• BIST 107.041
  • Altın 143,429
  • Dolar 3,5663
  • Euro 4,1548
  • Bolu 32 °C
  • İstanbul 31 °C
  • Ankara 32 °C

Perşembenin gelişi

Hasan Dinç

Bu hafta yazılması gereken o kadar çok konu var ki, hangi birisini okuyucularımla paylaşacağıma inanın karar vermekte zorlanıyorum. Özellikle temas edeceğim bazı konulara değerli meslektaşlarımdan Hüseyin Aykan, İmdat Aslan, Mustafa Cop ve Raif Şen kardeşlerim öncelik alarak yazdılar. Hem de ortak duygularımızı en güzel şekilde ifade ederek ve milletimizin bu konulardaki hislerine de tercüman olarak yazdılar. Bilhassa BKGC Başkanı Sayın Hüseyin Aykan'ın yönetim kurulu üyeleriyle birlikte düzenlediği, son şehidimiz merhum Emrah Temel'in Mudurnu Avdullar Köyü'ndeki ailesi ve mezarını ziyaret gezisi, zamanlama bakımından da çok anlamlı ve önemliydi. Bu geziye bizi de davet ederek yanlarına almaları, gerçekten her türlü teşekküre değer bir hareketti. Bu ziyaretle ilgili yorum ve izlenimleri yukarda isimlerini verdiğim yazarlar; haberleri ise Bolu Gündem, Bolu Ekspres gazeteleriyle Bolu Yankı FM radyosu yayınladı. Konuya duydukları ilgi nedeniyle, ilgili medya organlarına takdirlerimi arz ediyorum. Şehitlerini, vatanlarını savunurken yaralanan gazilerini unutan, onlara hak ettikleri saygı ve değeri vermeyen toplumların geleceği yoktur, gelecekten ümitli olmaya hakları da yoktur. Şehitlerinin ve gazilerinin kendilerine emanet edilen yakınlarıyla, onların dert ve ihtiyaçlarıyla ilgilenmeyen toplumların millet olma teşebbüsleri akamete uğradığı gibi, her türlü bela ve felakete hazır olmaları da ilahi bir ikazdır.

Geçtiğimiz hafta ülkemiz ve milletimiz gerçekten cumhuriyet tarihinin en kara günlerinden birini yaşadı. Milletçe böyle bir akıbete sürüklendiğimizi hep yazdık. Bize bazıları karamsar, bazıları kışkırtıcı ve de bilmem neler söyledi. Biz ilahi vahye muhatap değiliz. Geleceği bilme özelliğimiz de yoktur. Kısaca ne nebi'yiz ne de veli. Ancak, atalarımızın derin tecrübeleriyle söyledikleri “Perşembenin gelişi, Çarşambadan bellidir” ve İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif'in isabetle söylediği “Tarihi tekerrürdür diyorlar; hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi” sözü, bizim nasıl bir gelecekle karşılaşacağımızın kesin delili sayılmalıdır.

Ben bir tarihçiyim. Tarih ise belli kanun ve gelenekleri olan bir ilimdir. Diğer ilim dalları gibi, zaman içinde kural ve kanunları oluşmuştur. Nasıl matematik, fizik, kimya, tıp, jeoloji ve astronomi birer ilimse, tarih de bir ilimdir. Su nasıl insanı boğar, ateş yakarsa; nasıl insanlar astronomi ilmi sayesinde on bin sene sonra tutulacak ay ve güneşin tutulma anını saat, dakika ve saniyesiyle tespit edebiliyorsa, tarih ilmi de milletlerin geleceğine ışık tutabilecek kanunlara sahiptir. Hava bulutlanmış, şimşek çakıyor ve gök gürlüyorsa, hava yağacak demektir. Bu şartlarda dışarı çıkan birisine yağmur yağacak, şemsiyeni yanına al yoksa ıslanırsın demek, meteorolojik tahminin normal bir sonucudur. Bizim olacakları önceden haber vermemiz, tarihin bu kurallarını ve kanunlarını dikkatten kaçırmayışımızdır. Eğer maksatlı değillerse, her tarihçi bizim öngörümüzü tarih ilminin kural ve kanunlarıyla yakalayabilir. Ancak tarih, zaman içinde akan bir su gibidir ve su aynı yerden iki kere akmaz. Yani tarih içinde bir olay iki kere yaşanmaz. Fakat dikkat edilmezse, benzer sonuçlardan kaçınılması da mümkün değildir.

