• BIST 1.121
  • Altın 462,573
  • Dolar 7,7531
  • Euro 9,0286
  • Bolu 24 °C
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 21 °C

NİYE BÖYLE OLDUK (II)

Hasan Dinç

 

İki soruya ciddi cevap aradım. Bu sorulardan biri Anadolu da oluşmuş ve bütün Dünyanın hayranlıkla izlediği değişik din, millet ve mezheplerden oluşan toplumun huzur, mutluluk ve kardeşlik duygularının egemen olduğu barış ortamının nasıl sağlandığı ve bu sistemin omurgasını oluşturan anlayışın nasıl sistemleştirildiğidir. İkinci soru ise bu yüzyıllarda Dünyanın siyasi merkezi haline gelen İstanbul’un bu özelliğini XVII. Yüzyıldan itibaren yavaş yavaş kaybederek XVIII. Yüzyıldan itibaren bu rolünü başka başkentlerle paylaşmak ve XIX. Yüzyıldan itibaren de tamamen kaybedecek duruma nasıl geldiğidir.

Bu sorulara tarihçilerimiz bildik cevaplar vermişler ve okul kitaplarına bu cevapları güya tezlerini güçlendirecek şekilde yazmışlardır. Yazılanları dâhili ve harici sebepler olarak ikiye ayırıp bu sebepleri de kendi aralarında tasnif etmişlerdir. Onların tasnif ederek kaydettikleri bu dâhili ve harici sebeplerin de Osmanlı Cihan devletinin tökezlemesinde elbette önemli rolleri vardır. Ancak bu söylenenler gerçeğin bir yüzüdür. Diğer yüzünü ne hikmetse ya göremiyoruz ya da bu gerçeği gözümüzden kaçırmak isteyen birileri var.

Fatih’in İstanbul’u fethetmek için büyük hazırlıkların yapıldığı dönemde Bizans sarayında tartışılan en büyük sorunların başında “meleklerin erkek mi yoksa dişi mi” olduğu konusunun geldiğini tarihler acı bir şekilde ve teessüfle kaydederler. Ayrıca yine bu asırda Avrupa da Rönesans ve Reform hareketlerinin öne çıkmasıyla aydınlanma çağının başlatıldığını, Hıristiyanlığın kör taassubundan kurtulmak için önemli mücadelelere girişildiğini, medeni büyük hamlelerin ışığında bu yolda kısa zamanda büyük mesafelerin alındığını görmekteyiz.

XVI. Yüzyıl başlarında Tarihimizin en muktedir padişahlarından biri olan Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethedip sözde ulema adında iki bin civarında Selefi meşrep insanı İstanbul’a getirip medreselere yerleştirince, tarihimizin biraz önce cevap aradığımız iki soruya ilişkin durumu yavaş yavaş şekillenmeye başlamış, Avrupa’dan kovulan taassup İstanbul da devletimizin bacasından girmiştir. Önce Ahmet Yesevi eliyle şekillenen, Yunus’la, Hacı Bektaşi Veli ve Hacı Bayrami veliyle dillendirilen, Anadolu ve Balkanlarda topluma huzurun, kardeşliğin, sevginin tadını yaşattıran Türk-İslâm yorumu boğulmuş, farklı her türlü inanç ve düşünceye savaş açmış bu medrese taassubu sonra da Fatih’in medreselerine bizzat yerleştirdiği ilmi müfredata çengel atmış, medreselerden matematik ve akli ilimleri zaman içinde din adına kovmuştur. Bizzat Halife unvanını alan padişah divan üyeliğine şeyhülislâmı da yerleştirince devlet yönetiminde Sünni Müslümanlık ağırlık kazanmış, alınan bütün kararlar bu anlayışın süzgecinden geçmiştir. Osmanlı devleti bütün Müslümanların değil, Sünni Müslümanların devleti haline gelmiştir. Zaman içinde bu anlayış her türlü ilmi ve itikadi anlamda zenginliğin önüne geçmiş, kendi anlayışından başkasına hayat hakkı tanımamıştır. Hatta daha ileri giderek kendi aralarında bile anlayış ve ihtilaflar için devlet gücünü kullanmışlar, muhalifleri kitlesel bir şekilde telef etmişlerdir. Yer yer isyanlar ve başkaldırılar bu karanlık anlayışın sonucu olarak çıkmış, hem huzur ve kardeşlik hem de ilim ve İslami tolerans katledilmiştir. Böylece Ahmet Yesevi Hazretlerinin başlattığı ve talebeleri aracılığı ile sürdürdüğü aydınlık Türk-İşlâm yorumu Anadolu ve Balkanlarda boğulmuştur.

Tarihimizde Kadızadeliler hareketi olarak bilinen ve XVII. Yüzyıl boyunca seksen seneye yakın bir süre devam eden bir hareket tam da bu söylediğimize bir örnektir. Günümüzde bile din adamlarımızı etkileyen bu karanlık hareket toplumumuzun bütün uç unsurlarına kadar sinmiş, bu günkü Vehhabi anlayışın öncüsü olmuş ve İstanbul başta olmak üzere imparatorluğun bütün coğrafyasını etkisi altına almıştır. XVII. Asırda Kadızade Mehmet Efendi tarafından başlatılan bu hareket daha sonraları itirazlarla karşılanmış, bilhassa Abdülmecid Sivasi ve taraftarlarının itirazları tabandan tavana, halktan saraya, esnaftan askere kadar toplumun bütün kesimlerini içine almış ve devletin bu yüz yılda en fazla meşgul olmak zorunda kaldığı toplumsal olayların kaynağını teşkil etmiştir.

O dönemin önemli büyük camilerinde vaizler aracılığı ile yayılmaya başlayan bu hareket devlet bünyesine sızmış, bunlar aracılığı ile kısa sürede yaygınlık kazanmış, saraya ve valide sultanlara ve padişah imamlığı görevlerine kadar yükselmiş ve onlardan aldığı destekle dini kendi anlayışlarına göre şekillendirmeye çalışmıştır. Bu harekete ilk ciddi itiraz Abdulmecid Sivasi’den gelmiş o da Yeniçeri ağalarından aldığı destekle devlet içinde sonucu kitlesel katliamlara varan karışıklıklara sebep olmuştur. Bu büyük karışıklıkların halli için vezirler, şeyhülislâmlar ve devletin yüksek kademesindekiler aracı ve hakem rolü oynamışlarsa da sonuç alınamamış sonunda Köprülü ailesi tarafından tenkille bu duruma son verilmiştir.

Not: Seri yazımızın bundan sonraki bölümünde Kadızadeliler’in ileri sürdükleri 20 maddelik tartışma konuları ele alınacak, bu tartışma konularını okurlarımızın gündemine taşıyacağım.   

    

Bu yazı toplam 2024 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 215 05 52 | Haber Yazılımı: CM Bilişim