• BIST 1.542
  • Altın 442,399
  • Dolar 7,3985
  • Euro 9,0105
  • Bolu 1 °C
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara -4 °C

NİYE BÖYLE OLDUK?

Hasan Dinç

Kendimi bildim bileli bazı sorulara cevap bulmakta zorlanmışımdır. Okuduğum tarih kitapları da bu sorulara cevap bulmakta yardımcı olmadılar. Klasik bazı cevaplar ise müşkülatımızı artırmaktan öte işe yaramadılar. Bu konularla ilgili olarak muhatap olduğum sorulara kendimin bile ikna olmadığım cevapları vermekten hicap duydum, utandım.

Üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyası insanlığın en eski medeniyet merkezlerinden biridir. Mezepotamya da Sumer, Mısır da Kıpti ve Anadolu’daki Hitit medeniyeti insanlığın idrak ettiği en eski medeniyet merkezleridir. Anadolu’nun bu özelliği tarih içinde inkıtalara uğrasa da devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Son bin yıl içinde Selçuklu ve onu takiben kurulan Osmanlı Devletinin ortaya koyduğu Türk-İslâm medeniyeti, bu toprakların tanıdığı en parlak medeniyetler olmuştur. Ancak, bu parlak medeni hamlelerden ilki Moğollar tarafından sükûta uğratılırken, ikincisi ise içinde peydahlanan kansere yenik düşmüştür.

İki asra yaklaşan kuruluş hazırlığını 1453 yılında İstanbul’un fethiyle tamamlayan Osmanlı cihan devleti, tarih sahnesine çok kuvvetli bir giriş yapmıştır. Balkanlarda ve Anadolu’da siyasi hinterlandını temin ettikten sonra Dünya siyasetinin ve insanlık medeniyetinin bayraktarlığına talip olmuş ve bu isteğini de kısa zamanda gerçekleştirmiştir. Dünya harp tarihine tahrip gücü yüksek top teknolojisini getiren Fatih Sultan Mehmet derebeylik sistemine son vermiş, böylece büyük imparatorluklar dönemiyle birlikte insanlığa Yeni Çağın kapılarını açmıştır. Açtığı medreselerle ilmi bayraklaştıran ve ilim adamlarını baş tacı yapan bu büyük hükümdar dine, din adamına büyük saygı duymuş, ancak Türk töresi gereği kurduğu devletin yönetim şemasında bunlara yer vermemiştir. Önemli konularda sarayına davet ederek fikirlerini sormuş, düşüncelerini öğrenmiş ve öğütlerini dinlemiştir. Devlet hayatında uygulanabilir olduğuna inandığı teklifleri de hayata geçirmiştir. Dönemin meşhur âlimleri de bunun dışında bir talep de bulunmamışlardır. Sarayda kalmasını teklif ettiği meşhur âlimler kendisinden izin isteyerek Anadolu’daki hizmet yerlerine geri dönmüşlerdir. (İstanbul fethinin manevi mimarı Akşemseddin Hazretleri bunun en büyük örneğidir.)

Fatih dönemine kadar Anadolu Türk-İslâm geleneğinin merkezi olmuş, Ahmet Yesevi Hazretlerinin yoğurduğu inançla Anadolu’ya gelen öğrencileri burayı sarsılmaz bir kale haline getirmişlerdir. Kırşehirde Hacı Bektaşi Veli, Ankarada Hacı Bayrami Veli, Yunus Emre ve daha niceleri Anadolu Oğuz Türk ve Türkmenlerini saf İslâm ve milli kültürleriyle yoğurmuşlar, ışıkları günümüze kadar uzanan bir aydınlığın öncüsü olmuşlar ve insanlığın gıpta ile baktığı hümanizmin bayraktarlığını yapmışlardır. Saraydan ve yönetimden uzak kalmayı, Sultana davet etmedikçe uzak durmayı ve devlet işlerine müdahalede bulunmak gibi bir düşünceyi akıllarından bile geçirmedikleri hayatlarında çevrelerine ilim ve hikmetleriyle ışık saçmışlar, bu yöndeki şöhretleri saraya ulaştığında Sultanın davetine icabet etmede Türk töresinin gereklerine uyarak gidip ve ziyaret süresini doldurduktan sonra, sultanın yanlış anlamalara sebep olacak hediyelerini bile kabul etmeden hizmet bölgelerine geri dönmüşlerdir. Böylece gayelerinin halka hizmet, Hakk’a kulluk olduğu gerçeğini herkese kabul ettirmişlerdir.

Oğuz Türklüğünün Anadolu’ya girdiği tarihten XVI. Yüzyıl başlarına kadar Anadolu’nun en ücra yerleşim merkezlerine bile ulaşmış bu Türkmen şeyh ve dervişleri gözden uzak fakat insanların gönüllerine girmeyi başarmış, insanlığın hasretle beklediği barış ve huzur dönemini Türk-İslâm inanç ve töresine uygun olarak yeniden inşa etmişlerdir. Doğamıza uygun ve geçmişten buyana hayatımızın her alanına sirayet etmiş bu inanç sistemi, Anadolu’da müslim ya da gayri Müslim, Türk ya da gayri Türk ve bütün mezhep mensuplarının özlem duyduğu bir çağın yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Zaman içinde devlet kurumlarını da etkileyen bu durum,  dış âlemin de gıpta ile imrendiği bir sistem haline gelmiştir. Kurucu şeyh ya da dervişlerin adlarıyla bilinen tekke, zaviye ve daha geniş olarak tarikatlar öğretilerini imparatorluğun her karış toprağına taşımışlar, her insanına kucak açmışlardır. Açları yiyecekle, açıkları giyecekle hastaları şifayla, öksüz ve yetimleri sıcak kucakla, yolcuları rahatlatacak konuk evleriyle buluşturmuşlar, insanlığı hiç ulaşılamayacak zirvelere taşımışlar ve sahipsizlikten kurtarmışlardır.

Türk töresinin müdahalesiz yaşandığı, İslâm’ın Türkçe telkin edildiği bu dönem cennetin ayaklarımıza kadar serildiği bir dönem olmuştur. İran’da safevi devletinin kurulması, Anadolu’daki bu dönemin mezhep mücadeleleriyle bulutlanmasına sebep olmuş, devlet Sünni Müslümanlığın temsilcisi haline gelmiştir. Çaldıran savaşı ve arkasından Mercidabık ve Ridaniye zaferleriyle Mısır’ın fethi devletin geleneksel yapısını değiştirmiş, hilafet ve şeyhülislâmlık devlet şemasında yerini almıştır. Devletin bu yeni yapısı yerleşik toplumsal hayatımızda ve onun vazgeçilmez parçası olan inanç yapımızda, dolayısıyla huzur ve mutluluğumuzda değişiklikleri beraberinde getirmiş, o günden bu yana yerleşememiş toplumsal depremlere zemin hazırlamıştır.

Not: Konuya önemine binaen önümüzdeki haftadan itibaren devam edilecektir. Kalın sağlıcakla.

 

 

 

 

Bu yazı toplam 2051 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 215 05 52 | Haber Yazılımı: CM Bilişim