• BIST 83.048
  • Altın 146,881
  • Dolar 3,7605
  • Euro 4,0391
  • Bolu -2 °C
  • İstanbul 5 °C
  • Ankara -7 °C

MÜDAHALE OLUR MU?

Hasan Dinç

Cumhuriyetimiz 87 yaşında ama, şekli de olsa çok partili demokrasiye geçeli 64 sene olmaktadır. Bu 64 yıllık çok partili demokrasi tarihimiz zaman zaman kesintiye uğramış, iktidarlar askeri müdahaleler sonucu iş başından zorla uzaklaştırılmıştır. Bu müdahaleler kansız gibi görülse de, arkasında çok acı ve gözyaşı bırakmıştır. 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 askeri müdahaleleri darağaçların kurulmasına, hâlâ acıları dinmeyen olayların yaşanmasına neden olmuştur. İnsan onuruna yakışmayan işkenceleri yapanlarla bu işkencelere muhatap olanların canlı örnekleri aramızda yaşamakta, toplumumuz bu acıların derin izlerini hafızasında muhafaza etmektedir. Bu nedenle darbeciler, müdahaleleri ne kadar haklı sebeplerle yaptıklarını anlatsalar da, toplum vicdanında müdahalelerin her türlüsü asla kabul görmemekte, darbeciler vicdanlarda mahkûm edilmektedir.

1945 yılında İkinci Cihan Savaşı'nı müteakip dünya yeni yapılanma sonucu iki kutuplu bir hal almış, ülkemiz Sovyet Rusya'nın istilasına açık hale gelmişti. Zamanın hükümeti bu Sovyet tehdidinden Amerika'ya yaklaşmakla kurtulacağı hesabını yapmış ve politikalarını değiştirerek rotasını Amerika'ya çevirmişti. Amerika Türkiye'yi sözde koruma şemsiyesi altına alırken, gerçekte görünmez kollarıyla bir ahtapot gibi ülkemize hâkim oluyor, yönetimi kontrol altında tutuyordu. Hükümete direktifler veriyor, farklı uygulamalara asla göz yummuyordu. Direktifler dışına çıkarak inisiyatif almak isteyenleri endirekt yollarla cezalandırıyor ve iş başından uzaklaştırıyordu. Askeri müdahalelerin hemen hepsinde bu uygulamaların izlerini görmek şimdilerde daha iyi anlaşılmaktadır.

Askeri müdahale hemen devreye sokulmuyor, önce ekonomik krizlerle yoksul ve gayrimemnun bir kitle oluşturuluyor, sonra bu kitle sokaklara çıkarak halkı yönetimden soğutacak, ”bunlar gitsin de kim gelirse gelsin” dedirtecek bezginlik ve bıkkınlık ortamı oluşturuyordu. Sonra toplumda kamplaşmalar ve cepheleşmeler gerçekleştirilerek bir çatışma ortamı yaratılıyor, birbirleriyle anlaşmaz ve uzlaşmaz kitleler bu ortamdan çıkış için bir kurtarıcı aramaya başladıklarında, ABD tarafından düğmeye basılıyor ve devreye darbeciler giriyordu. Sonuçta hem halk geçici bir şekilde rahatlıyor, hem de ABD yeni yönetime, devrilen yönetime yaptıramadıklarının hepsini yaptırmış oluyordu. 27 Mayıs 1960 devrimi, 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 müdahalesi ve 28 Şubat 1997 post modern darbesi hep bu ve benzer metotlarla gerçekleştirilmişti. Her darbeden sonra ABD'nin Türkiye üzerindeki etkinliğini bir kat daha artırdığı zamanla anlaşılıyordu. Ve zaman içinde ABD ülkemiz üzerinde o derece bir etkinlik kazandı ki, istediği partiyi kendi ölçülerinde kurduruyor, kurdurttuğu partiyi iktidara taşıyordu. İstemediklerine ise iktidar yolunu tamamen kapatıyordu. İktidara taşıdıkları parti ABD'nin istedikleri bazı şeyleri halka anlatamamak kaygısıyla direnmeye başladığında, başlanılan noktaya yeniden dönülüyordu. Şimdi ülkemiz işte başlanan o yeni noktada bulunmakta, halkımızda bir darbe beklentisi kanaati yaygınlık kazanmaktadır.

Türkiye'de bir darbe ya da askeri müdahale olur mu? Bu soruya açık ve net cevap vermek benim bilgi sınırlarımın haddini aşmaktadır. Ancak bu konuda son günlerde Türk basınında önemli sayıda yazılar yazılmakta, uzman sayılacak kişilerin görüşleri halkımızın bilgisine sunulmaktadır. Ben bu yazılanlardan alıntılar yapmak suretiyle okuyucularımın bu konudaki meraklarına tercüman olmak ve vicdanlarında oluşmuş sorulara cevap bulmalarında aracı olmak istiyorum. İnanıyorum ki bunları okuyan okuyucularım bu tür bazı sorularına cevap bulabilirler.

