• BIST 93.616
  • Altın 208,990
  • Dolar 5,3413
  • Euro 6,0898
  • Bolu 6 °C
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 8 °C

NÂZIM HİKMET’İN BOLU YOLCULUĞU (Kendi anlatımı ile)

NÂZIM HİKMET’İN BOLU YOLCULUĞU  (Kendi anlatımı ile)

MÜTAREKE İSTANBUL’U:

Osmanlı Devleti’nin I.Dünya Savaşı sonunda imzalamak zorunda kaldığı Mondros Ateşkes Anlaşması’nın görüşmeleri sırasında ( 30 Ekim 1918), İngiliz temsilci Amiral Calthorpe, Osmanlı tarafının temsilcisi,Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) Bey’e şu sözü vermişti!
“ Mondros Anlaşması sonrasında, İstanbul işgal edilmeyecek, tek bir İtilaf askeri İstanbul’a çıkmayacaktır… Hiçbir Yunan gemisi de, İstanbul ve İzmit limanlarına gitmeyecektir.”

13 Kasım 1918’de, aralarında Yunan gemilerinin de bulunduğu 55 parçadan oluşan İtilaf Devletleri donanması İstanbul Boğazı’na demir atar… Anadolu ve Rumeli yakasında, işgal karakolları ve komiserlikleri kurulur. Karaya çıkan İtilaf kuvvetleri; Kumkapı,Ahırkapı,Sarayburnu,Galata,Sirkeci, Salıpazarı,Dolmabahçe rıhtımlarına asılan İngiliz,Fransız,İtalyan ve Yunan bayrakları ile selamlanır. Azınlıkların ve Levantenlerin oluşturduğu binlerce kişiden oluşan coşkun kalabalıklar, İtilaf kuvvetlerini “Zito”, “Viva”,”Hurra” çığlıklarıyla karşılar…

Özellikle, 16 Mart 1920’de; Meclisi Mebusan’ın dağıtılması, milletvekillerinin tutuklanması, askeri kışlaların, karakolların basılması ile birlikte İstanbul’da sokak sokak işgal hareketi başlar.

NÂZIM HİKMET İSTANBUL’DA ÇETE REİSİ:

Nâzım,1919 yılı ortalarında, kendisine sıkça sorun yaratan “ plevra zarı iltihabı-zatülcenp” teşhisiyle Bahriye Mektebi’nden ayrılır. Askeriyeden ayrıldıktan sonra kendisini tamamıyla şiire verir. Genç yaşına rağmen, gazete ve dergilerde yayımlanan şiirleriyle geniş bir çevrede tanınmaya başlar. Nazım, bu dönemde Mütareke İstanbul’unda yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Bir grup arkadaşla birlikte Bahriye’yle ilişkimin kesildiği günlerde Mustafa Kemal Paşa’nın padişah tarafından Anadolu’ya gönderildiğini duyduk. Vazifesi güya, Doğu Karadeniz bölgesindeki ‘Pontusçu’ Rum çetelerine karşı direnişe geçen bizimkileri zapturapt altına almaktı ama ben, Dünya Savaşı’nda yüz akımız olan Çanakkale savunmasında adını duyuran ‘Anafartalar Kahramanı’ nın, böylesi haince bir zapturapt girişimine alet olmayacağından emindim. Çevremdeki hemen herkes de aynı kanıdaydı. Çok geçmeden haklı çıktık. Yunan, İzmir’den sonra İngiliz’in desteğiyle yurdun içlerine doğru ilerlerken İstanbul matbuatının anlı şanlı kalemleri memleketi bölünmekten Amerikan mı yoksa İngiliz ‘manda’ sının mı kurtarabileceğini tartışıyordu.
Bu arada olmadık işler de yapıyordum on yedi-on sekiz yaşın delikanlılığıyla. Bir çete kurmuştuk arkadaşlarla. Hava kararınca, daha çok gayrımüslimlerin oturduğu Cadde-i Kebir (Grand Rue de Pera/İstiklal Caddesi)ile civarında dağılır ve buradaki düşman bayraklarını, özellikle Yunan bayraklarını utanmazca asıldıkları yerden indirir çöpe atardık.
Bir keresinde Beyoğlu’ndaki, tam da cadde üzerinde bulunan küçük ve sevimli ‘Ağa Camii’nin tepesine kocaman bir Yunan bayrağı çekilmiş olduğunu görünce deliye döndüm. Çatıya tırmanıp bayrağı yırttım ama oradan geçen devriyeler tarafından az daha yakalanıyordum…”
Güçlü kuvvetli bir gençtim. Çetenin de reisiydim. Hastalığımdan eser kalmamıştı. Bahriye’den ve Galatasaray’dan, gönlü vatan ve millet sevgisiyle dolu arkadaşlarla birlikte hava kararınca şehrin arka sokaklarına çıkıyor; yanlarında gayrımüslim kızlar veya sokak aşüfteleriyle gezinen sarhoş işgal askerlerinin namuslu Türk kadınlarına musallat olduğunu gördüğümüzde bunları kıstırıp bir güzel pataklıyor, hatta silahlarını bile alıyorduk. Hele, sakallı ve sarıklı, İngiliz maşası Hintlileri korkutup kaçırmaya bayılırdık…”
……………………………………………………………..
“Bir süre sonra Alemdar gazetesi benim ‘Kırk Haramilerin Esiri’ şiirimi yayımladı ve ‘ayın pe’ diye bilinen Ankara’nın adamları çok geçmeden beni bulup niyetimi öğrendiler ve birkaç gün içinde hazır olmamı bildirdiler…
İnebolu üzerinden Anadolu’ya geçirilecek ve bir aksilik olmazsa oradan da Ankara’ya gidecektim. Vâlâ’yı düşünerek:
‘Bir arkadaşım daha var. Benim kafada. O da şiir yazar. Beraber olabilir miyiz? Dedim. Adı nedir bu arkadaşının? Vâlâ Nurettin. Bakalım…Bizden haber bekle.Kimseye bir şey söyleme.Yanlış bir adım atma!...

İSTANBUL’DAN BOLU’YA YOLCULUK:

Ocak 1921.Yılın ilk günü. Sirkeci rıhtımında eski ve küçük bir vapur, İnebolu’ya doğru yol alır.Nâzım ve Vâlâ, güvertedeki pamuk balyalarının arasına saklanmışlardır.Kızkulesi açıklarında, Boğaz İşgal Komiserliği’nin aramasında,Anadolu’ya,Kurtuluş hareketine gidenler ele geçirilirse,tutuklanarak Arapyan Hanı’nı boylamaktadır. Nâzım ve arkadaşı, işgal askerlerinin denetiminden kurtulurlar. O günlerde Nâzım 19, Vâlâ 20 yaşındadır.

İnebolu, o dönemde, Kurtuluş Savaşı Anadolu’sunun giriş kapısı durumundadır. Buraya dışarıdan gelenler, ciddi bir inceleme ve Ankara’dan gelecek onay sonrasında Anadolu’ya geçebilmektedir. Nâzım ve Vâlâ için Ankara’dan onay ve harcirah gelir. 20 Ocak 1921’de İnebolu’dan Ankara’ya yolculuk başlar. Kastamonu ve Çankırı üzerinden yolculuk 9 gün sürer. Ankara’da Ulus’ta eski bir hana yerleşirler. Bu iki genç şair Ankara’ya gelmeden önce, şiirleri ve ünleri Meclis’e kadar ulaşmıştır. Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal’in başkan yardımcılığını yapan İsmail Fazıl Paşa, Nâzım ve Vâlâ’yı, Mustafa Kemal’in karşısına çıkarır. Nâzım, Mustafa Kemal ile görüşmelerini şöyle anlatıyor:

ANKARA’DA MUSTAFA KEMAL NÂZIM HİKMET GÖRÜŞMESİ:

“…İsmail Fazıl Paşa bana dönerek, ‘Yarın Meclis’e gelin. Sizleri Paşa Hazretlerine takdim edeceğim…’ dediğinde sevinçten kulaklarıma inanamamıştım… Belirlenen saatte Meclis’teydik. İsmail Fazıl Paşa’nın beklediğini söyleyince, girişteki koridorun üzerinde bulunan küçük bir odaya aldılar..Biraz sonra kapıda görünen Paşa ayaküstü kısa bir sohbetten sonra bizi peşine takarak, ‘İçtima Salonu’nun karşısındaki,tozlu caddeye bakan büyükçe bir odaya götürdü.Pencerelere yakın bir yerde Mustafa Kemal ayakta durmuş,hepsinin de mebus olduğunu sandığım yedi sekiz kişiyle konuşuyordu.Çoğunun başı açıktı ama içlerinde birkaç da sarıklı vardı.Orta boylu olan ‘Paşa’ bu adamların arasında gene de hemen göze çarpıyordu.Ankara’nın koşulları düşünüldüğünde inanılmaz derecede şık ve zarifti.Camlardan süzülüp sanki tam da başının üzerine vuran güneşin ışıklarıyla ikinci bir güneş gibi parlıyordu.Kalın sayılamayacak bir sesle sakin sakin konuşuyor ve etrafındakiler tek kelimesini kaçırmamak istercesine dikkatle dinliyordu.Kendimi bir an büyülenmiş gibi hissettim.Gözlerimi,yıllardır hayalimde yaşattığım bu adamdan ayıramıyordum.İsmail Fazıl Paşa,sağına soluna ‘Chester’ tipi birkaç deri koltuğun serpiştirildiği salonda ‘ Reis Paşa’ ya doğru yürüdü.Vâla ile ben de bir adım gerisinden.

Mustafa Kemal, Ali Fuat Paşa’nın yaşlı babasını görünce konuşmasını kesti ve kendisini dikkatle dinleyenlere:
‘Müsaadenizle…’ dedikten sonra, samimi bir saygı beslediği hemen belli olan İsmail Fazıl Paşa’ya yöneldi. Paşa da aynı saygılı tavırla:

‘Size geçen gün sözünü ettiğim İstanbullu genç şairleri takdim ederim’ diye konuştu. ‘İnebolu üzerinden Ankara’ya henüz ulaştılar.’

‘Sağ olsunlar… Hoş gelmişler… Memnun oldum…’

Dudaklarında dostça bir tebessümle uzattığı, ince, dikkat çekecek kadar uzun parmaklı elini önce İsmail Fazıl Paşa, sonra da Vâlâ hafif bir ‘reverans’la sıktılar.

Sıra bana gelince bütün cesaretimi topladım ve karşımdaki, o yaşa kadar benzerini görmediğim bu,arkaya doğru özenle taranmış sarı saçların süslediği delici mavi gözlerin ta içine bakarak: ‘ Ben İstanbullu değilim,Paşam!..’ dedim.Güldü:’Yaaa! Peki nerelisiniz?’ ‘Selanikli! Sizin gibi!..’ ‘Demek ki, hemşeriyiz!’ ‘Bundan gurur duyuyorum Paşam…’ Birden ciddileşti:’Güzel şiirler yazdığınızı söyledi bana Paşa Hazretleri. Mevzulu şiirler mi bunlar?’ Cevap verdim:’Umumiyetle öyleler…’ ‘Umumiyetle yetmez! Şu sıralar yalnız mevzulu şiirler yazmalısınız. Memleketin buna ihtiyacı var…’ Sohbetimiz tahminimden daha güzel bir mecraya girmeye başlamış,heyecanım da biraz yatışmıştı.Ona-en azından-bir şiirimi okumaya kararlıydım hemen oracıkta.İçimden ‘Hangisini okusam acaba?..’ diye geçirmeye başlamıştım bile. ‘İsmail Fazıl Paşa’nı yakını olmanın bize sağladığı bu fevkalade imkanı akıllıca kullanmalıyız!..’ diye düşünürken sivil bir görevli yaklaşarak başıyla selamladığı Mustafa Kemal’e bir kağıt uzattı.Londra Konferansı öncesi ‘Meclis’te heyecanlı tartışmaların yaşandığı günlerdi.Herhalde,önemli ve acil bir haber olmalıydı bu.Paşa, nazik bir gülümsemeyle ayrılmak zorunda olduğunu belli etti.İsmail Fazıl Paşa’ya ‘Tekrar görüşelim,Paşa Hazretleri’ dedi. ‘Şair gençlerden desteğinizi esirgemeyiniz lütfen!..’ Mustafa Kemal’le aramdaki bu ilk –ve son- konuşma böylece, tam da samimi bir sohbete dönüşürken noktalanıvermişti…Büyük bir üzüntüyle Vâlâ’ya usulca ‘Bizdeki şansa bak!..’ dediğimi hatırlıyorum.İsmail Fazıl Paşa,yanımızdan ayrılırken ‘Beni tekrar arayın muhakkak’ diye tembih etti ama ne onu aradık bir daha ne de bir başka yakınımı. Kendi göbeğimizi kendimiz kesmeliydik…"

BOLU’DA ÖĞRETMENLİK GÜNLERİ

Meclis’te Matbuat Müdürü Muhiddin Bey ve Tedrisat-ı Taliye (Orta öğretim) müsteşarının görüşleri, bu iki genç şairin eğitim ordusunda değerlendirilmesi yönündedir. Nâzım, Türkçe hocası, Vâlâ, Fransızca hocası olarak Bolu’ya atanır.