Biz bugün yaşadıklarımızın benzerlerini yüzyıl önce de yaşadık. Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik naralarıyla önce Balkanları, ardından milletten gizlenen kararla girdiğimiz Birinci Dünya savaşıyla Ortadoğu topraklarımızı, ardından da öz yurdumuz Anadolu'yu düşman işgaline terk ettik. Bizim için “Ya istiklâl, ya ölüm” denemesinden başka yol kalmamıştı. Ama başta Padişah ve iktidar sahipleri olmak üzere bu topraklar üzerinde hesapları olanlar, kendilerini bu milletten hissetmeyenler ve de cesetlerimiz üzerinde sözde devlet kurmak peşinde olanlar bu denememize karşı çıkıyor, düşmanla iş birliği yaparak bize silah çekiyorlardı. Gün geldi bütün düşmanlarımızı dize getirdik. Hariçten gelenleri denize, içteki hainleri de dışarıya gönderdik. Onların ardındaki koca, koca orduları olan devletleri masaya oturtup istemeye, istemeye Lozan'ı imzalatarak BU KUTSAL VATANIN SINIRLARINI kabul etmeye mecbur bıraktık.

Aradan tam 90 yıl geçti. Düşman bu sefer silahsız kuvvetleriyle “Demokrasi, insan hakları ve küreselleşme” mesajlarıyla geldi. İçten müttefikleriyle iş birliği, güç birliği yaptı. Basın yayın organlarının çoğunu kontrol altına aldı. İktidar olmak için her şeyi mubah sayan ihtiras sahiplerini arayıp buldu. Atatürk'ün dediği gibi “kişisel çıkarlarını, istilacıların çıkarlarıyla birleştirmekten” çekinmeyenleri devletin iktidarına taşıdı. Cumhuriyeti kuran milli iradeyi kontrol altına aldı. Ülke sınırları içinde bazı bölgelerde devletin egemenliği gevşedi ve şanlı bayrağımız bu bölgelerde dalgalanamaz hale geldi.

Milli ve üniter yapımız, 36 etnik yapı ve mozaik edebiyatıyla bizzat Başbakan tarafından bombalanırken, milliyetimizin temeli olan “Ne mutlu Türk'üm diyene” sözü bizzat Cumhurbaşkanı tarafından “İLKELLİK” olarak nitelendirildi. 25 yıldır milletin anasını ağlatanlarla devleti yönetenler “Analar ağlamasın” aldatmacası ile birleşip, sınırları teröristlere açarken, “Çok güzel şeyler olacak, bu tarihi fırsatı kaçırmayalım, görün bak daha neler olacak” gibi sözlerle milletin hayal alemine dalmasına sebep oldular. Geçen hafta millet birden gerçekle yüz yüze geldi. Rüyadan uyandı. Durumun vahametini kavradı. Yine işin kendisine düştüğünü anladı.

Peki. Ne mi olur? Ok yaydan fırladı. Halk diliyle söyleyelim ak koyun, kara koyun belli oldu. Kimsenin gizlenecek yüzü kalmadı. Kim hain, kim gafil artık belli. Millet iradesine el koyacak, kendi üzerine hesap yapanların hesabını elbette görecektir. Kısaca yıllarca bu milletin analarını ağlatanlarla iş birliği yapıp güya “Analar ağlamasın” diyenlerin anaları çok ağlayacak. Millet çok sıkıntı çekecek; açlık, sefalet ve felaketlerle de karşılaşsa bile, sonunda ülkenin her karışında egemenliğini kuracak, şanlı bayrağını vatanın bütün köşelerinde dalgalandıracaktır. Bu arada bilerek ya da bilmeyerek ülkenin bu duruma gelmesine katkıda bulunan herkesin hesabının görüleceği mahkemelere hazır olmaları ya da mahkemelerde yargılanmak istemiyorlarsa şimdiden bir asır öncekiler gibi, işbirliği içinde oldukları ülkelerden yer yurt edinmeleri kaçınılmaz olacaktır.

27.10.2009

Bu yazı toplam 1066 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim