek mümkün olmuyor. Bunu ben kendi şahsımda ve Mengen'de net bir biçimde görebildim.

***

TÜRKİYE'DE O YILLARDA SOL İKTİDARA GELSE, ÜLKE NEFES ALIRDI

MEHMET KARAKAYA

Ben 1953 Malatya Arapgir doğumluyum. Ailem Bolu'ya yerleşmiş. 1972–1973 Bolu Ticaret Lisesi mezunuyum. Lise sonrası İstanbul'da İktisadi Ticari Bilimler, şimdiki adıyla Marmara Üniversitesi İşletme Bölümü'nü bitirdim. 12 Eylül öncesi o süreçte 73–77 yılları arası öğrenciydik. O zaman okulda kavgasız gün, ölümsüz gün, törensiz gün olmuyordu. Okul basmalar, silahlı eylemler oluyordu. 4 yıl boyunca İstanbul'da çok acılar yaşadık. Ülkede bölünen mahalleler, bölünen kahvehaneler vardı. Kahramanmaraş olayları, Malatya olaylarını, Çorum olaylarını yaşadık. İç savaşa doğru sürüklenirken askeri darbe oldu. Yönetime askerler el koydu ama bu el koyma ülkeyi düzene koyma barışı getirmekten öte sol hareketin üzerine çökme hareketi olarak gerçekleşti. Çünkü gerek Metris'te, Hasdal'da, Gölcük'te, Diyarbakır'da işkenceler, infazlar, uzun süre geçmeyen sakatlıklar…

Karakaya, “Türkiye'de o yıllarda sol iktidar gelse, ülke nefes alırdı”

12 Eylül'ün yargılanması gerekiyorsa bunu sosyalistler devrimciler yapması gerekiyor. Yani o dönemde mağdur olanlar, bedel ödeyenler hesap sormalıdır. Bugün bakıyoruz Uğur Mumcu'nun Rabıta'sını okuduysanız o dönemde yurt içinde yurt dışında milli görüşçülerin nasıl örgütlendiğini, nasıl bir güç haline geldiklerini görürsünüz. O insanlar hesap sorma durumunda kendilerini hissediyorlar ama kendilerini 12 Eylül'ün sonrası yaratılan bir hareket olduklarını görmeliler.

Türkiye'de belki sol hareketin iktidara gelmesiyle ülke nefes alacaktı. Yani güney Amerika örneği var. Buralarda sol hareketin yönetime gelmesi halka ve ekonomiye nefes aldırmıştır. Sol hareketin önünü kesmek adına bence yönetime el kondu.

Bu dönemde büyük bedel ödeyenler sosyalistler, devrimciler, aydınlar, yazarçizerler oldu. Mesela bunlardan biri de Melih Tümer'di. Üniversiteden hocamdı. Bir tek suçu Barış Derneği'ni kurmaktı. O nedenle yıllarca mahkûm oldu, bedel ödedi. Ardından kansere yakalanıp hastalığa yenik düştü.

Benim hayatımda olarak 12 Eylül çok büyük değişiklik yaratmadı fakat birçok arkadaşımız, birçok yandaşımız, birçok insan ya sakat kaldı, ya mağdur oldu, ya işsiz kaldı. Yüzlerce arkadaşımız 1402 sayılı yasaya göre mesleklerinden yoksun bırakıldı. Yurt dışına çıkamadılar, devlet memuru olamadılar, ehliyet alamadılar. Yaklaşık 1 buçuk 2 milyon insan bundan ciddi anlamda etkilendi.
O gün idam edilen insanların ölümlerinin 30 yıl sonrası gözyaşı akıtan insanlar o idamlar gerçekleşirken ne yaptılar? Solcu camia, 72 ve 80 idamları gerçekleşirken insanların yaşam haklarının ellerinden alınmaması için bu idamların gerçekleşmemesi için uğraş verirken o insanlar neredeydi. 12 Eylül'le hesaplaşmanın yolu 30 yıl sonra değil. 1983-1985'ten sonra hatta bu mevcut hükümetin kurulduğu 2002 yılında böyle bir söylemleri yoktu da neden bugün böyle 12 Eylül'e sarılarak halkın o döneme olan tepkisini oya çevirmek gibi bir anlayış var bugünkü hükümette.

12 Eylül'le hesaplaşması gerekenler, o dönemin muhatapları, işsiz kalanları, o dönem bedel ödeyenler, aç kalan insanlardır. Yani bugünkü hükümet değil.


UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.