İki arkadaş, şoseye göre daha kestirme gördükleri dağ yolundan, yaya olarak yola koyulurlar. Kızılcahamam, Gerede üzerinden yapılan yolculuğun sonunda, bir gece yarısı Bolu’ya inerler... Hisar Tepe’deki mektebin altında,çok eski bir hana inerler. Zahmetli yolculuğun verdiği yorgunlukla derin bir uykuya dalarlar. Sabahleyin, hanın alt katındaki ahırdan gelen at kişnemeleri ve hanın önündeki Arnavut kaldırımlarında yürüyen demir tekerlekli arabaların tangırtılarıyla uyanırlar. Giyinip, hanın avlusundaki tulumbada yüzlerini yıkarlar. Etraftakilere bir kahvehane sorarlar. Her haliyle yabancı oldukları belli olan bu iki gence layık olan kahvenin, Beyler Kahvesi olduğu söylenir. Nazım, Bolu kasabası hakkında ilk izlenimlerini şöyle anlatıyor:

“İlk kez gördüğüm Bolu kasabası, yeşillikler içinde ama bakımsız ve adeta çaresiz bir yerdi. Gönderildiğimiz ‘Sultani’de şair kişiliğimizle hemen ön plana çıkmıştık. Mektebin müdürü, Vâlâ’yla birlikte kalmakta olduğumuz ilkel han odasını gördükten sonra bizzat ilgilenerek bizim için bir ev tutturmuş, hatta bir şeylerle iyi kötü dayatıp döşetmişti. Evet, Vâlâ’nın ‘idadi’(lise) öğretmenliği için yetersiz gördüğü Fransızcası, burada hayranlık uyandırıyor, benim ‘Türkçe’ öğretmenliğim de pek beğeniliyordu ama,bunlar, müdür bey için yeterli değildi! Mesela ben favorilerimi kesmeli,en azından bıyık bırakmalı idim…Mektepteki hocalar da ikiye ayrılmıştı.İçlerinde ileri görüşlü Kemalci’ler de vardı…”

Lise müdürü Hilmi Bey’in, bu iki genç öğretmen için tuttuğu ev, Mekteb tepesinin kuzeyindeki bir sokaktaydı. Çarşıya da yakındı. Aylık kirası da iki mecidiye yani kırk kuruştu. İki arkadaşın Bolu’da ilk günleri pek değişmeyen bir döngüdür!; Sabahleyin okula, öğlenleri aşçı Hafız’ın dükkanına,akşamları Beyler kahvesine, gece eve… Mektepteki yerli hocalar yemek yaptırıp, Nazım ve Vâlâ’yı, devirde ünlü ve pek bakımlı olan Bolu kaplıcalarına götürürler. Bir sefer de Müftü Efendi iki genç öğretmeni makamına davet eder... Hatta bir keresinde de, bir Rüfai tekkesine götürülürler… Mektebin salonunda, Türk Ocağı’nda Nazım’ın okuduğu şiirleri dinlemek için büyük kalabalıklar toplanır… Nazım, şiir yazmaya meraklı öğretmenlere, kendi yazdığı şiirlerden hediye eder… Fakat kılık kıyafeti, davranışları, konuşmaları, bağıra çağıra şiir okumaları ile dikkati çeken bu iki genç öğretmen mutaassıp çevrelerin tepkisini çekmeye başlar… Nazım bu gelişmeleri şöyle anlatıyor:

“Etrafımızdaki, bizi dışlayan çembere fazlaca aldırış etmeden görevimizi en iyi biçimde yapmaya ve aldığımız maaşı hak etmeye çalışıyorduk. Mektebin büyükçe toplantı salonunda bize sık sık şiirlerimizi okuttuklarında her taraf tıklım tıklım doluyor, dışarıdan gelenler bile oluyordu. Akşamları çıktığımız kahvede İstanbul ve Ankara hatıralarımızı anlatırken nerdeyse ağzımızın içine giriyorlardı. Bolu’nun yerlisi olsun olmasın kahvehane arkadaşlarımızla sohbet ederek içinde bulunduğumuz sıkıntılı durumu nasıl aşabileceğimizi düşünmeye başlamıştık ki,bir akşam aynı kahvede, o zamana kadar hiç sesi çıkmayan biri ‘Yarın paydosta beni ziyarete gelirseniz memnun olurum.Bir çayımı içersiniz, diyerek yerinden kalktı ve dışarı çıktı…”