Ahmet Hakan, 25 Şubat 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi'ndeki köşesinde konuyla ilgili olarak kaleme aldığı TÜRK ORDUSUNA ÇAĞRI adlı köşe yazısında “ Ey generaller… Ey amiraller… Ey yüzbaşılar… Ey binbaşılar... Ey albaylar… Ve de meşhur genç subaylar… Sakın Yaşar Büyükanıt adlı eski komutanınızın, iktidar partisinin oylarının %48'e çıkmasına yol açan o akıl dışı atraksiyonuna tevessül etmeyiniz. Sakın öfkenizi kontrolden çıkartmayınız. Çünkü:

Elinizi silahınıza atıp meydana çıkmayacağınız biliniyor. “Dış konjonktür” hazretlerinin size fırsat vermeyeceği biliniyor. Tanklarınızı caddelerde süremeyeceğiniz biliniyor. Bir sabah erkenden ve ansızın gelemeyeceğiniz biliniyor. Düdüğü çalıp maça son veremeyeceğiniz biliniyor. Bor'un pazarının geçtiği biliniyor. Bütün bu cesaret gösterileri o yüzden. Bütün bu “Hadi sıkıysa darbe yap bakalım” artistliği o yüzden. Daha düne kadar “Asker” denildiğinde titreyenlerin kaplan kesilmeleri o yüzden.” demektedir.

YENİÇAĞ Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın Sabahattin Önkibar da gazetesinin 25 Şubat 2010 tarihli nüshasında ANLAŞILDI başlıklı yazısında aynı konuyla ilgili olarak “Son fotoğraflara ve yapılan komikliklere baktıkça TSK'nin (Türk Silahlı Kuvvetlerinin) darbe falan yapamayacağına artık kesin olarak kanaat getirdim. Ha böyle bir şeyi haşa istiyor falan değilim. Söylemek istediğim, TSK'nin bunu becerebilecek bir kabiliyetinin olmadığı tescillenmiştir.

Diyeceksiniz ki bu nasıl söz, Bu TSK son elli yılda ikisi direkt, ikisi dolaylı dört ayrı darbe yaptı. Yani uzmanlığı tescilli. Geçiniz efendim geçiniz… Kimse kimseyi kandırmasın; 27 Mayıs'ın arkasında İngiliz ve ABD istihbaratı vardı. Keza 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat'ın ardında da CIA ve Pentagon vardı. Eğer öyle olmasaydı, yani TSK hassasiyetlerinden hareketle kendi iradesiyle darbeler yapmış olsaydı, bunu bu dönem yine yüz kere yapardı. Zira bugünün darbe şartları geçmişlere kıyasla yüz kere daha fazla! Bu dönem ABD yok, darbe de yok!” diye yazmaktadır.

Sayın Özdemir İnce ise 27 Şubat 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi'ndeki köşesinde “Darbe yapmak kötü ama ciddi bir iştir. Yapmadan önce Atlantik ötesi ve berisinin çağdaş kehanet yerlerine gitmek, kâhinlere danışmak gerek. Yoksa yarı yolda kalınır alimallah!” demektedir.

TBMM'nin başkan yardımcısı ve MHP İstanbul Milletvekili Sayın Meral Akşener de 26 Şubat 2010 tarihinde Kahraman Maraş'ta yaptığı basın toplantısında “Türkiye'de ABD'nin onayladığı darbeleri yapan paşalar serbest, yani asıl darbeci paşalar serbest, sübut bulmadan, hayal halinde kâğıtlara döküldüğü öne sürülen ama ABD'den yeşil ışık almadığı için darbe teşebbüsüne girişmemiş emekli paşalar da soruşturmaya uğruyor. Türkiye'de ABD istemedikçe darbe olmaz. Şu anda ABD darbe istemiyor” demiştir.

Yine son olarak Sayın Sabahattin Önkibar 27 Şubat 2010 tarihli YENİÇAĞ gazetesindeki köşesinde, “Washington AKP'nin arkasında kapı gibi durmaya devam ediyor! Tabii işini gördürene kadar” diye yazısına son vermektedir.

Değerli yazarların yazdıkları gayet net ve açıklamaya ihtiyaç yok. Anlaşılmaktadır ki AKP, ABD isteklerine uygun politika geliştirdiği sürece Türkiye'de darbelere ve askeri müdahalelere geçit yok.

Ancak Kıbrıs'ta Türk ordusunun geri çekilme isteğini kabul etmez ve Rum bandıralı gemi ve uçaklara Türk hava ve deniz limanlarını açmazsa, Ermenistan'la sınır kapılarının açılması için imzalanan protokoller tasdik edilmek üzere TBMM'ne getirilmezse ve de ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü politikaları kabul etmeyen tavırlarının sürdürülmesinde kararlılık gösterirse; zaten alt yapısı hazır olan darbe için ABD'nin düğmeye basmayacağına kimse garanti veremez. Bu uygulamaları yaparsa da AKP'nin zaten sandıktan çıkması mümkün değildir. O nedenle AKP yolun sonuna gelmiş, deniz bitmiş kara görünmüştür.

02.03.2010


Bu yazı toplam 1133 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim