• BIST 1.141
  • Altın 504,571
  • Dolar 8,2326
  • Euro 9,6740
  • Bolu 11 °C
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 16 °C

NİYE BÖYLE OLDUK ? (III)

Hasan Dinç

 

Şimdi XVI. Yüzyıl ortalarında devletimizin büyük hakanı Muhteşem Süleyman’ın Fransa kralına yazdığı mektubu gelin beraberce okuyalım:

“Ben ki,sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç giydiren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve atalarımın fethettiği Ak Deniz’in, Kara Deniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun, Karaman’ın, Rum’un, Dulkadir oğulları vilâyetinin, Diyarbakır’ın, Kürdistan’ın, Azerbaycan’ın, Acem’in, Şam’ın, Haleb’in, Mısır’ın, Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, bütün Arap memleketlerinin, Yemen’in ve daha nice ülkelerin ki, büyük atalarımın Allah kabirlerini nurlu etsin, karşı konulmaz kuvvetleriyle fethettikleri ve benim muhteşemliğimle ateş saçan mızrağımın ve zafer getiren kılıcımın gücüyle fethettiğim nice memleketlerin sultanı ve padişahı olan Sultan Bayezid Han  oğlu Sultan Selim Han oğlu Süleyman Han’ım. Sen ki Fransa vilâyetinin kıralı olan Françesko’sun.

Kuruluşundan bir asır sonra 20 milyon kilometre kareye yayılan ve dünyanın o güne kadar şahit olduğu en büyük devletini kuran atalarımız, devletin büyüklüğüyle mütenasip Türk-İslâm medeniyetinin de sahibi idiler. İlim, sanat, kültür ve ekonomi alanında devlet her türlü zenginliğin zirvesini yaşamıştır. Hemen bir asır sonra yani XVII. asırdan başlayan durma, tökezleme ve gerilemenin elbette sebepleri vardır ve bu sebepler üzerinde araştırmacılar durmuşlardır. Ancak yeteri kadar üzerinde durulmayan bir konu var ki onu da okuyucularımla paylaşmaktan derin haz duyacağım.

XVII. asrın başından sonuna kadar devleti meşgul etmiş bir hareketten bahsedeceğim. Buna geçmeden önce kısaca o dönem Avrupa’sından da bahsetmeliyim. Rönesans ve Reform hareketleriyle Hıristiyanlığın tahakkümünden kurtulmuş, ilim, sanat ve kültür hayatında başlattığı ileri hamleleri sömürgeci faaliyetlerle destekleyerek keşfettiği Amerika’nın bütün zenginliklerini Avrupa’ya taşımıştır. Coğrafi keşiflerle sömürge alanlarını Afrika ve Güney Doğu Asya’ya kadar genişleten Avrupalı devletler her alanda büyük atılımlar yapmışlar, sanayide insan gücünün dışında makine gücünü de kullanmaya başlamışlar ve fabrikasyon üretime geçmişlerdir.

İşte bu asırda Osmanlı Devletini seksen sene, yaklaşık bir asır meşgul eden, iç karışıklık ve büyük bölünmelere sebep olan, hatta isyan ve katliamlara varan bu harekete KADIZADELİLER HAREKETİ denilmektedir. Osmanlı’nın yüz akı olan Katip Çelebi’nin “Ahmaklar” dediği bu hareket XVII. yüz yıla damgasını vurmuş bir harekettir. Kadı zade Mehmet Efendi ve mensuplarının başlattığı bu hareket toplumun bütün kesimlerine sirayet etmiş, Abdülmecit Sivas’i ve mensuplarının şiddetli mukavemetleriyle karşılaşmıştır. Daha sonra fiili kavga ve kıtallere ve toplu katliamlara varan bir şiddete dönüşen bu hareket, devletin tepesini de uzun süre meşgul etmiş, bu iki taraf arasında hakemlik rolünü üstlenmişlerse de netice alamamışlardır. Bu hareketin devletin tepesine de sirayet etmesi mücadeleyi kontrolden çıkarmış, şiddeti artırmış ve baskınlarla işin boyutu çok büyümüştür. Şeyhülislâmın hakemliği bile sonuç vermemiş ve devleti içten çökerten bir hareket olarak Osmanlı’nın iç kurdu haline dönüşmüştür.

Osmanlı’ya tepeden tırnağa, tavandan tabana bütün topluma sirayet ederek sancılı bir asır yaşatan ve Osmanlı’yı Avrupa karşısında gerileten, hatta çökerten ve sonuçları itibarıyla günümüzü de etkileyen bu tartışma nedir? Hangi konuları ihtiva etmektedir görelim.

Sufilerin sema ve devranının caiz olup olmadığı, Medreselerde matematik ve felsefe gibi kitapların caiz olup olmadığı; Hızır’ın hayatta olup olmadığı; ezan, mevlid ve Kur’an-ı Kerim ‘in makamla okunmasının caiz olup olmadığı; Konuşma sırasında sahabe ve Hz.Muhammed isimleri geçtiğinde tasliye ve tarziye yani Sallallâhü aleyhi ve selem ya da radıyallahu anh demenin meşru olup olmadığı, Peygamberin annesinin ve babasının imanla vefat edip etmediği; Firavunun imanla ölüp ölmediği; Muhyiddin ibnü’l- Arabi’nin kâfir sayılıp sayılmayacağı; Hz. Hüseyin’in şahadetine sebep olan Yezid’e lanet edilip edilmeyeceği; Hz.Peygamberin ölümünden sonra ortaya çıkan bid’atları terk etmenin şart olup olmadığı; Regaib, Berat ve Kadir gibi mübarek gecelerde nafile namaz kılınıp kılınmayacağı; Emir bi’l ma’ruf nehiy ani’l münker konusu ve sınırları; Tütün ve kahve gibi keyif verici maddelerin kullanılmasının haram olup olmadığı; rüşvet almanın mahiyeti ve hükümleri gibi konulardan oluşmaktadır.

Kadı zade Mehmed Efendi sema ve devran dönülmesini, Aklî ve felsefi ilimlerin tahsilini, ezan mevlid ve  Kur’an’ın makamla okunmasını, tasliye ve tarziyenin, türbe ve kabir ziyaretinin, cemaatle nafile namaz kılınmasının, tütün ve kahve içilmesinin, musafaha konusunun bid’at olduğunu ve tümünün haram olduğunu savunmuştur. Ayrıca Hızır’ın hayatta olmadığı; Resûl-i Ekrem’in anne ve babasının ve İbnü’l- Arabî’nin kâfir olduğunu; Firavun’un imanının geçersiz olduğunu; devlet katında yapılan bazı işler karşılığında alınan paranın rüşvet değil ücret olduğunu; Yezid’e lanet gerektiğini de ileri sürmüştür.

Tarihçi Naima’nın kaydettiği bir anekdetu burada zikretmeyi faydalı buluyorum. Kadı zadelilere ilgi duyan bir vatandaş bu vaizlerden birine “kaşık kullanmak bir yeniliktir. Bu konuda ne dersiniz?” Diye sorar. Vaizin bu soruya cevabı “yemeği elle yesinler” şeklinde olmuştur. Aynı vatandaş bu sefer “Peki, kaşıkçı esnafı ne yapsın?” Deyince vaiz, “başka iş tutsun” der. Aynı kişinin “Peygamber zamanında çakşır ve don yoktu. Şu halde sizlere göre bunları giymek bir bidattir, yeniliktir. Onları da kaldırır mısınız?” sorusuna vaiz “ Evet menederiz.Peştemal kuşansınlar” diye cevap verince soru soran vatandaş “Siz halkı soyup, baldırı çıplak Çöl Arabı kıyafetine sokmak istiyorsunuz” diye karşılık vermiş ve temayülünden vazgeçmiştir.

Yazımın başlangıç sorusunu tekrar edelim.”Niye böyle olduk?” Sorunun cevabı bütün Avrupa yeniçağın gereklerini yerine getirip ilmi rehber edinirken bizim neyle meşgul olduğumuz ortadadır. Atatürk’ün “Hayattta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek açtığı aydınlık yolun sebepsiz inkıtalara uğratarak tıkanmasını yeni bir karanlık çağın başlangıcı olabilir endişesiyle bütün Türk aydınlarının gündemine getirmeyi kendime bir görev bildim. Gerisi ilgililerin ferasetine kalmıştır.

Not: Bu yaz yazılırken Türk Diyanet Vakfının hazırladığı İSLÂM ANSİLOPEDİSİ’nin ilgili maddeleri, Naima’nın Meşhur tarihi ve Katip Çelebinin Mizânül’l Hakk fî İhtiyâri’l e Hakk adıyla bilinen kitaplarına bağlı kalınmıştır. Ayrıca cumhuriyet döneminin meşhur tarihçisi Halil İnalcık’ın İş Bankası tarafından yayınlanan Osmanlı Tarihinde İSLÂMİYET ve DEVLET adındaki önemli eserinden de yararlanılmıştır.

 

  

 

Bu yazı toplam 2220 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 215 05 52 | Haber Yazılımı: CM Bilişim