ZİYA HİLMİ İLE TANIŞMA

Nâzım ile Vâlâ’yı çay içmeye davet eden, Bolu’da Ağır Ceza Reisliği’ne vekalet eden Ziya Hilmi Bey idi. İki genç öğretmenin Ziya Hilmi Bey ile tanışmaları kısa süre sonra dostluğa dönüşür. Ziya Hilmi 26 yaşındadır. Çok okuyan, dünyadan haberli kişidir.Nazım ve Vâlâ’ya; Fransız İnkılabı’ndan, Jakobenler’den, Montanyarlar’dan bahseder.Divan edebiyatından,Fransız şair Baudelaire’den mısralar okur…Paris Komünü’nü,Bolşevik İnkılabı’nı anlatır…İki arkadaş, kendilerinden 6-7 yaş büyük olan Ziya Hilmi’nin geniş bilgisine hayran olurlar… Nâzım bu tanışmayı şöyle anlatıyor:

“ Ağır Ceza Mahkemesi’ne vekalet eden Ziya Hilmi Bey, Darülfünun mezunuydu ve öğretmen arkadaşlarımıza bakılırsa ‘koskoca (!) Bolu’da onun kadar bilgili bir başkası yoktu.Üstelik ‘Kemalci’ biliniyordu.Tek kusuru(!) ise yaşıydı.Otuzuna bile gelmemişti ama, ‘makamı gereği’ (!) daha yaşlı görünmek istediği için sakal bıyık bıraktığı söyleniyordu…”

Üç arkadaş, hep birlikte Bolu’ya yakın bir köyde, yazlığı kırk kuruşa bir ev kiralarlar. Bağ ve bahçelerle kaplı köyün üst tarafındaki tepede bulunan gür sulu değirmenin arkasında yükselen yamaçlar, zengin ormanlarla kaplıdır. Sık sık ormanda gezilere çıkarlar. Hatta bu gezilerden birinde, bir ayı ile yüz yüze kalırlar… Oradan uzaklaşalım derken ormanda yollarını kaybederler. Akşama doğru zorlukla Kızılağıl köyüne ulaşırlar…

BOLU’DAN AYRILIŞ

Nâzım, Vâlâ ve Ziya Hilmi arasındaki dostluk, giderek yol arkadaşlığına dönüşür. Üç arkadaşın sohbetlerinde Nâzım; “Annesinin kendisini Paris’e çağırdığını, ama hala karar veremediğini ”, Vâlâ; “ Berlin’de eğitim görmek istediğini” anlatır… Ziya Hilmi ise; “Tabii oralar da olur, fakat çok yakınlarımızdaki Rusya’da önemli olaylar yaşanıyor. Üstelik bu ülkedeki yeni yönetim ‘Milli Mücadele’ yi de destekliyor. Misak-ı Milli sınırlarını tanıyan ilk büyük ve Avrupalı ülkedir. Bir de Rusya’ya gitmeyi düşünün. Orada Fransız Büyük İhtilali’nden sonra dünya bir kez daha yeniden kuruluyor…” biçiminde görüşlerini açıklar…

1920–1921 Ders Yılı’nın sonunda, üç arkadaş, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nurettin, Ziya Hilmi, “Anadolu İhtilali” nden bir “Dünya Devrimi” ne doğru yola çıkarlar…

Kaynakça: 1.Nazım Hikmet. Asım Bezirci. Evrensel Yay.1996

2.Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı. Kemal Sülker. Yalçın Yay.1994

3. Bu Dünya’dan Nazım Geçti. Vâlâ Nurettin. Remzi Kitabevi.1969

4.Tanıdığım Nazım Hikmet. Orhan Karaveli. Doğan Kitabevi. 2002

5.Nâzım Hikmet’in Son Yılları. Zekeriya Sertel.1978

. 6. Kurtuluş Savaşı’nda İşbirlikçiler. İlhami Soysal. Gür Yayınları.1985

(“NÂZIM HİKMET’İN BOLU GÜNLERİ “BAŞLIKLI ÇALIŞMADAN ÖZETLENMİŞTİR…)

Hazırlayan: Mehmet TUNÇKOL
 



UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim